[sws_4_columns title=””]

Ne oldu da Van Depremi sonrasında bunun insanî bir durum olduğunu unutup içimizdeki ırkçı canavarın konuşmasına izin verdik? Öte yandan ne oldu da Van Depremi hepimizdeki korkuları körüklemek yerine biraz daha cesur olmamızı biraz daha insan olmamızı sağladı?

[/sws_4_columns]

[sws_4_columns_3fourths title=””]

“Güzel memleketim gündüz gözüyle görmek istemiyorum seni”… mesajı ile “ Yine mi“ dedim? Flaş haber olarak geçmişti ajanslar. Van merkez 5.6! Hemen Van-Erciş depreminde tanıştığım Bahar’ı aradım. Korkunun sese yansımasının ne demek olduğunu en derinden deneyimlediğim andı. İlk cümleleri: “Durum hiç iyi değil deprem olduğunda evdeydik. Şimdi araba ile şehir merkezini dolaşıyoruz. 2 otel ve 17- 18 bina yıkılmış durumda.” Evlerinin durumunu sorduğumda; “Yıkılmadı ama içini bilemiyorum.” Görüşmeden sonra ekranlara baktığımda sadece bir noktaya odaklanmış kameraların bize yansıttığından çok daha fazlasının yaşandığını anlıyordum. Foto muhabir arkadaşım Kerem’ e mail atıyorum. Yazacak kelimeler tükeniyor diye. Kerem de aynı psikolojide, ilettiği cevap ile endişeleniyorum: MSF-doctors of without borders – sınır tanımayan doktorlar ekibi ile Erciş’ de gezmiştik. Oradan üç kişi Bayram Otel’de kalıyormuş, telefonlarından ulaşamıyoruz. İletişimin tüm kanalları ile takip ediyorum gelişmeleri. Gecenin Sabah’ ın da Van’ dan yeni dönen Psikolog Suat Özçağdaş’ı.  “Van artık evlerine giremez,” diyor. Cümlesi .

Depremin ardından 3. gün MSF ekibi Helsinki’ ye dönmüştü ama Doğan Haber Ajansı’nın göçük altında kalan muhabirleri Cem Emir ve Sebahattin Yılmaz’dan acı haber geldi. İkisi de bu afetin haberini yapmak üzere gittikleri Van’da hayata veda etmişti. Peki katil kim? Deprem mi? Sistem mi? İşte Türkiye’ nin her depremde altından kalkamadığı bu sorular .Van’ da cesurca deşilmeye başlandı,tanımlar oturdu. Korkunun adı “Deprem”, depremin simgesi ise; “Bayram Otel” oldu.

23 Ekim 2011 Van, Merkez  13:41 , Bahar Özgüner

“Gülen yüzler kararıyor birden. Kırılan cam sesleri, yere düşen raflar, üzerimize dökülen sıva. haykırışlar, çığlıklar, çığlıklar. Zar zor dışarı atıyorum kendimi. Karşıda yıkılan duvar, etraf toz duman. Babamın iş yeri hemen yanında. Ağlamayı da unuttum. Koşuyorum. Babam, arkasında küçük kardeşim. Ferahlıyorum bir an… Ama hayır annem evdeydi. Panikle arabaya kaçış. Trafik tıkalı… Telefonlar kilitlendi. Annem nerede? Siren sesleri… Ambulanslar… Mahşer kalabalığı… 26 saniye miydi hayatımızı karartan? “

Hayat kimsenin gözleri önünden film şeridi gibi geçmemiş. Çünkü an kendi canından önce sevdiklerininkini düşünme anı olmuş. Çok şükür hayattayız diyemediler o an, yutkunamadılar çünkü onlar hayattaydı ama bir yerlerde bir şeyler yerle bir olmuştu bunun farkındaydılar. Ve artık hayat +26 saniye olarak devam edecek Van’ da.

Hayat devam ediyordu. Oysa zaman durmuştu. Sadece mecazi anlamda değil mekanik olarak da bakıldığında bir çok saat 14:00 – 14:30 arası durmuştu. Zamanın diğer tanımı ise zaman ile yarışan kurtarma ekiplerinin verdiği mücadele anlatıyordu. Zamanın unutulduğu hayatın akışının tersine kürek çekmenin ne olduğunu görüyorum kurtarma çalışmalarında.  Erciş -Depremin 4. günü Bursa’dan gelen yardım ekibi mola verdiği bir anda sohbet ediyoruz. Zamanı o an anlıyorlar ve şaşkınlıkla soruyorlar 4 gün mu oldu? Bir görevli her canlı’ ya ulaştıklarında sayaç’ ı sıfırlıyormuş. Ama o an fark ediyor ki artık sayaç geriye sarmaya başlamış. Bende o noktada bir insanın başına gelebilecek en kötü şeyin aslında ölüm olmadığını anlıyorum.

