[sws_2_column title=””]

Neye ağlayacağımıza biz karar verebilseydik. Neye ağlamak istiyorsak ona ağlasaydık.  Eğer böyle bir şey mümkün olsaydı o zaman Melek için çok ağlardım. Öyle yosun tutmuş bir taş gibi durmazdım cenazesinde. Suçluluk duygusu bütün iliklerime düğüm atarken birkaç damla gözyaşı dökebilseydim şimdi böyle ota boka ağlayan biri olup çıkmazdım belki.

Bu işin buraya varacağını bilmeliydim. Kız kardeşim Melek’i Çetin’le öpüşürken gördüğümü babama söylediğimde babamın onu tekme tokat dövebileceğini tahmin etmeliydim. İnsanlar konuşurlardı. Yoksul hayatlarını neşelendirmek için dedikodu yaparlardı; Melek derlerdi, orospu derlerdi. Karşı komşunun oğlu Çetin’le… Bilmeliydim.

Siz bilmesiniz, bizim buralarda bu işler hep böyledir. Adınız bir kere çıkmaya görsün ancak ölüm temizler. Melek de öyle yaptı; bir gece yarısı astı kendini. Onu gördüm. İnce bedeni bir yaprak gibi sallanıyordu boşlukta.  On yedisine yeni girmişti. Her şey benim yüzümden.

Ben de tası tarağı toplayıp Cemil’in yanına geldim. Cemil, benim eski arkadaşım. Taedıum Vitae isimli güzel bir kafesi var. Kırmızı deri koltuklar, duvarlarda resimler, posterler, fotoğraflar… Ayrıca çok güzel şarkılar çalıyor kafede. Latince bir sözmüş Taedıum Vitae. Yaşamdan nefret etmek, yaşamı küçümsemek anlamına geliyormuş. Ona neden böyle bir isim seçtiğini hiç sormadım. Zaten tuhaf bir çocuktu Cemil. Öyle derlerdi.

Her sabah Cemil’le beraber kafeyi açıyor, akşamları bira içmeye filan gidiyorduk.  İyiydik yani. Sonra bir gün Cemil yanıma gelip kız arkadaşıyla Prag’a gideceğini, uzun bir süre dönmeyeceğini söyledi. Prag. Kulağa hoş geliyor değil mi? Daha önce hiç böyle bir yer duymamıştım. İlk zamanlar arada bir telefon edip, mektup filan gönderiyordu. Sonra ne telefon ne mektup… Meğer bir kaza sonucu yüksek bir yerden düşüp ölmüş. Öyle dediler… Hiç inanmadım. O da Melek gibi intihar etmiştir. Eminim buna.

[/sws_2_column] [sws_2_columns_last title=””]

Uğursuzdum ben. Melek’e yaptığım kötülüğün cezasını çekiyordum. İntihar etmeye karar verdim ben de. Çünkü şansızlık bir türlü peşimi bırakmıyordu. Melek’in intiharına neden olduğum için kendimi affedemiyordum. Üstelik her akşam kafeyi tek başıma kapatmak canımı fena sıkıyordu.

İntihar etmeden önce bir mektup yazmayı istedim. İnsan ardında daima bir şey bırakmalıydı, ben de bir intihar mektubu bırakacaktım. Aslında ne yazacağımı aşağı yukarı biliyordum ancak mektup yazacak kimsem olmadığını fark ettim. Bu kadar yalnız olduğumu bilmiyordum.  Akvaryumumdaki Japon balığına yazmayı bile düşündüm ama bunun iyi bir fikir olmadığına inanıp vazgeçtim.

Beklemeye karar verdim. İntihar mektubu yazabileceğim biriyle tanışıncaya kadar bekledim. Tam yedi yıl…  Kim olduğu, ne olduğu hiç önemli değildi. Yalnızca intihar mektubu yazabilecek kadar sevebileceğim biri olsun yeter.

Sonra o geldi işte. Umay. Hiç unutmuyorum; bir cumartesi günüydü, Tom Waits’in ‘Dead and Lovely’ isimli şarkısı çalıyordu radyoda. Duvardaki Jean Seberg fotoğrafının tozunu alıyordum Her sabah yapardım bunu. Cemil’de yapardı.  Birden o geldi. İçeriye doğru bir adım atıp kafeye baktı. Girip girmemekte tereddüt eder gibi bir hali vardı. Öğle güneşi tam arkasında duruyordu. Sarı, sıcak ışıkların içinde beli belirsiz bir siluet gibiydi Umay. Dokunsam kaybolacaktı sanki. Pencere kenarındaki masaya oturunca görebildim yüzünü. Siyah kısa siyah saçları, yakından bakılmadıkça nerede başlayıp nerede bittiği beli olmayan ince dudakları ve iri siyah gözleri vardı.  Benden bir kahve getirmemi rica edince Jean Seberg fotoğrafının tozunu almayı bırakıp ona bir kahve yaptım. Birkaç saat oturup gitti.

