Yaşar Çabuklu

food15medieval.original

[dropcap size=big]N[/dropcap]asıl beş parmağın beşi de bir değilse beş duyunun beşi de bir değil. Hayvanlıktan insanlığa, kültüre geçiş sürecinde bazı “asil” duyular uygarlaşan insana yaraşır biçimde kolayca dönüşüme uğrarken bazıları da “direniyor”. En “gözde” duygu görme: bakışa, daha doğrusu nesneleştirici bakışa dönüşerek tarih boyunca sınıf, cinsiyet, ırk ayrımcılığına hizmet ediyor. İşitme de kültürel gelişime destek veren bir duygu, müzik açısından önem taşıyor. Dokunmaya gelince daha hayvani bir duyu olması açısından “sorunlu” bir konuma sahip ve bu nedenle tarihsel evrim sürecinde insanlar birbirlerine gitgide daha az dokunuyorlar. Koku alma da kültürelleştirilmesi kolay bir duyu değil bununla birlikte parfümler insanın “kokan hayvan” olmaktan çıkmasına yardım ediyor. Tat alma duyusu açlık gibi doğal bir gereksinime tabi olduğundan insanın “içindeki hayvandan” kurtulmasını biraz güçleştiriyor! Uygarlaşmak hakikaten zor! Bedensel, hayvansal dürtüleri, istekleri disiplin altına almak- hele yemek, cinsellik gibi zevk veren konularda- kolay değil. Ama insanlık sebat ediyor, günümüzün post modern toplumuna kadar olan süreçte bedeni ve onun hazlarını sterilize ediyor, kültürelleştiriyor, iktidar kodlarına tabi kılıyor.

Yemeye ilişkin baskının tarihi çok gerilere gidiyor; yasak meyveyi yiyen Adem cennetten, babanın dünyasından kovuluyor. Öte yandan uygarlaşma sürecinde biyolojik bir veri olan açlığa eşlik eden iştah kültürel bir olgu olan lezzete, tada dönüşüyor. Ama bu dönüşümün, ayrılmanın gerçekleşmesi için yiyeceğe ilişkin bir ürün fazlasının, artı ürünün oluşması gerekiyor. Eski Yunan’da olsun ortaçağ Avrupa’sında olsun yiyeceğin bolluğunun ve çeşitliliğinin sürekliliği artı ürüne el koyan egemen sınıfların dünyası içinde gerçekleşiyor. Ortaçağda büyük toprak sahibi aristokratlar bir güç ve zenginlik gösterisi olarak zaman zaman tebaları olan köylülere ziyafet verip yiyecek yardımı yapıyorlar. Düzenli yiyecek bulamayan, kıtlıklarda kırılan halk damak zevki geliştirecek koşullara sahip olmadığından ne bulursa yiyor, Bakhtin’in anlattığı ortaçağ karnavallarında oburcasına, hayvani, bir iştahla yemek yiyerek bu konuda itidal öneren kilisenin otoritesiyle adeta alay ediyor. Bedenin arzularını, şehveti tehlikeli bulan kilise aynı şekilde iştahı da tekinsiz bularak sayısı hiç de az olmayan oruç günleriyle, belli yiyeceklere konan yasaklarla yemek yemeyi disiplin altına almaya çalışıyor. Ancak zaten yeterli beslenemeyen halk kilisenin koyduğu yasaklara aldırış etmiyor. Elias’ın da belirttiği gibi ortaçağ sonlarında özel harcamaları kısıtlayan kanunlarla (Sumptuary Laws) gösterişli ziyafetler verilmesi sınırlanıyor. Seküler bir nitelik arz eden bu kanunlar aristokrasiyi değil yeni zenginleri hedef alıyor.

