[dropcap]İ[/dropcap]nsanın birlikte yaşamaya karar verdiği anda başladı yoksulluk. Küreselleşme öncesinde yoksulluk toplumsal bir olgu, toplumların sınıf ayrımları üzerinden topluca tecrübe ettikleri bir durumken, modern toplumda ise dönüşüme uğrayıp çok boyutlu bir durum aldı. Küreselleşme ve kapitalizm ile, tüketime ağırlık veren ve tükettiği kadar var olma zorunluluğuyla karşı karşıya kalan bireylerin, günlük hayatlarında kullandıkları nesnelerin/araçların pahalılığına rağmen içinde bulundukları, çelişkilerle dolu bir yaşam biçimi haline dönüştü. Özellikle Türkiye gibi büyümekte olan ülkelerde genel görüntü; birçok açıdan devletin avantajlı olduğu, vergi ve işgücüne bağlı ekonomilerde, genişleyen ekonomik pazarlar, esnaf sınıfının yoğunlaşması, devletle ve iktidar işle eş düşünen kesimlerin yatırımlardaki avantajları, hem reel hem de sanal para (kredi kartı, alışveriş kartları vs) akışının hızlanması ve kolaylaşması ile, belirli bir kesimin zengin gözüktüğü, metaların, emtiaların ve hizmetin kolay alınırı olduğu ancak büyük yoksul kitlelerin oluşturduğu bir topluma işaret ediyor.

Türkiye’nin utanmazlıktaki istikrarı

[T]ürkiye’nin yoksullarının dünyada (zaman zaman devlet tarafından örnek gösterilen ve onlar gibi değiliz diye övünülüp, sinsi bir baskı aracı olarak kullanılan) diğer birçok ülkeden farkları vardır. Latin Amerika, Afrika ya da Orta Doğu’daki yoksulluğun nedenleri arasında iç savaşlar, sömürgecilik, maden ya da diğer kaynakların sömürgeci ülkelerce yağmalanması sonucunda ortaya çıkmış ve sayıları artan yoksulluk varken, Türkiye’deki yoksulluk daha çok hırs, insanın insanı yok etmesi ve diğerinin üzerinde yer almak üzere yaşamlar geliştirmesi sonucunda artıyor. Dolayısıyla, odaklanmamız gereken asıl konu, ABD’nin evsizleri ya da Somali’deki açlık değil, bizzat sokağa adımınızı attığınızda karşınıza çıkan, giyimde ve yemekte, kültürde ve davranışta karşılaştığınız yoksulluk olmalı.

Yoksulluğun Türkiye’de formunu bulduğu şeklin ana hatları arasında; askeri cuntalar sonrasında oluşan kuralsız ve acımasız piyasa ekonomileri döneminde fırsatçılıkla elde edilen kaynakların bölüşümündeki adaletsizlik, kültürel kodların sürekli “Nasıl daha çok para kazanırım?” sorusu üzerinden yaşamlar kurmaya yönelik motivasyonu, kadın erkek eşitsizliği, aşırı üreme ve toplumsal baskıyla kurulan ailelerin yaşadığı sorunların da etkisiyle çocuk yoksulların artışı, çarpık kentleşme, gecekondulaşma, bölgesel/etnik adaletsizlik, devletin serbest piyasa ekonomisi söylemine rağmen açık pazarda haksız biçimde sürekli etkin olması ve devlet ile paydaşlarının belirli kesimlere sağladığı zenginlik gibi nedenler sayılabilir.

Devletin istatistik kurumu belirli dönemlerde açıkladığı yoksulluk raporlarında sürekli ve hiç utanmadan, giyim/barınak gibi konular üzerinden ülkenin yoksulluk sınırını belirliyor. Oysa yoksulluk sadece temel ihtiyaçların karşılanamamasının yanı sıra, yaşam beklentilerine ulaşamama, eğitim şartlarına kavuşamama, bilinçli biçimde kültürel beslenmeden uzak kalma, bireyleri en temel hayvani içgüdülerinden ayıracak duygu durumlarını yaşayamama noktasındaki yoksunluklarda ortaya çıkıyor. Devletin toplum üzerinde ayrımcılığının tavan yaptığı 2000’li yıllarda, belirgin kesimlerin toplumdan uzaklaştırılma, dışlanma, yalnızlaştırılma politikalarıyla yoksullaştırıldığının da göz ardı edilmemesi gerekiyor.

