Almanya’dan oğlu gelecekmiş. Gelsin efendim. Kiracı ne olacakmış? Ne olacaksa olsun efendim. Medeni insanlarsınız, konuşur elbet anlaşırsınız. Diğerinin, saksıdaki çiçekleri ölüyormuş. Belki yerlerini beğenmemişlerdir efendim, güneşe çeviriniz. Yüzünü güneşe dönen ölmez. Neymiş, terzi elbisesini yanlış dikmiş, ta Parislerden getirdiği kumaş mahvolmuş. Tekrar diksin efendim. Kendi söküğü değil ya. Fani şeyler bunlar, geçer gider. Sohbet konusu olamayacak ve hatta beyefendiyi meşgul etmeye değmeyecek kadar yersiz şeyler. Benim  de bacaklarım sızlıyor üç gündür, belli ki yağmur yağacak, bir yağsın elbet geçecek. Hem bakın hayatınız ne güzel, meşgaleniz hep dünyevi şeyler; salondaki çiçeğinizin bile yerini beğenmeme hakkı var.

Belki yerlerini beğenmemişlerdir efendim, güneşe çeviriniz. Yüzünü güneşe dönen ölmez. İY

Beyefendi hayatımıza girdi gireli, bizde bir ilgi budalalığı başladı. Sokağın dul hanımları olarak onun gibi birinin alakasına mazhar olmak, yerini nicedir unuttuğumuz göz kalemlerimizi çıkarttırdı çekmecelerden. Gizliden gizliye bir rekabet değil de, açıktan bir beğeni telaşı var aramızda. Beyefendi tabii, çok kibar. Her birimizin koluna sırayla girer; hiçbirimizle tek başına randevulaşmaz, gönlü o o kadar zengindir ki verecek ümidi bile dört tanedir. Beyefendi pek asildir. Tozlu sokaklara karşın ayakkabıları hep pırıl pırıldır. Tıraş olmadan sokağa çıkmaz.Şapkasını, fularını boynundan eksik etmez. O kadar görgülüdür ki en derin hislerini Fransızca ifade eder. “C’est magnifique!” dediğinde işittiği ya da gördüğü şeyin çok hoşuna gittiğini anlarsınız. Beyefendi, yarım ağızla hatır sorar gibi “Nasılsınız?” demez, “Bugün nasılsınız?” der.O gün, o an nasıl olduğunuzu merak edecek kadar incedir. “Siz Dilruba, bugün ayrı güzelsiniz” der. Her seferinde birimizde iltifat edecek bir yan mutlaka bulur. Bizim telaşımız da birazcık bundandır, yoksa kim bir çift eldiven almaya ta Beyoğlu’na gider?

Genç olsaydık mutlaka danslara da giderdik, “Fakat siz, ne kadar zarif dans ediyorsunuz” derdi. Belki bir sabah trene biner Avrupa’ya bile giderdik, “Siz” derdi; “belli ki Viyana için yaratılmışsınız.” Yaşlılık, bir zaman süren pişmanlık ve nihayetinde helalleşilen yalnızlık günlerinden sonra, insana huzursuz bir özgürlük hissi veriyor. Her şeyi yapabilir, her yere gidebilir sanıyor insan kendini, ancak yarım saat fazla yürüdüğünde anlıyor gençliğinin en parlak günlerini hesaplaşmalara kurban ettiğini.

Bazı sabahlar, beyefendinin o an ne yaptığını hayal ederken buluyorum kendimi. Erkenden uyanıp perdelerini açıyordur önce. Çayını mutlaka açık içiyordur. Gazetesini okurken sade kahvesini istiyordur. Beyefendi kahvesini sade sever. Radyoda sabahları caz, öğlenleri ajans, akşamları hicaz dinliyordur. Memleket haberlerini dinlerken kendi kendine dertleniyordur, felaket haberlerine üzülüyor, belki bir ölen olduysa ardından sessizce dua ediyordur. Öğlene doğru çalışma odasına geçiyordur. Biri sürü mektubu vardır okuyacak, belki kimine uzun uzun cevap yazacak. Beyefendinin Avrupa’nın dört bir yanında tanıdıkları vardır. Elbette davetler alıyordur her akşam, hepsine gitmiyordur, bir kısmını kibarca geri çeviriyordur. Görgülü bir insan her davete icabet etmez, kaldı ki o davetlerin birçoğu, katılmayacağınız bilindiği halde nezaketen gönderilir. Beyefendi bunu gayet iyi bilir. Diğerleri de benim gibi hayaller kuruyor mu bilemem ama geçen gün Maide Hanım’ın mahsusçuktan başının döndüğü an beyefendinin koluna öyle bir girişi vardı ki, korkarım bazıları beyefendinin sadece sabahlarını değil, gecelerini de hayal ediyor.

