Rusya’yı bilemem, ama Underground okuyarak Rusluk nedir, anlamaya çok yaklaşıyoruz. Post-Sovyet dönemin getirdiği karartı, hayatın baskısını artırması, önceden akla gelmeyen türlü sorunların yaşamsal önem kazanması. İşsizlik, barınak sorunu, aç kalmak, hepsinden önemlisi, benliğini koruyabilmek meselesi. Ellili yaşlarını sürdüren Petroviç’in tutunabilmek için komünalki bozması apartmanların minicik odamsı dairelerinin bekçiliğini yapması, bir yandan yazamadan yazarlığını sürdürmesi, Moskova’nın yeraltında benliğini koruma çabası, akıl hastanesine atılmış dahi-deli kardeşini terk etmek ve sık sıkı sarılmak arasında gidip geldiği yaşatma mücadelesi. İnsanlar meselesi. Değişen zamana göre değişen insanlar. İnsanların birbirini yemesi. Çok içmek, çok sevişmek istemek de içmekten sevişmeye hal kalmaması. Sovyetler daha iyi değildi, tamam, ama neo-liberalizme dalan Rusya hiç iyi değil. Soruyu şöyle soralım: 2016 yılında çürümemiş metropol kalmış mıdır. Kenarda kalmayı tercih edenlerin aslında ileri doğru adım attığını görmüyor muyuz. Konuşmamayı, yazmamayı, söylememeyi tercih eden birkaç güzel insan hürmetine devam ediyoruz.

“Yaşamımın başarısız olmadığını bilmem ve buna inanmam gerekiyordu. Birtakım özel amaçlar ve yüksek maksatlar uğruna şimdi (bu zamanda ve bu Rusya’da) benim gibilerin, tanınmadan, isimsiz ve metin yaratma becerisiyle yaşamaları gerektiğine inanmam gerekiyordu. Underground. Sözsüz yaşamayı denemek, başkaları yaşıyorlar ya, susarak yaşamak risk midir değil midir; işte bütün mesele bunda ve ben-ilklerden biriyim. Tanınmazlığımı bir yenilgi olarak görmedim, onlarla berabere kaldığımızı bile düşünmedim-zaferdi benim için tanınmazlık. “Ben”imin metinlerimi aşması gerçekliği. Adımımı ileri attım.”

Günay Kızılırmak Çetao’nun sıpsıkı çevirisinde Çehov’dan mülhem bir boşluk doldurma çabasına gönderme yapar Makanin. Kitabın yazmayan yazarı her türden edebi üretkenliği reddeder. Yazarın asli görevinin yazmak olduğu dünyayı çoktan kaybettik. Yazarın temel görevi artık benliğini kaybetmemek savaşında neler yapabildiğinde yatıyor. Edebiyatın bize yaşama dair cevap verme iddiasının ölümünün üzerinden uzun süre geçti. Yazar artık, kenos‘a, hepimizi saran o büyük boşluğa, sokaklarda, çatılarda, izbe odalarda, apartmanların loş koridorlarında hayatta kalmaya çalışan o büyük kalabalığa karışmaktadır, devletin, özel kurumların, sivil derneklerin, zenginlerin, edebiyat sevicilerin, okurların, bakkalların, barmenlerin desteklediği yazma eylemine değil, düşkünlüğün içinde ayakta kalmaya çalışırken omuz omuza verdiği, dayanıştığı insanlara yaklaşmalıdır. Bu mücadele, bu savaş, tabii ki kansız olamaz. Hayatta kalmak için, özsavunma için gereğinde kan dökmekten kaçınmaz. Dostoyevski’nin izini takip ederek, edebiyatın yaşama dönüştüğü anda, yazar bizzat elini kana bular. Makanin’in kahraman olmayı reddeden karakterleri, devlet ve toplumla sürekli didişirler. Başka bir kitabında Kafkasya meselesini de Rusya’nın genel geçer bakışının dışında ele alır Makanin. Nazarında, bütün o editörler, dergi sahipleri, edebiyat patronları, yıllarca yazarları aşağılamaktan, üzerlerinden şöhret ve para kazanmaktan başka ne yapmışlardır. Devletin birer baskı unsuru olmanın dışına çıkamayan tüm edebiyat patronlarını lanetler. Bunlar değil midir, Platanov’u bile bekçi diye kullanan, sokakları süpürten.