Türkiye’deki yoksulluğun, toplumun yoksula bakış açısının tarihsel yoksullukla önemli bir farkı da, modern zaman Türkiye’sindeki yoksulluğa bakış açısının, yoksulu görmezden gelme, günlük hayatın dışına çıkarma refleksinin güçlü olmasıdır. Eski dönemlerde yoksulluk toplumsal bir yaşam biçimiyken ve yoksulluğa rağmen insanlar belirli ihtiyaçlarını karşılayıp toplumsal düzende kimlik sorunu yaşamak zorunda bırakılmazken, günümüz Türkiyesinde iğrenilen, kokularla özdeşleştirilen, yüzyüze bakılmak istenmeyen bir “sorun”a dönmüştür. Kültürel kodlar, yoksulluğu bizzat yoksulların suçuymuş gibi gösterip, bu kadar fırsattan hiçbirini kullanmamış olmalarının neticesinde yoksulluklarıyla başbaşa yaşamaları gerektiğini söylemektedir. Yoksulluk artık bir yetersizliktir. Beceriksizliğin resmileşmesidir. Sosyal dışlanmayı kanıksaması gerekendir yoksullar. Yoksul marjinaldir artık Türkiye’de. Tüm sorunlar(!), marjinaller ve dışlanmışlar gibi, günlük hayatta yer bulmaları imksansızlaştırılmalıdır. Kentler de buna göre yeniden yapılandırılmaktadır zaten. Herkes kendi sınıfıyla muhatap olmalıdır. Yoksulların üst katmanlarla ilişkisi, uzun mesafeli kalabalık toplu ulaşım araçlarıyla sundukları hizmeti vermek üzere zengin bölgerele gidip, akşam saatlerinde kendi mahallelerine dönmek olmalıdır. Kentlerin meydanları da bu yoksulların sadece sokaklarında vakit geçireceği, mekanlardan mümkün olduğunca uzaklaştırılacakları şeklinde yeniden kurgulanır. Tesadüfen bu görünmez sınırları açıp olmaması gereken yerlerde bulunan yoksullar, kıyafetlerinde ya da aksesuarlarında ya da saç biçimlerindeki bir detayla kendilerini zaten hemen belli eder, toplumsal normlarla kendilerini kolluk kuvveti bellemiş sivil kesimlerce çok geçmeden dışlanırlar zaten. Önceki yıllarda “apaçi” saç modeli bu ayrımı nitelikli kılan yararlı bir araçtı. Toplumsal zeka bu türden ayırt edici detayları gerek sosyal medya, gerek geleneksel medya ile belirli dönemlerde tekrarlayarak piyasaya sürer.

Türkiye’de çağdaş zamanlarda yoksulluk artık “ayıp” bir kavramdır. Ayıptır çünkü yoksulsa yeteri kadar çalışmıyordur. yeteri kadar çalışmamak ahlaksızlıktır. Yeteri kadarın ne olduğunun muğlak alanı bir yana, hiç çalışmadan diğerinden çok kazanmanın “zeka”, bunu yapmamanın ise “aptallık” olduğunu muştular, sabah böreğini yerken çayını içen ortalama herhangi bir yurttaş.

