William Burroughs, Jimmy Page’in hesabını alıyor

HAZİRAN 1975. William Burroughs’a Led Zeppelin hakkında yazı yaz demişler. Zamanın güzel dergisi Crawdaddy Magazine, karşı kültüre dirsek çıkıyor. Deli yazar ne yapacağından emin olamamış, en iyisi konserlerine gideyim, Jimmy Page ile konuşayım, yazı da ortaya çıkar diye düşünmüş. Konserde ilk dikkatini çeken gençlik kitlesi olmuş, tek bir organizma gibi hareket eden, efendi, orta-sınıf gençliği… Dergiden eşlik eden bir arkadaşı, konser ortamından hafif tırsmış, kötü şeyler olabilir diye düşünmüş. Burroughs, her zaman kapıya yakın duracaksın diye öğütlemiş, boğa güreşlerinde matadorun değil izleyicinin yaralandığı mevzulardan örnek verip: “Yolu boşaltacaksın…”Burroughs, konserde kulağına pamuk tıkamayı istememiş, “Fas’tan alışığım ben gürültüye” diye düşünmüş. O dönemde rock konserleri çok sıra dışı ortamlardı, insanların çekince duyması makuldü. Burroughs, kötü bir şey olmayacağına emindim diyor. Enerji yoğundu, ancak kontrol edilebilir bir hareketlilikti. Özel efektler yerindeydi, kuru buz dumanını delip geçen lazerler, Jimmy Page’in telleri kopmuş gitarı, John Bonham’ın davul solosu, Robert Plant’in sözleri canlılıkla aktarması gibi.. Grubun performansını beğeniyor Burroughs, son şarkı Stairway to Heaven’de çakmakların yakılmasını ise alaya alıyor, “lisedeki bir Noel partisi gibi oldu ortam…”Burroughs, rock yıldızlarının peygamberlerle karşılaştırılmasına da göndermede bulunuyor, Peter Watkins’in Privilege (1967) filmine atıfta bulunarak: Kilise ve devlet manipülasyonuyla Mesih gibi gösterilmeye çalışılan pop-rock yıldızının hikayesi. Öte yandan, Burroughs’a göre, Led Zeppelin, ses, tekrar ve davula abanan bir gruptu. Fas’taki trans müzikleriyle ilgisi vardı. Ruhani güçleri kontrol etmeye çalışan, kaynaklarında büyü ve spiritüel etkiler olan müzik. Fas’ta müzisyenler, aynı zamanda büyücüler. Gnaoua denen müzikte mesela, kötü ruhları kovarlar. Joujouka, Tanrı Pan’ı selamlar. Neredeyse her sanat dalının temelinde büyü ve ruhani güçlerin etkisi var Burroughs’a göre. Rock konserlerinin, kitleyi ruhani tekrarlarla transa geçirme örneğinin verildiği ilk yazı diyebiliriz bu röportaj için… Konser sonrası Jimmy Page ile oturup laflamışlar, bu tarihi yazıyı, serbest çeviriyle aktarıyoruz:

William Burroughs: Röportaj formatında tamamıyla YANLIŞ olan bir nokta var. Biri gelip yüzünüze mikrofonu dayıyor ve “Bay Page okült pratiklere ilginizden bahseder misiniz?” falan diyor. Jimmy Page oturduğumuz yere gelirken böyle bir durum olmayacağından emin oldum.

Bir fincan çay içip konuşmaya başladık. Ortak arkadaşlarımız varmış. Loch Ness’de Aleister Crowley’nin evini almasına aracı olan emlak komisyoncusu, uçan daire ve piramitler uzmanı Donald Camel (Performance’da da çalıştı), Kenneth Anger, Jaggers tayfası: Mick ve Chris. Büyü konusu da geldi ve mevzu Aleister Crowley ile Kenneth Anger filmi Lucifer Rising’e bağlandı. Filmin müziğini Jimmy Page yapmıştı.

Wiliam Burroughs: Konseri gerçekten çok beğendim. Fas’taki trans müzikle çok ortak noktası var bence.
Jimmy Page: Evet, evet.
Wiliam Burroughs: Bilinçli olarak mı kullandığınızı merak ediyorum…
Jimmy Page: Tabii. Özellikle Kashmir şarkısında bir kısım var, bas partisyonu, gerçi hiçbirimiz Keşmir’e gitmiş değiliz. OHepimiz o türden müziklerle ilgiliyiz, tüm dünyadan etnik müziğin oldukça içindeyim.
Wiliam Burroughs: Fas’a gittin mi?
Jimmy Page: Hayır. Ülkeye giriş izni almak da kasıcı. Bildiğin gibi, daha çok Güneydoğu taraflarında, Hindistan, Bangkok gibi yerlerdeydim.
Wiliam Burroughs: Ben Atina’dan doğuya geçmedim.
Jimmy Page: Çünkü herkes yolculuk için yollara düşerken, Fas’tan, daha uzağa, İstanbul’a ayarlıyordu yolculuğunu. O dönemde ben sanat okulundaydım ve müzik olayına girmiştim. Bu nedenle o gezgin dönemi ıskaladım. Ancak oraya gidip Araplarla çalan müzisyenler tanıyorum.
Wiliam Burroughs: Müziğin tamamen büyülü olduğunu düşünüyorlar.
Jimmy Page: Evet.
WB: Ve müziklerini kesinlikle büyü amaçlı yapıyorlar. Örneğin, Gnaoua müziği kötü ruhları kovarken, Joujouka müziği ise Tanrı Pan’a yakarıştır. O bölgelerde müzisyenlerin hepsi aslında büyücü, tamamen bilinçli olarak.