Ortaçağın yemekte çeşitlilikten ziyade bolluğa, miktara önem veren anlayışı ortaçağ sonlarında, erken modernlikte değişmeye başlıyor. Mennell’in de belirttiği gibi (Food and Culture’ın içinde) ortaçağ mutfağından ilk kopuş Rönesans döneminde İtalyan kentlerinde başlıyor, ancak 17. yüzyılda Fransız mutfağı liderliği ele geçiriyor. Küçük tabaklarda sunulan yemeklerin çeşidi artıyor. Yemeye ilişkin rafineleşme, damak tadının, lezzetin incelmesi sofra adabının gelişmesini beraberinde getiriyor, tadın kültürelleşmesiyle yemek yemenin öz disipline, sınırlamaya tabi kılınması iç içe geçiyor. Bu gelişmelerle dönemin bedeni akla tabi kılan yaklaşımı arasında bir ilişki var. 17. yüzyılda Descartes bedenin arzularını, “yanılsamalarını”, iştahını, şehvetini yüce aklın disiplini altına almak istiyor. Lupton’ın da belirttiği gibi soyluların incelmiş damak zevkiyle, yemek konusundaki seçicilikle, küçük ama pahalı tabaklarla, sofra adabıyla kendilerini alt sınıflardan ayırma çabası 18. yüzyılda da devam ediyor. Yemeklerin çeşitlenmesinde sömürgeciliğin de payı var. O dönemde nadir ve pahalı olan şeker dahil bir çok yiyecek kölelerin öldüresiye çalışması sonucu üretilerek sömürgelerden Avrupa’ya getiriliyor. Avrupalı egemenlerin hayvani iştahtan uzaklaşıp rafine bir yemek kültürüne ve adabına yönelmeleriyle sömürgeleştirdikleri ülkelerin yerlilerini hayvan olarak görmelerinin aynı döneme denk düşmesi tesadüfi değil; damak tadı ve ırkçılık birlikte gelişmişlerdir. Hayvanlıkla, hayvani iç güdülerle, iştahla özdeşleştirilen sadece siyahlar değil yoksul halktır da. Varsılların payına akıl, kültür, incelik düşerken halkın payına düşen vülgerlik, oburluk ve “ilkel” içgüdülerdir. Hayvani içgüdülerle ilişkilendirilen aynı zamanda kadınlardır da. Bu nedenle doğayı temsil ettiği düşünülen kadın, kültürü, aklı temsil eden erkek tarafından baskı altına alınacak, yemeye ve sofra adabına ilişkin baskı ve sınırlamalar en çok onun bedeni üzerinde yoğunlaşacaktır.

18. yüzyılda, gelişmekte olan burjuvazi soyluların incelmiş yemek zevkini, sofra adabını taklit etmeye başlar, gastronomi teorik bir ilginin konusu haline gelir, çok yemek üst sınıflar içinde bir sorun olarak algılanmaya başlanır, beslenme rejimi gündeme gelir. Rousseau yemekte itidal önerir. Diyetin Ortaçağdaki dinsel düzenlemesi güç kaybeder, seküler tıbbi bir diyet aracılığıyla bedene hükmedilmesi, onun kontrol altına alınması fikri gelişmeye başlar. Gronow’un da belirttiği gibi 18. yüzyıl İngiltere’sinde şişmanlığın zararlı olduğu, öz disiplin eksikliğinin göstergesi olduğu yönündeki görüşler bilim adamlarınca öne çıkarılmaktadır. Tüm bunlara karşın karnını zor bela doyuran, kıtlık ve salgın hastalıklarla boğuşan halk için bu yaklaşımların fazla bir anlam ifade etmediğini belirtmek gerekir.

19. yüzyıl gastronominin, beslenme biliminin hızla geliştiği bir yüzyıl olmuştur. Modern anlamda ilk restoranlar bu dönemde açılır, yemek soylu evlerinin mutfaklarından kamusal mekanlara taşınarak “demokratikleşir”, tabi parası olanlar için. Böylece bir yandan yemek bilgisi, öte yandan sofra adabı kamusal alanın, piyasanın içinde dolaşıma girer. Öte yandan 19. yüzyıl İngiltere’sinde kamusal mekanlarda iştahla yemek yemek, davetlerde yemekten konuşmak uygunsuz bir davranış olarak görülmektedir. Brumberg’in de belirttiği gibi (Food and Culture’ın içinde) bu dönemde kadınların iştahı öz kontrol eksikliğinin, cinselliğin göstergeleri olarak algılanmakta, yiyecek oburlukla, çirkinlikle, ilişkilendirilmektedir. Orta ve üst sınıf kadınlarının belirli ortamlar dışında ortalık yerde alenen yemek yerken görülmeleri kaçınılması gereken bir durumdur. Kadında zayıflık onun tinselliğinin, ruh inceliğinin dışa vurumu, kaba bedensel arzuların yenilgisi olarak algılanmaktadır. Kilolu, yapılı, güçlü kadın bedeni hem doğurganlığı hem de çalışmayı çağrıştırdığı için işçi ve alt sınıf kadın bedenlerine uygun görülmekte, böylece zayıflık bir sosyal statü göstergesine dönüşmektedir. Kısıtlayıcı beslenme rejimine baskıcı bir giyim rejimi(korse) eşlik etmektedir. Zayıf, sağlıksız, hastalıklı bir görünün dönemin üst sınıf kadınları arasında neredeyse bir modadır. Yaklaşık yüzde doksan oranında kadınlarda görülen anoreksinin bu dönemde ortaya çıkması şaşırtıcı değildir. 19. yüzyıldaki işçi sınıfına gelince onlardan beklenen “iyi beslenmeleri”, güçlü kuvvetli işçiler ve askerler olarak ülkelerine hizmet etmeleridir. İşçi sınıfının kadınları da aynı şekilde güçlü kuvvetli olmalı, evi çekip çevirmeli, gürbüz çocuklar doğurup büyütmelidir.