2000’li yıllara girerken, sınıf atlamak amacıyla, eşini yeni kaybetmiş bir kadınla birlikte olmak için evlenmek üzere olduğu kız arkadaşından ayrılan bir tanıdığa bunun ne derece doğru olduğunu sorduğumda, “Para kazanmak için gerekirse kadın satacaksın. Türkiye’de önce pezevenk derler, zamanla beyefendi demeye başlarlar,” dediğinde, bu ülkeye ait orta sınıf ahlakının özetini bu derece güzel çıkartacak bir başka cümleyle karşılaşmayacağımı düşünmüştüm. Gerçekten de, Türkiye’de TÜİK yoksulluk araştırmalarındaki gıda ve temel ihtiyaçların dışında, asıl yoksulluk yaşam ümidi, gerek bebek gerekse yaşlılarda bakımsızlıktan ölümler gibi detaylarda ortaya çıkıyor.

12 Eylül sonrasında neo-liberal politikaları dini sermaye ve muhafazakarlıkla birleştirip, kırılmaz bir gelir alanı yaratan kesimler, iktidara resmen geldikleri 2000’li yıllar sonrasında, gerçekten de inanılmaz bir şekilde, zenginler ve yoksullar arasındaki farkı elleriyle büyüttüler. Doğa kanunakrı gereği birbirine tamamen karşıt iki kavramın da hızla ve katlanarak, devasa boyutlarda büyümesi şu anda yaşananlardaki garabeti en net açıklayan detay aslında. Ancak devletin aynası hükümet bunu gereğinde ve yerinde yaptığı çıkışlarla, “milletin” içinden nasıl geldiğini sürekli tekrarlayarak, olası bir kitlesel “Neler oluyor burada?” sorusunun önüne geçiyor. Bu söylemi sürekli ve yeteri kadar tekrarlayınca, kitlelerce sorgulamaya hal kalmıyor.

İstemli yoksulluk ve zilletin ağırlığı

Devletin tüm hırs politikaların sonucunda oluşan bu toplumsal ayrımlaşmada, kendi isteğiyle maddi/manevi nedenlerle yoksulluğu bilinçli seçen, huzur arayan bir kitle olduğunu da unutmamak gerekiyor.

Ancak sıkıntı, oluşan bu çarpık düzende, hem zengin hem de yoksul kesimlerin genel karakterlerindeki değişimde ortaya çıkıyor. Zengin kesim, zenginliğin gösterim şeklini sonsuz bir kibir içine pompalarken, yoksul kesim ise, bir yanı yukarıya ulaşmak, bir yanı da kendi kulvarında üste çıkmak amacıyla hırslı, farklılığa düşman, içine atıldığı geniş kesimin bilinçli biçimde tutulduğu yanlış bilgilendirmeyi ve adaletsizliği savunur bir konuma yerleşiyor. Bu kuralsızlık günlük hayatta, becerilerin değerini kaybetmesi, üretimin değerini bulamaması, yiyeceklerin, içeceklerin, insanın tümüyle güvenilmez noktalar dönmesini, herkesin birbirini sadece hareket eden, bir yerden bir yere hızla giden noktalar olarak algılamasına neden oluyor.

Devletin ve hırs ile açgözlülüğü pompalayan düşünce biçiminin etkisiyle, doğduğu yerde yabancılaştırılan, toplumsal onay ile bir zillet (düşkünlük) içine giren insanlar, zilletin getirdiği ağırlıkla umursamaz oluyor. Umursamazlık ise yine devlete yarıyor. Birbirini umursamayan toplumun bireylerini manipüle etmekte eli rahatlayan devlet, bir yandan kendi zenginlerini yükseltirken bir yandan da yoksul kesimlerin sözcüsü gibi davranıp, kendi yaratıığı çatışmadan, kendi istediği gibi dönüşmüş toplumdan yine kendi düzenini sürdürmek için destek alıyor. Tüm bu utanmazlığa ise istikrar adını veriyoruz.

