“Yağmura bay, bayan! Yağmura bay, bayan!” diyerek bağırmaya başlamıştı caddenin başındaki satıcı.

Yüzümü okşayan iri damlaların sıklaşmaya başladığını o an fark ettim. Bu aniden beliren satıcılara öteden beri şaşmışımdır. Sanki şehrin kuytularına çekilip, gökten düşecek ilk damlanın kokusunu alır almaz sokakta aniden görünüverirler. Hele mevsim güz ise, hava iyiden iyiye soğumaya başlamışsa ve siz yağmura hazırlıksız yakalanmışsanız kendinizi güçlü bir şekilde bu satıcılara çekilirken bulursunuz. O gün de öyle bir gündü. Sisli, soğuk, yalnız bir güz ikindisi…

Satıcının yanına koştuğumda o hâlâ gözleri kapalı, kendinden geçmiş bir halde “Yağmura bay, bayan! Yağmura bay, bayan!” diyerek bağırıyordu. Sonra o adam geldi. Orta yaşlı, saçları hafiften kırlaşmaya başlamış, yorgun bakışlı… Kızarmış burnunu çekerek bir satıcıya bir bana baktı. Ben soğuktan hissizleşen ellerimi hızla ovuşturup,

“Yağmura bir bay!” dedim kendinden geçmiş bağırmakta olan satıcının koluna dokunarak.

Satıcı gözlerini açtı.

“Yağmura bir bayan!” dedi yanımdaki adam acelesi varmış gibi araya girerek.

Satıcı, “Herkese yetecek kadar var, merak etmeyin!” diyerek sırıttı ve şemsiyelerini düzeltti. Bakkaldan şeker aşırırken yakalanmış iki çocuk gibi bir an göz göze geldik yanımdaki adamla.

“Hangi renk olsun abla?” diyerek meraklı gözlerle sordu satıcı.

“Yeşil olsun!” dedim fazlaca düşünmeden.

“Tamamdır abla!” diyerek şemsiyeyi tutup arkasına döndü satıcı. Arkada bekleşen erkeklerden; öndeki orta boylu, kumral, yapılı olanına,

“Koş bakalım!” dedi.

Erkek çevik hareketlerle koşup şemsiyeyi kaptı. Ben satıcıya elimdeki banknotu uzattım. Bu arada genç adam açtığı şemsiyeyi başımın üzerinde özenle tutarken kolunu uzattı nazikçe. Koluna girdim ve yürümeye başladık.

“Sahile doğru inelim.” dedim.

Genç adam nezaketle gülümsedi. Fazlaca konuşmaması gerektiğini biliyordu. Sahile yöneldik. Yağmur hızlanmaya başladı. Koluna usulca sokuldum. Karşıya geçmek üzere yaya ışıklarında durduğumuzda kırmızı bir şemsiyenin altında bekleyen genç çifte takıldı gözlerim. Genç kadın omzuna yanaştığı erkeğin gözlerinin içine bakarak heyecanla bir şeyler anlatıyordu. Erkek ilgiyle dinlediği kadının kulağına fısıldadı. Kadın gülümseyerek adama sarıldı. Işık yayalar için yeşile döndüğünde biz yola atıldık hızla. Genç çift ise birbirlerinden gözlerini ayırınca ışığı fark edip sarmaş dolaş yanımızdan geçti. Birden sendeledim. Yanımdaki adam kolumdan tutup dikkatle çekmese düşecektim.

“İyi misiniz?” diyerek soğuk bir nezaketle sordu.

“İyiyim, teşekkür ederim!” dedim benzer tınılardaki bir ses tonu ile…

Sahilde bir banka oturduğumuzda kolundan usulca çektim kolumu. O şemsiyeyi özenle tutmaya devam ediyordu.  Denizin üzerine inen damlaları izlemeye koyuldum. Öyle ne kadar oturduk bilmiyorum. Belki çok kısa, ya da çok uzun. Belirgin duyguların olmadığı durumlarda zamanın akışı da belirsizleşir ya. Öyle bir zaman aralığı işte… Damlalar önce seyreldi, sonra da durdu. Yanımdaki adam hızla şemsiyeyi kapatıp ayağa kalktı.

“İyi günler!” diyerek gülümsedi. Nezaketen. Anlaşma sona ermişti nasılsa… Ya gidilecek kapalı mekâna varıldığında ya da yağmur durduğunda size eşlik eden kişi şemsiyeyi kapatıp uzaklaşıverir.

“İyi günler” dedim gülümseyerek. Nezaketen.

O sırada yan banktaki orta yaşlı adam ile ona şemsiye tutan genç kadını fark ettim.  Adam orta yaşlı, saçları hafiften kırlaşmaya başlamış, yorgun bakışlı… Şemsiyecinin önünde karşılaştığım adamdı. Genç kadın da şemsiyesini kapatıp ayağa kalktı.

Benim yanımdaki adam şemsiyeyi kolunun altına sıkıştırıp kadının yanına koştu. Kadın banktaki orta yaşlı adamı selamlayıp yanına gelen genç adamın koluna girdi. Birbirlerine gülümseyip kol- kola, sarmaş-dolaş uzaklaştılar. Onlardan gözlerimi ayırdığımda banktaki adamla göz göze geldik. Bakkaldan şeker aşırırken yakalanmış bir çocuk mahcubiyetiyle gözlerimizi ayırdık tekrar.

Yağmur sonrası toprağın güzelliğini görme şansına erişememiş iki şehir insanı, yağmur sonrası denizin güzelliğini keşfedebilmek ümidiyle koyu grimsi maviliğe çevirdik gözlerimizi. Ne kadar izledik bilmiyorum? Her yer bir anda aydınlanıp karardı. Keskin bir gök gürültüsü sesi ile sıçradık sonra. Bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaya başladı. Ben ruhumdan daha çalkantılı görünen havaya şaşkınlıkla bakınırken, bankta çantasını karıştıran adamla göz göze geldim yeniden. Adam çantasından bir şemsiye çıkarıp hızla açtı ve koşarak yanıma geldi. Şemsiyeyi özenle bana doğru uzatırken,

“Gideceğiniz yere kadar eşlik edebilir miyim?” diyerek gülümsedi. Samimiyetle…

Bir anlık bir kararsızlıktan sonra,

“Çok iyi olur!” dedim gülümseyerek.

Adam kolunu uzattı. Tereddüt etmeden girdim koluna. Daha sıcak, daha tanıdık birinin yanındaymışım gibi hissettim. Kol- kola sahilden uzaklaşırken iyi ki çantamdaki şemsiyeyi çıkarmakta acele davranmamışım diye düşündüm. Hem yağmurdan, soğuktan insanı şemsiye değil, içtenlikle uzatılan bir kol daha iyi korur her zaman.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page