20. yüzyıl başının halka yönelik beslenme rejimi fizyolojik ekonomiye dayalıdır. İşçiler için ne kadar kalori gerektiği, bu kalorinin en ucuz şekilde nasıl elde edilebileceği vb. konular gündemdedir. Protein kaynağı olarak et öne çıkarılmaktadır ancak 19. yüzyılda olduğu gibi et pahalı oluşu nedeniyle hala bir zenginlik göstergesi olma vasfını korumaktadır. Hijyen ve zararlı yiyeceklerden korunma bu dönemde önemi vurgulanan konular arasındadır. 1920’lerde vitaminlerin keşfedilmesi ile birlikte sağlık söylemi bu yöne kayar. Eğitimli üst sınıflara gelince 20. yüzyılın ilk yarısında onların tercihi az yeme, fazla kilo almama yönündedir. 1940’ların sonlarında sağlık için diyet yapma ve incelik popüler kadın dergilerinde önemli bir tema haline gelir, şişmanlık kaygısı yavaş yavaş üst sınıflardan alt sınıflara doğru kaymaya başlar. Bununla birlikte Miller ve McHoul’un da belirttikleri gibi 1950’lerde ve 1960’larda ağır yiyecekler işçi sınıfıyla, çeşitlilik ve zenginlik gösteren bir mutfak ise üst sınıflarla özdeşleştirilmektedir. Aynı dönemde derin dondurucuların kullanılmaya başlanmasıyla birlikte dondurulmuş yiyecek tüketiminde artış gözlenir. Tam istihdamı amaçlayan, düzenli çalışmanın hakim olduğu “refah toplumunda” ailece birlikte yenilen öğle yemeğinin ortadan kalkmasını takiben birlikte yapılan kahvaltının da giderek seyrekleştiği görülür. Öte yandan Barthes’ın da belirttiği gibi (Food and Culture’ın içinde) yemek beslenme aracı olmanın yanı sıra iş, kutlama, serbest zaman etkinlikleri gibi, içinde yer aldığı durumlara ilişkin bir gösterge, bir protokol aracı haline gelir.

Aries’in de belirttiği gibi eskiden insanlar yemek saatlerini güneşin durumuna göre ayarlardı. Yiyecekler mevsimlerinde yenirdi. Daha sonra yemek masasına sabit saatlerde oturulmaya başlandı. 1970 sonrasının post modern toplumunda artık yemek yemenin saati kalmamıştır, artık her mevsimde her yiyeceği bulmak mümkündür. İlksel toplumlardan modernliğe kadar azalan sayıda insanlarla da olsa birlikte yenilen yemek post modern toplumda yerini yalnız yenilen yemeğe bırakmıştır. Ritzer’in de belirttiği gibi (Toplumun McDonaldlaştırılması’nın içinde) aile bireyleri akşamları bilgisayar başında ya da televizyon seyrederken yalnız olarak ve farklı zamanlarda yemek yemektedirler. Microwave fırınların, tek kişilik hazır dondurulmuş yemeklerin, telefonla yemek siparişi vermenin yaygınlaşması yemenin bireyselleşmesini hızlandırmıştır. Modernliğin, onun erilliğinin simgesi olan et post modern toplumda itibar kaybetmiş, eskiden kadınlarla ilişkilendirilen sebze ve meyveye verilen önem artmıştır. Bu durum maçoluğun gerileyip erkek egemenliğinin yumuşak biçimlere doğru yönelmesiyle de ilişkili olmakla birlikte esas olarak incelik, zayıflık saplantısının bir sonucudur. Post modern toplum kilo verme zorlamasının sadece üst sınıflardan alt sınıflara doğru değil aynı zamanda kadınlardan erkeklere doğru yayıldığı bir toplumdur. 1980’li yıllar diyet ürünlerinin ve programlarının yanı sıra egzersiz aletlerinin, estetik cerrahinin, fitness salonlarının, jogging’in, popülerlik kazandığı yıllardır. Post modern toplum light yiyecek ve içeceklerin, yemeye ilişkin öz disiplinin önem kazandığı bir toplumdur. Din, iş, okul, kışla gibi kamusal kontrol araçlarının, ailenin disipliner güçlerinin zayıfladığı bu toplumda diyet söylemi özelleştirilmiş bir disiplinin, öz kontrolün bir aracı olarak işlev görmektedir.