Makanin’in ilk yapıtı, matematik üzerine bir denemeydi. Bir Sovyet askeri üssünün çalışmaları bünyesinde yayımlanmıştı ve silah teknolojisine dair detaylar içeriyordu. İlk kitabı Düz Bir Çizgi [1965], yine bu yılların etkisiyle yazılmıştı. İlk romanı Sesler’den başlayarak, roman, hikaye ve uzun hikayeler yazdı. Düz Bir Çizgi’den başlayarak, etik meselesi, Makanin için hep önemli oldu. İnsanın kendini savunması, savunurken düştüğü haller, çoğunlukla birinci tekil anlatımla, kimi kitaplarında tekrarlanan karakterleriyle öne çıktı. Geçirdiği bir trafik kazası nedeniyle iki yıl yatalak kalması, bu sürede hastanelerde doktorlarla yaşadığı kötü tecrübeler ve bir iş sektörüne dönen tıpa karşı duyduğu nefret de kitaplarında sıklıkla yer buldu.

Vladimir Makanin ve Ayhan Geçgin: Hepimizi istila eden boşluk 1Vladimir Makanin 1

Ayhan Geçgin’in Kenarda’sında şehrin çürümüşlüğü arasında gezinen anlatıcı/düşünen insan da Makanin’in karakterinin ileriye doğru adım atmış halidir. Gezinen artık bir flaneur değildir, şehrin içinde kaybolan, şehrin akıntısına kapılan değildir, tıpkı Petroviç gibi, baktığı yerde artık kentin düşmüş alanları vardır sadece. Şehre uyum sağlamış kalabalıklar artık görünmez olurlar, bizim için artık var olmayanlardır. Hepimizi saran o bunaltıcı kalabalık, bir yandan içimizde büyüyen boşluğu besler. Yeraltı artık yer üstündedir. Sadece kendimiz gibi olanları görürüz. Bu bağlamda Geçgin’in gezineni bir aylak değildir. O daha çok kendini kentin içinde yok eden, değişen, büyüyen şehrin kenarında gezinen, giderek küçülen daireler çizen ve hiç durmadan hareket ederek hayatta kalan bir varlıktır. Gördüğü, kokladığı, yaşadığı yazarın konusu olmayacaktır. Koruyabilirse eğer, boşluğuna kapadığı benliğini sunabilirse, edebiyatın konusu olacaktır. Bu sayede oluşunu sürdürecek, çürümeden korunacaktır. Türkiye iyi bir ülke değildi tamam, ama neo-liberal Türkiye de iyi değil. Makanin’in bir kısa öyküsünde bir oğlan, iki büyükanne arasındaki çirkin aile çekişmesinde bir oyuncak konumundadır. Geçgin’in Kenarda’sındaki ailenin monotonluğu ve sessizliği, göç sonrası geldikleri kentte kendilerine yer edinme çabası arasında kendi yollarında silikleşen aile bireylerinden biri olabilir pekala bu oğlan. Ailenin açıktan ya da gizli, bilinçsiz ya da isteyerek, kendisine benzetmek istediklerinin sessiz direnişi, bunu yaparken nefret edilen kentin kalabalığında kaybolmak, büyüyen, dönüşen şehrin yeni yapıları arasında silinip gitmek.

Kaçış Yolu’unda da anlatıcı, kalabalıklar arasında kaybolur, nedeni belirsiz toplumsal yıkımın arasında, kendisini entelektüel gören zihin sokaklardaki pisliğin içinde var olmaya, ilerlemeye çalışır. Geçgin’in dolanan karakteri tiksintisini sıklıkla açık etmese de, kentin kötü kokusuna, çöp yığınlarına, çirkinliğine karışır, dokunmak istemese, kaçınsa da, tüm pisliğin kenarına bir şekilde ilişir. Underground’da, Petroviç’in kardeşi akıl hastanesinde yitip giderken, Kenarda’da dayı giderek yeraltına çekilir, illegale yaklaşır, yaklaştıkça, dolanan anlatıcının belirsiz sempatisini kazanır, uzaklaştıkça benliğine sahip çıkar. Hem Underground, hem Kenarda’da, anlatıcı hiçbir şey başarmak istemez aslında, sadece varlıklarını konumlandırmak, sabitlenmek arzusu duyarlar. Yaşam hızla değişiyordur ve değişim anlatıcıların dışında deviniyordur. Anlatıcılar, gözler, önünden silinen bu yaşamın matah olmadığını, pas tadı verdiğini belli eder. Etrafımızda neşeyle akıp gidiyor gözüken farklı ülkelerdeki yaşam, bu iki yazarın gözünde, “farklı gözükür” ama aslında “ne de olsa aynıdır.”

 

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page