-Nereye gidiyorsun?

+Babam bakıyor pencereden beni çağırıyor sanırım.

-Tam da sırası, gitmesen olmaz mı?

+Hayır, bakıyor ısrarla, gitmem gerek sanırım.

(Acaba gerçekten “Çabuk eve gel!” diye mi bakıyor yoksa o an aklından geçenler benim çocuk aklımın düşünebileceğinin otesinde oluşan kendi varoluşsal sorunları mı? Kafam önde eve doğru yürüyorum;  bunu ona sorabilmek işimi kolaylaştırırdı.)

Merdivenleri çıkıyorum, annem de yokmuş evde, acaba geri gitmeme birşey diyecek mi? Bir farklılık var ama bunu içeriye girer girmez anlıyorum. Atmosfer farklı; renk, ortam, ambiyans, koku (bu oluşun kokusu)  ve ışık…  Şüphe yok buna…

İlginç, değişik, hoş bir tarafı var; sıradışı bir etki yaratıyor. Özel bir an-ı kaydetmeli insan… En azından çocuk aklımla bunu kavrıyorum ya da ilkel -henüz çok fazla bozulmamış- içgüdülerim bunu bana hissettiriyor, hoşuma gidiyor.

Mutfağa yürüyorum, yavaşca; kendimce oluşturduğum bu özel an-ı bozmak istemiyorum… Göz göze geliyoruz… Konuşmuyor.

Yağmur  yağıyordu kısa kolluyken belki de sebebi budur. Annem olsa zaten hiç şansım yoktu, bunu biliyorum. Biraz daha bekliyorum…

Bana bakıyor “Yemek ye.” diyor.

Yemek yiyorum aklım yarım bıraktığım maçta. Birşey söyleyecek gibi oluyorum dışarıya takılıyor gözüm, maç yapanları seyrediyoruz…

Sessizlik.

“Üstüne birşey al çıkmadan…” diyor, heyecanlanıyorum,

hızlı hızlı,

yağmur yağarken dışarı çıkıyorum.

Biraz önce yaşadıklarım diyorum kendi kendime, bir bilinç hali olsa gerek ama küçük bir çocuk aklı bilinç halinden ne anlar ki diyorum sonra,

oyuna giriyorum.

Bu kırmızı topu da nereden bulmuşlar diye düşünüyorum; bu kadar çocuğu yağmurun altında kıran kırana oynatan kırmızı top,

ayağıma geliyor,

herşeyi unutuyorum. Babamın pencereden beni seyrettiğini düşünerek vuruyorum,

gol oluyor,

hem de uzaktan,

kendimi iyi hissediyorum.