[dropcap size=big]T[/dropcap]üm alanların kültürelleştiği post modern toplumda yiyecek de kültürelleştirilmiştir. Yemek hakkında yazanların “yemek eleştirmenlerine” dönüştüğü bu toplumda yiyecek, etrafını saran göstergeler halesi sonucu estetik, psikolojik, gizemli bir objeye dönüştürülmüştür. “Yiyecek pornografisi” yeni toplumda giderek artan bir hızla cinselliğin yerini doldurmaktadır! Bell ve Valentine’ın da belirttikleri gibi vejeteryen, egzotik ve otantik yemekler, kahverengi ekmek, şekersiz yiyecekler, üst sınıfların yanı sıra geniş orta sınıf tüketicilerin sahip oldukları “kültürel sermayenin” ögelerine dönüşmektedir. Yiyeceği teknik, kültürel, estetik, bilimsel, ticari bir söyleme tabi kılan yiyecek endüstrisi ürünlerini saflığa, doğaya, folklore gönderme yapan işaretlerle donatmaktadır. Biyo- yiyeceklere ilişkin klişeleri seri olarak üreten yeni toplumda eskinin yiyeceğe ilişkin dinsel saflık ideolojisi yerini biyolojik, hijyenik arınma söylemine terk etmiş, beslenmeye ilişkin “yasaklar” kişiselleştirilmiş, özelleştirilmiştir. Modern toplumun bireyi tanımadığı uzak ülkelerin yiyeceklerine biraz hayranlıkla biraz da kuşkuyla yaklaşırdı. Postmodern toplumda ise egzotik yiyecekler “güvenli ve sürprizsiz” bir biçimde tüketicilere sunulmaktadır.

Büyük ulusal mutfakların eşsizliğinin, mutlaklığının zayıfladığı, yerel, otantik, egzotik yiyeceklerin bir çekim merkezi oluşturmaya başladığı postmodern toplumda yemek hem küresel hem de yerel bir boyutu (küyerellik) içinde barındırmaktadır. McDonald’s, Coca Cola gibi küreselliğin homojenleştirici boyutunun egemen olduğu ürünlerde bile bu olgunun izleri görülmektedir. McDonald’s’ın hamburgerleri dünyanın her yerinde “aynıdır” ama bu hamburgerlerin yanında satılan ürünlerin bir kısmı yereldir, bu restoranların tasarımı, TV reklamları yerel adetlere uygun olarak oluşturulmaktadır. Probyn’nin de belirttiği gibi McDonald’s’ın reklamlarındaki aynı masada oturan farklı renklerden insanlar bölgeleri, ulusları, sınıfları, etnisiteyi, yaşı, cinsiyeti “aşan” küresel bir topluluk, aile oluştururlar. McDonald’s’ın yemek masası ulus-aşırı, küyerel dünya vatandaşlarının post modern sanal buluşma yeridir! Coca Cola’nın reklam sloganı da küyerellik olgusuna işaret eder: “Biz çok uluslu değiliz, çok yerliyiz”. McDonald’s post modern toplumun “Birleşmiş Yerler” idir! Günümüz toplumunda bölgesel, yerel yemekler çok kültürlü küresel mutfağın otantik parçaları haline gelmiş, kendilerine özgü “hakikatlerini” kaybetmişlerdir. Yiyecekte küreselleşme ve homojenleşme eğilimleri heterojenleşme ve yerelleşmeyle bir arada var olmaktadır. Ancak Yüksek Mutfak (Haute Cuisine) kültürünün gerilemesine paralel olarak fast-food kültürünün güçlenmesiyle birlikte homojenleşme eğilimi güç kazanmaktadır. Bir çok restoranın menüsü sınırlı sayıda yiyeceğin kolayca seçilebilir bir sınıflama içinde sunulduğu fast-food restoranlarının menüsüne benzemeye başlamaktadır. Yüksek sanat, Yüksek Dikim (Haute Couture), Yüksek Mutfak nasıl modernliğe ait olgularsa, kitsch, hazır giyim, hazır yemek, fast-food post modernliğe ait olgulardır.