[/sws_2_columns_last] [sws_divider_padding]

Ertesi gün yine geldi. Biliyorum, inandırıcı gelmeyecek ama ben yine Jean Seberg fotoğrafının tozunu alıyordum ve yine aynı şarkı çalıyordu; ‘Dead and Lovely.’ Benden yine bir kahve istedi.  Canı sıkkın gibiydi. Sürekli sigara içiyordu.  Artık sık sık geliyordu Umay. Arkadaş olmuştuk.

Akşam kafeyi kapatıyordum. Işıkları söndürmüş tam kapıyı kilitlemiştim ki birden onu fark ettim.  Sokağın ortasında öylece duruyordu. Ayaklarını birbirine bitiştirmiş, elleri önündeydi.  Üzerinde, ince asklı siyah bir elbise… Onu fark ettiğimi görünce gülümsedi.

“Kapatıyor musun,” dedi.

“Aslında yeni açıyorum. Bugün biraz geç kaldım maalesef,” dedim.

İçeri girip masaların üzerinde ters duran sandalyelerden iki tanesini indirdim. Ben ona kahve yaparken o da sandalyeye oturmuş bir sigara içiyordu.

“Şu sandalyeleri neden ters çevirip masanın üzerine koyduğunuzu hiç anlamıyorum,” dedi.

“Sabah yerleri temizlerken sandalyelerin masaların üzerinde olması işimizi kolaylaştırıyor,” dedim.

Kahveyi yudumlarken yüzüne tuhaf bir gülümseme yayılıyordu. Yaptığım kahveyi beğenmişti. Radyoda güzel bir şarkı çıkınca birdenbire dans etmeye başladık. Sahiden. Umay, kollarımın arasında dönüp duruyordu.  Sonra ona doğru eğilip öptüm. Hiç kızmadı. Islak ve tuzlu dudakları vardı. İçim bir tuhaf olmuştu. Sanki bütün bir ömrüm ılık bir su gibi kalbimden akıp gitmişti. Eğer ağlamaya başlamasaydım daha da ileri gidebilirdik. Melek’i hatırlamıştım birden. O da Çetin’le öpüşürken böyle şeyler hissedip hissetmediğini düşündüm. Yani o da Çetin’le öpüşürken bütün bir ömrü ılık bir su gibi akıp gitmiş miydi kalbinden?

Umay’a neden ağladığımı söylemedim tabii. Üzülsün istemedim.

“Bazen böyle durup dururken ağlıyorum,” dedim ona.

“Aldırma,  bazen bana da oluyor. İnsanlar neye ağlayacağına kendi karar veremiyor,” dedi.

“Sahiden sen de mi böyle düşünüyorsun?”

Başını omzuma yaslayıp; “Tabii ki,” dedi.

“Geçen gün bir eşi kaybolmuş kırmızı bir ayakkabı görünce oturup ağladım.”

“O benimdi,” dedi. “Diğer eşini bulamayınca çok ağlamıştım. O benim ilk kırmızı ayakkabımdı”

Ertesi gün ilk işim o kırmızı ayakkabıyı bulmak oldu. Sahiden buldum onu. Boş bir arazide kumların içinde duruyordu. Alıp bir güzel temizledim. Umay, kırmızı ayakkabısını görünce çok sevinecekti.

Beklediğim kişinin Umay olduğuna inanıyordum artık. Buna emindim.  Yarın ona kırmızı ayakkabıyı verdikten sonra tıpkı Melek gibi ben de kendimi asacaktım. Akşam oturup İntihar mektubumu yazdıktan sonra biraz televizyon seyredip yattım. Ertesi gün Umay’ı bekledim, gelmedi. Akşam kafeyi kapattıktan kırmızı ayakkabısının diğer eşini ona vermek için evine gittim. Kapıyı çaldım, açmadı. Pencereden baktım; tüllerin ardında yatıyordu Umay. Pencereye vurdum, duymadı. Zile bastım, kapıyı yumrukladım, Umay bir türlü kalkmıyordu. En sonunda polisler geldi, kapıyı kırıp içeri girdik. Umay, yatakta sırtüstü uzanmış yatıyordu, bilekleri kan içindeydi. Masanın üzerinde adımın yazılı olduğu bir mektup duruyordu.

Eylül 2011

 

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page