“Acı çeken, biraz olsun kendisine kimin ve neden acıdığını bilen demektir. Acı çeken, kendiliğinden ıstırap duyan demektir.”
Vladimir Makanin

Vladimir Makanin, Rostov-on-Don yakınlarındaki sessiz sakin evinde oturuyor. Güzel bir bahçesi var, etrafa bakıyor. Makanin bir matematikçi. Romanları ve kısa hikayeleri onu bir edebiyatçı yapmıyor. “Matematik güzel,” diyor, “Hatta mükemmel, sadece, bana göre biraz soğuk kalıyor.”


Doğduğum köyde yapacak bir şey yoktu, sürekli satranç oynardık. Dikkatli ve istekli bir öğrenciydim, yine de dersler yüreğime hiç işlemedi. Kişiliğim üniversitede oluşmadı, daha çok beşinci sınıftayken yetişkinlerle satranç oynadığım günlerde kendim oldum. Rakiplerimi tam yeneceğim sirada, terlemeye başlarlardı, sandalyelerinde kıpırdanır, sigara içerlerdi, o zamanlar yarışmalarda tüttürmek serbestti. Karşılarında sessizce oturmuş oğlan ise –ben- oyundan keyif alırdı. O eşsiz mücadele duygusu tüm yaşaşmımda bana yardımcı oldu. Daha çok, metin yazmanın talepkarlığını ve beni yenmek için neredeyse oyuncu bir halde bastıran çabasını kast ediyorum. Artık o genç değilim, yerinde oturmuş, terleyen, kıpırdayan ve tüttüren kişi oldum.

“Zafer, siyahlarla oynayanın olacaktır.” Beyazlarla oynamak, başkaları gibi yazmak anlamına geliyor, hızlıca öne geçmek. Belirsiz bir alanda yeni karakterlerle bir novella ya da roman yazmak, siyahlarla oynamaya benziyor. Bölümler halinde yazıyorum, ana sahneleri karışık sırayla yazıyorum, bazen sondan başlıyorum. Mutfakta olmak gibi bir durum. Bir şey kızartacaksın, ihtiyacın olan şey birkaç parça et sadece.

Gençken, çevrede bu kadar kitap yoktu, yine de şanslıydım, annem öğretmendi. Onuncu ya da on birinci sınıftayken, bana okumam için üç yazarın kitaplarını getirdi: Ivan Bunin, Alexander Kuprin ve Leonid Andreyev. Okumak bir dere değil de nehir gibiydi bana. Üniversitedeyken Remarque’nin Üç Yoldaş’ı hit olmuştu. Shakespeare okudum, çok güzel bir ciltti, yüksek ihtimal çalındı ve bir sahafın raflarına düşmüştür herhalde, yarı aç gezen öğrencilerdik, ne yaparsın? Artık pek üzülmüyorum, yine de o kitabı üzerinde eski notlarımla bir kere daha görmeyi isterdim.

İki süreç var: Yaratma ve tüketme. Yazar sadece ilkinden sorumludur. Bir roman, drama yazabilir ama nereye ulaşacağına dair sözü yoktur. Etkisi dışındadır. Toplum ürettiğini tüketir, ertesi gün hakkında konuşmaya başlar ve bir ay sonra da seni çöpe atabilir. Veya ancak ölümünden sonra farkına varır. Ya da asla farkına varmaz. Yine de, bunlar senin işin değildir, senin tek işin yaratmaktır. Yaratma süreci tabii ki sonrasını da etkileri yazarın kendisini de. Yazarın kendisi de sıklıkla, sonradan olanları pek algılayamaz. Başarı denen şey pek güzel bir durum olmayabilir. Bizler, üretenler ve onlarla ilgilenenler arasında pek ince bir bağ var ya da yok gibidir. Bir kovandaki arılar gibi olmayalım zaten. Birçok örneği vardır, matematikte, fizikte, satrançta, büyük isimler var, haklarında hiçbir şeyi bilmediğimiz, varlıklarından haberdar olmadığımız kişiler var.

Danimarka’da kitabım yayımlanmıştı. Tanıtımdan sonra bir yere davet edildik ve oturduk. Kızım da o zamanlar müizk eğitimi alıyordu. Yolumun üzerinden ona aldığım plakları koyduğum torbam da elimdeydi. Editörlerle oturunca, kapının arkasına astım. Konuşmaya başladık, Dostoyevski, Kierkegaard, varoluşçular, o zamanlar pek moda konular. Genç bir adam kapıyı çalıp içeri girdi, kendi dilinde anlaşılmaz bir şeyler söyledi. Çıktı. Bir saat daha oturduk, Dostoyevski, Kierkegaard’a devam. Sonra fark ettik ki, soyulmuşum. Plakların olduğu torba gitmiş. Konuşmalar başladı hemen, yapan Danimarkalı olamaz, kesin Alman’dır dediler. Bu muhabbeti Almanya’da anlattığımda, Almanlar bana yapan kesin Doğu Alman’dır dedi. Doğu Almanyalı biriyle konuşurken Polonyalılar çalar dedi. Polonya’da da Ruslar’ın hırsız olduğunu düşünüyorlar. İşte böyledir, bir adım (yarım adım) doğuya doğru itildikçe dönüp dolaşıp Asyalı diye yazmamın beni vurması ilginç.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page