Fast-food’da hızlı olan yiyecek değil servistir!arabayla camına yanaşarak anında hamburger vb. verilen ve bu şekilde müşterinin vakit kaybetmeden, arabasını sürerken yolda yemesine imkan veren fast-food restoranların sayısı çoğalmaktadır. Fast-food restoranları müşterilerin uzun süre oturacakları sosyalleşme mekanları değildir. Çıkış kapılarına içeride oturan müşterilerin de görebileceği şekilde asılan “güle güle” levhaları müşterilere yemeklerini bitirir bitirmez çekip gitmelerini uygun bir dille belirten uyarılardır. Ritzer’in de belirttiği gibi MsDonald’s vb. fast food restoranlarda her şey en hızlı en rasyonel, en basit şekilde düzenlenmiş, hem çalışanları hem de müşterileri kapsayan önceden kestirilebilir, rutin bir ritüeller sistemi oluşturulmuştur. Müşterilere gülümseme ve onlarla konuşma biçimi bile personele dağıtılan davranış yönetmeliği içinde formatlanmıştır. Kişisizleştirilmiş, anonim bir davranış tarzı sıcak bir görünüm altında sunulmaktadır. Hızın ve rasyonelliğin egemen olduğu bir örnek tüketimsel davranış modeli, McDonald’laşma bir çok normal restoranda, dişçilerde, kliniklerde ve randevu evlerinde de yaygınlaşmaktadır.

Fast-food’un az sayıda yiyeceği seri olarak üretmesi Ritzer’in Toplumun McDonaldlaştırılması adlı kitabının ingilizce ilk baskısında bu olguyu fordizmle açıklamasına yol açmıştı. 1996 ve 2000 yıllarındaki yeni baskılarda Ritzer kitabına bazı ilaveler yaparak görüşlerini kısmen revize edecek, McDonaldlaşmayı aynı zamanda post fordizmle, post modernizmle ve küreselleşmeyle ilişkilendirecektir. Ritzer’in görüşlerinde sorunlu olan nokta McDonal’s’ın kimliğinde cisimleşen fast-food’u fazlaca içerden bakarak değerlendirmesidir. Oysa fast-food post modern yemeksel çeşitliliğin -önemli de olsa- parçalarından biridir. Ritzer’in küresel homojenleşmeyle, standartlaşmayla ilişkilendirdiği fast-food kültürü elbette önemli bir olgudur ama post modern yiyecek endüstrisinin gücü –diğer endüstri dallarında olduğu gibi- ürünlerini sınırsızca çeşitlendirebilmesinde yatmaktadır. Ancak süreç içinde gözlemlendiğinde bu çeşitliliğin, heterojenliğin standartlaşmaya doğru evrildiği görülür, ama çeşitlendirme zorlaması hiç bitmez. Post modern tüketimin analizinde çeşitliliğin izini sürmek ve standartlaşmanın ipuçlarını heterojenlik içinde aramak gerekir. Ama Ritzer’in- bir ölçüde konusu nedeniyle- yaptığı tarzda, modernliğe özgü “yukarıdan aşağı” bir standartlaşma analizi post modern toplumun temelini oluşturan farklılıkları, tikellikleri anlamada yetersiz kalır. Ancak Ritzer kitabının yeni baskılarında ürünlerin müşteri profiline, talebine göre çeşitlendirilmesinden, standartlaşmanın kırılma noktalarından da bahsetmiştir.