//////////////////////////////////

WB: Lazeri tüm konserlerinizde kullandınız mı?
JP: Evet.
WB: Oldukça etkili.
JP: Bence daha fazla kullanmalıyız ne dersin? Otuz tane filan… Aydan yansıyıp geldiklerini biliyor muydun? O aletlerden birini ay için de kullanmışlardır. Oldukça etkilenmiştim.
WB: Pek zarar verecek bir alet değil…
JP: Doğrudan bakarsan verir…
WB: Demek istediğim, sende delik filan açmaz yani…
JP: Hayır tabi. Ben hologramların geleceği günü bekliyorum, üç boyutlu olmayı. Yapmayı istediğim bir başka şey de Van der Graaf Generator’dı. Eski korku filmlerinde kullanıldığını görebilirsin.
WB: Evet, Frankenstein gibi olanlar… Hiç infra-sound diye bir şey duydun mu sen?
JP: Devam et…
WB: İnfra sound, duyma seviyesinin altında bir sestir. Fransa’da Profesör Gavreau diye biri tarafından ordu silahı olarak geliştirilmiş. Hazırladığı infra-sound gereciyle, beş mil içinde herkese yöneltip öldürebilirmiş. Ayrıca duvarları çatlatıp pencereleri de kırıyor. Vücutta titreşimlere neden olup öldürüyor. İşte benim merak ettiğim, dinleyicide ritm yaratmak için, bir nevi infra-sound gibi, tam sınırda bir ritmik müzik üretilir mi? Çünkü, sesin yüksek olduğu herhangi bir müzik bu titreşimleri yaratabilir. Etkinin ulaştıracağının bir kısmı sadece.
JP: Hmmm.
WB: Belli ki bu infra-sound denen naneyi yaratmak zor değil.
JP: Bunu duymuştum. Ama bu kadar detaylı değil. Belirli frekansların insanları fiziksel olarak yaralayabileceğini duymuştum.
WB: Evet. Ölümcül olur. Senin aradığın bu değil. Ama sadece titreşimleri ayarlamak için kullanılabilir.
JP: Ah hah… Bir ölüm ışın makinesi! Tabii ki. Radyo da ilk çıktığında millet “Biz bu zehirli ışınları istemeyiz!” diyordu… Sonuçta, belirli notalar bardak filan kırabiliyor. Yani opera şarkıcılarının sesle bardak kırdıkları filan doğru, değil mi?
WB: Coruso’nun hilelerinden o.
JP: Ama doğru?
WB: Tabii ki.
JP: Hiç gerçekleşirken görmedim.
WB: Ben de görmedim ama senin yapabileceğini biliyorum.
JP: Ben lazer notalarının peşindeyim. Direkt kesip geçecek.
WB: Aslında o tür bir zamazingoyu atıkçılardan alacağın parçalarla yapabilirsin. Yapması çok karışık bir makine değil. Aslında patenti bile var. Fransa’da patenti çıkmış. Fransız kanunlarına göre, patentin kopyasını alabiliyorsun, ufak bir miktar karşılığında.
JP: Aslında, sahneden seyirciye doğru, neler olduğunu anlamak oldukça zor. Sadece… Demek istediğim, grubun çaldığını görmedim hiç, gerçekten. Çünkü ben de onun bir parçasıyım. Bir selüloid filmde görebilir ya da duyabilirim. ama ne gördüğümü de biliyorum. Dinleyici içindeki bu ritm denen şey. Evet diyebilirim. Kesinlikle evet. Riff’ler barındıran müziğin, bir trans gibi etkisi olacaktır ve bu, kesinlikle mantra’dır. Hatta bu yüzden saldırıyorlar bize.
WB: Mantra’nın yaptığı şey, bedende belirli titreşimleri düzenlemek. Bu da kesinlikle aynı şey. Tabii ki, çok ileri gittiği oluyor. Ama benim merak ettiğim, infra-sound sınırında bazı ilginç şeylerin yapılabileceği.

//////////////////////////////////

JP: Geçen yıl hiç aralıksız üç saatlik setlerle çalıyorduk. Fiziksel olarak gerçekti. Ama son turumuz bittiğinde nerede olduğumuzu bilmiyordum. Nereye gittiğimizi. New York’a geçtik ve sahnede bir enstrüman olduğumu söyleyebilirim. Tamamen ve tamamen boşluktaydım.
WB: En son ne uzunlukta çaldın. Bu iki buçuk saatti.
JP: Aynen. Daha önce üç saatti.
WB: Üç saat durmadan okumaktan nefret ederim.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page