Türkiye’de hem yoksulluk hem de zillet, özellikle baskın medya tarafından bir kötülük kaynağı olarak gösterildi. Günlük hayatta işlenen –devlet normlarına göre- suçlar yoksullar ve zillet yaşayanlarca özdeşleştirildi. Sonrasında sosyal medya da bu kodlarla büyümüş insanların çoğunluğuyla benzer umursamazlığı tekrarlamayı sürdürdü. Açlık grevlerindeki olası ölümleri umursamayan, hatta isteyenlerle, sokakta gördüğü bir yoksulun ölümünü umursamayacaklar aynı kişilerken, yine aynı kişiler üniformanın bilinç altlarında yarattıkları cinsel iktidar uyarısının etkisiyle, üniformalı ölümlerine kendilerini paraladılar rahatça. Çünkü biri çirkindi gözlerinde, diğeri güzeldi ve üzerine nur yağıyordu.

İşin ilginç yanı, suç ile yoksulluk özdeşleştirilirken, yoksulların genelde hırsızlık, kapkaç gibi suçlar yoksullardan gelirken ve lanetlenirken, zenginlerin sıklıkla bulaştığı dolandırıcılık, rüşvet, fuhuş, uyuşturucu kaçakçılığı gibi yüksek normlu(!) suçların yine devletin onayı ve muhafazakar söylemlerin devreye girmesiyle çoğunlukla normal, olması gereken bir davranış gibi gösterilmesi, erkekleştirilmesidir.

Türkiye’de yoksulluk aile içinde başlar. Tıpkı şiddet gibi. Ailede erk çoğunlukla babadır, kardeşler arasında erkek olandır. Baba değilse arka planda annedir ancak annenin zenginliği ya da eldeki kaynağı ilk paslayacağı yine erkek çocuğudur. Erkek kardeşler içinde ise yaşı büyük olandır. Yine ve yine toplumsal normlarla özellikle yoksul ailelerde kadınlar tüm bu süreci kabullenme yoluna gider. Çünkü başta aile olmak üzere, Türkiye’de yoksulluk varoluş sorunudur. Toplumsal alanda şeffaflaşan, neredeyse görünmez olan yoksullar içinde özellikle de kadınlar, kendi ailelerinde varoluşunu korumak için, elinde tek kalan kendi varlığını korumak için bu haksızlığı kabullenir. Aile bu gücü, yine devletten ve toplumsal normlardan alır.

Devlet, bir sömürü aygıtı şeklinde çalışıp, destek olduğu bu çelişkiden yararlanır. Yurttaşların gelenek, din, kurallar, milliyetçi eğitim silsilesi, aileden aktarılan ve artık gerçekliği defalarca değişmiş olan yine de istikrarla sürdürülen davranış şekillerinin öğretilmesiyle, çelişkiye karşı gelmez, destekler bir konuma yerleştirir kendisini. Çözüm için en azından başlangıçta atılacak adımlar, devlete tapınmanın sona erdirilmesi, tüketim kültürünün arka plan atılması, yoksul kesimlerin isyan refleksini öldüren şans oyunlarının ortadan kaldırılması ya da en azından daha kısıtlı hale getirilip denetlenmesi, cisniyet eşitsizliği başta olmak üzere toplumsal adaletin sağlanmasının önündeki engellerden olan bilinçsizliği ortadan kaldırma niyetidir. Kültürel bilinçlenmeyle dini etkinin azaltılması, toplumsal dayanışmanın dini kurallar gereği değil de bilinç düzeyinde farkındalık ile hayata geçirilmesi ve bunun da tüm politik kaygılardan uzak tutulması gereklidir. Devletin ve büyük sermayenin kaynakları paraya yatırım değil, insana dönük istihdama olmalıdır. Devletin aynası hükümetin, ortalama işgücünü, tüketim kültürünü beslemek ve sosyal sigorta zararını karşılamak için yaptığı hesapla 2,9 çıkan her haneye çocuk oranını dini ve milliyetçi terimlerle bezeyip üç diye açıklamasının sorgulamaya yarayacak refleksi ortaya çıkarmanın önemli bir şartı, dini kuralların etkisinin zayıflamasıdır. Yurttaşlar bunu bir ulu emirden dolayı değil, bilinçli bir tercih olarak hayata geçirmelidir.

 

 

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page