Genç olanımızı saymazsak, beylerimizi diğer tarafa uğurlayalı epey oluyor. Eşim rahmetli, pek içine kapanık, nezaketten nasibini almamış, ne düşündüğünü hiçbir zaman anlayamadığım tuhaf bir adamdı. Kendi kendine konuşur, kendi kendine güler, kendi kendine şarkı söyler; en güzel hatıraları hep kendine saklardı. Yüzüme pek bakmaz, hiç iltifat etmez, sabahları zoraki bir günaydın der, çoğu akşam hiç konuşmadan kitabını okurdu. O kitaplarda neler olup bitiyor, kimler kimlere âşık oluyor, hangi ülkeler fethediliyor, bir tanesini anlatmazdı. Bazı günler beni karşısında görünce korkuyla irkilir, evde kendisinden başka birinin daha olduğuna ikna olabilmek için iyice suskunluğa gömülürdü. Vefat ettiğinde beni yalnızlığa çoktan alıştırmıştı. Rahmetlinin kırk sene boyunca bana yaptığı en büyük iyilik budur. Ve fakat, yok sayılarak geçirilen bir ömür hasebiyle kendisini halen affedebilmiş değilim. Hayat böyledir işte, sen yaşlanırsın, öfken yaşlanmaz.

Beyefendinin mazisini bilenimiz yok. Dul mudur yoksa bekâr mıdır, gençliğinde nişanlanıp vaz mı geçmiştir, sözlüsü zamansız vefat mı etmiştir? Hakkında tek bir havadis almak mümkün değildir; ancak beyefendi kendinden öyle emindir ki, hayatı hakkında tevatür üretilmesinden hiç rahatsız olmaz. Tek başına bir kadının beyefendinin evine adım attığı görülmemiş, duyulmamıştır; evine davet edilen hanımların hepsi münasip olduğu üzere eşleriyle gelir. Umudumuzu canlı, rujlarımızı taze tutan işte o hanımlardır. Herkes alıcı gözle bakar da, benim gözlerim bir başka bakar beyefendiye. Rahmetli eşimin beni görmediği her akşamın acısını çıkarır gibi bakarım ona. Olmayan çocuğum gibi, gençlik telaşıyla erken çıktığım baba evim gibi, geri dönmeyecek yakınlarım gibi, aynadaki aksim gibi bakarım.

Bizim hanımlar beyefendinin nezaketini, asaletini, saygısını yüksek sesle överken içlerinden ne geçiyor kim bilir. Bilirsiniz, kimse kimseye gerçek hislerini söylemez bu hayatta. Ekseriyetle içinden geçirir. İçimizden geçirdiklerimizi de bir allahın kulu duymaz, bazen allah bile duymaz. Yoksa kalbin kırıldığında “çıt” diye bir ses çıkmaz mıydı? O ses duyulsa belki, insan bir daha kalp kırar mıydı?

Oğlu, Almanya’dan sonra Fransa’ya geçecek, oradan İstanbul’a gelecekmiş. Kiracının üç ay daha zamanı varmış, içi rahatlamış. Terzi, nihayet istediği patronu çıkarmış da elbisesini bitirivermiş. Sardunyaları açmış sonunda, meğer suyunu az veriyormuş. Dedim ya efendim, bunlar yersiz şeyler. İnsan hiç bir tren biletinin, iğne ipliğin, bir bardak suyun üstesinden gelebildiği şeyleri kendine dert edinir mi? İnsanın en büyük derdi kendisidir, öyle ki bir ömür boyu başka hiçbir derde ihtiyacı yoktur. Yoksa hiç beyefendinin dörtte bir ihtimali olduğuna sevinir mi? Sevindiği hatrına geldikçe haline acır mı? Yaşının geçip gönlünün niye bir türlü geçmediğine dertlenir mi? Şu yaştan sonra belki iltifat alırım diye gözüne kalem çeker mi? Yağmur yağarsa ıslanmasın diye şemsiyesini her daim yanında taşır mı? Kırk yılın tasasını bir acı kahvenin hatrından sorar mı?

Ah, şu gönül işleri. Bu hayattaki en yersiz şeyler. Kendinizi mutlak suretle güneşe çeviriniz efendim, kim bilir belki bunca sene siz de yerinizi beğenmemişsinizdir.


 

Bu fotoğraf Nar Sahaf’tan alınmıştır. Hikayedeki kişi ve olaylar kurmaca olup söz konusu fotoğrafla ilişkisi yoktur. Bu fotoğraftaki kişileri tanıyan, hikayelerini bilen varsa info [et] futuristika [nokta] org adresine e-posta atmaları rica olunur.

Gelecek hikaye: Dilek Hırsızı

SEPYA HİKAYELERİ

 

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page