[[dropcap size=big]M[/dropcap]odernlik pozitifin, homojenliğin, monolitik olanın hükümranlığını katı ve mutlak bir biçimde kurmaya çalışmış, bu nedenle de negatif olan ürkütücü, tekinsiz bir boyut kazanmıştı. Post modernlik ise ötekini, negatifi farklılık, çeşitlilik ve heterojenlik potası içinde eriterek daha yumuşak ama çok daha güçlü bir pozitifliği üretecektir. Ritzer’in de belirttiği gibi (The McDonaldization Thesis’in içinde) göstergelerin baş döndürücü hızı anlamı yok etmekte, basitliğin egemenliği yaygınlaşmaktadır. Post modern toplum- televizyon haberlerinden yemeklere kadar- her türlü ürünün kendini basitçe ifade ettiği ve hızlı bir şekilde hap gibi tüketilebildiği bir çeşitlilik ortamı yaratmıştır. Çeşitliliği standartlaşmaya doğru iten güç basitliğin ve yüzeyin gücüdür. İnsani, kişisel olan her şeyin minimuma indirgendiği, bireyselliği yok eden bir örnek fast-food ortamlarının batıda “duygusal politikanın” konularından biri olması tüketicilerin basitliğe olan “ihtiyaçlarının” gündelik hayatın ayrılmaz bir parçası haline gelmesiyle de ilişkilidir. McDonald’s’a eğlenmek için gidilmekte, bir tür öfori, büyülenme hissine kapılınmakta, kişisizleştirilmiş, “rahatsız etmeden” dolaşan işaretlerin, yoğunlukların simülatif, parıltılı atmosferi tüketicileri alışveriş dünyasının pozitifliğiyle özdeşleştirmektedir. Bu pozitiflik büyük alış veriş merkezlerinin, gazinoların, paket turların ürettiği pozitiflikle aynıdır. Post modernliğin esnek, yumuşak teknolojilerinin hedefi negatif olan her şeyi sessizce asimile ederek yok etmektir. Post modern toplumda yiyecek keyif kültürünün bir parçası olmuş, bireyin kendini ifade etmesinin bir aracına dönüşerek bir sanat mertebesine yükselmiştir.

Farklılığın önemiyle başlamıştık, ama farklılığın belirsizleşmeye başladığı, her şeyin kendine ait referansları kaybederek içi içe geçtiği amorf bir oluşuma vardık. Fast food sektörünün değilse bile McDonald’s’ın son dönemde dünyada bir gerileme içine girmesinde onun doğada yol açtığı tahribata, sağlığa zararlı hamburgerlerine, ucuz işçi çalıştırmasına karşı çıkan muhalefetin elbette önemli bir payı var. McDonald’s ve diğer fast-food devlerinin ürünleri üçüncü dünyada yaşayan yoksulların kolaylıkla erişemeyeceği kadar pahalı. Post modern kapitalizm metropollerdeki geniş tüketici orta sınıfları “yiyeceğin demokratikleşmesi” sürecine dahil etti, yiyecek- Bourdieu’nün iddia ettiğinden farklı olarak- farklı sınıfsal tercihlerce, tadlarca belirlenen bir olgu olmaktan uzaklaşmaya başladı. Bununla birlikte metropollerde varoşlarda yaşayan yoksulların “yiyecek devriminin” kenarında bırakıldıklarını belirtmek gerekiyor. Post modern, neo-liberal, küresel kapitalizmin önemli sonuçlarından biri de dünyanın yoksul bölgelerindeki yüz milyonlarca insanın açlığa mahkum edilmesi olmuştur. Bu bölgelerin insanları aç yiyecekleri “otantiktir”. Son dönemde metropollerdeki yiyeceklerin tadlarının gitgide birbirine benzemesinde, genel olarak tüketime özel olarak yiyeceğe karşı apatinin yaygınlaşmaya başlamasında sakın “yoksulların lanetinin” payı olmasın?

 Yaşar Çabuklu

DEĞİNİLEN KİTAPLAR:

Paul Aries, La Fin des Mangeurs: Les Métamorphoses de la Table a l’age de la Modernisation Alimentaire, Desclée de Brouwer, 1997, 173 s.

Elspeth Probyn, Carnal Appetites: FoodSexIdentities, Routledge, 2000, 168 s.

Deborah Lupton, Food, the Body and the Self, Sage Publications, 1996, 175 s.

Der. Carole Counihan and Penny Van Esterik, Food and Culture: A Reader, Routledge, 1997, 424 s.

George Ritzer, The McDonaldization Thesis: Explorations and Extensions, Sage Publications, 1998, 212 s.

George Ritzer, Toplumun McDonaldlaştırılması: Çağdaş Toplum Yaşamının Değişen Karakteri Üzerine Bir İnceleme, çev. Şen Süer Kaya, Ayrıntı Yayınları, 1998, 315 s.

Toby Miller and Alec McHoul, Popular Culture and Everyday Life, Sage Publications, 1998, 224 s.

Jukka Gronow, The Sociology of Taste, Routledge, 1997, 199 s.

David Bell and Gill Valentine, Consumer Geographies: We Are Where We Eat, Routledge, 1997, 236 s.

F! Notu: Siyahi Dergisi’nin ilk sayısında yayımlanan yazı, Süreyyya Evren ve Siyahi Dergisi izniyle yayımlanmıştır.

Siyahi Sayı 1, Sayfa 38, İstanbul, 2004.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page