Ölüm, Erciş Devlet hastanesinin arkası depremden kurtulamamış cansız bedenler ile dolu. Sayı hızla yükseliyor. Savcılık kurduğu masa’ da hayatını kaybedenlerin sicilini tutuyor. Kimi teşhis edilmiş kimi henüz edilmemiş. Teşhis edilenlerin başında acı ağıt’ a dönüşmüş. Tespit edilenlerin üstüne bir beyaz kağıt iliştirmişler. Ölümün ardından bir teselli cümlesi söylenir, sabır dilenir. Geride kalanları için iyi dilekler dile getirilir. Ama olmadı. Devlet hastanesini bahçesinde “ başınız sağolsun, dostlar sağolsun “ diyemedi kimse.  Afet bölgesinde acı ve gözyaşının rengi farklıydı. Sokaklarda kimileri kendi çabalarıyla enkaz altından çıkardıkları cenazelerini battaniyelerde taşıyor. Kendi cenazelerini yıkayıp gömüyorlar. Kimi kayıp olan yakınını bir fotoğraf ile arıyor. Enkazlarla birlikte cansız bedenlerinde tahliye edildiğini dile getiriyor sessizden. Meydanlarda toplanıp acılarını ağıta dönüştürüyorlar. Aklıma şu soru düşüyor; Ağıt ölü için mi diri için mı yakılıyordu?

Bugün iki deprem arasında gidip geliyorum. 9 Kasım depremi ilk depremden 18 gün sonra olmasına rağmen, kent merkezindeki önemli binaların bile doğru düzgün hasar tespiti yapılamamış. Bu eksiklik, 9 Kasım depreminde 40 kişinin ölümündeki en temel sebepti.

Aradaki zamanın nasıl olur da bu denli yanlış değerlendirebileceğini anlamaya çalışıyorum. Ve açıklama geliyor. Bayraktar Bayram Otel’in hasar tespitiyle ilgili demecinde:

“Depremin vurmadığı bölgelere gidip ön hasar tespiti yapılması söz konusu olamaz.”

Demek ki deprem Van’ı vurmadı. Van diye bir yer aslında yoktu. Enkaz çalışmalarında Van’ lıların neden Sesimi duyan YOK mu? Dediğini daha iyi anlıyorum. 1999 Gölcük depreminin kulaklardan silinmeyen cümlesi: Sesimi duyan var mı? 2011 Van Erciş depreminde  “Sesimi duyan yok mu?”ya dönüştü. Dönüşen bir kelime aslında Van’ın ekonomik ve sosyal yaşamına ayna tutuyordu. Van’ da bir şeyler gerçekten yoktu. Peki ne yoktu ? Öğretmen Buket Van merkez Akköprü ilköğretim okulunda görevi sırasında 6. yaşındaki anaokulu öğrencisi ile yaşadığı bir diyalogu aktarıyor.

– Öğretmenim ben sizi evime götüreceğim, ama şimdi değil kar yağsın sonra.

– Neden kar yağmasını bekliyorsun?

– Çünkü babam burada değil İstanbul’da çalışmaya gitmiş. Gelsin eve bir şeyler alsın ben seni götüreceğim.

İşte bu tüm gerçekleri göz önüne seren bir diyalog değil mi?

Bir çocuğun yalın tanımın yanında rakamlarda bölgenin durumunu aktarıyor;

  • Van, toplam il nüfusu 2010 TÜİK verilerine göre yaklaşık 1 milyon olan büyük bir ildir.
  • Nüfusun %48’i kırsal alanda %52’si il ve ilçe merkezlerinde yaşamaktadır.
  • Nüfusun %41’ini 0-14 yaş çocuk, %24’ünü de 15-49 yaş kadınlar oluşturmaktadır. 65 yaş üstü nüfus %3 civarındadır.
  • Van, Türkiye’nin işsizlik istatistiklerinde ilk üçtedir. 2010 yılı TÜİK verilerine göre, işsizlik oranının en yüksek olduğu üçüncü ildir (%17.2).
  • SGK verilerine göre Van’da toplam nüfusun %52’si yeşil kartlıdır. Yaklaşık 28 bin kişinin ise hiçbir sosyal güvencesi yoktur.
  • Van İl Halk Sağlığı Laboratuarı internet sayfasına göre, 2008 yılı içme suyu analiz sonuçlarına göre il genelinde içme suyu numunelerinin %44’ü kirlidir.

Bu özelliklere sahip bölge depremle yeni ve derin sorunlarla karşı karşıya kalmıştır:

Depremin ilk günlerinde tüm bu ağır koşullarına yanı sıra Van’ lılar etnik kimliklerini öne çıkaran insanların sözlerine maruz kalmıştı. Vanlılar gelen yardımlara minnettarlıklarını dile getirirken bir yandan “Bizim için gerçekten böyle mi düşünüyorlar?” diye sormadan edemiyorlardı.Peki ne oldu da Van Depremi sonrasında bunun insanî bir durum olduğunu unutup içimizdeki ırkçı canavarın konuşmasına izin verdik? Öte yandan ne oldu da Van Depremi hepimizdeki korkuları körüklemek yerine biraz daha cesur olmamızı biraz daha insan olmamızı sağladı?

Erzincan depremi olduğunda 9 yaşımdaydım, hayal meyal hatırlıyorum çünkü televizyonda ya tek kanal vardı. Pek izletmiyorlardı bize etkilenmeyelim diye ama çok korkunç olduğunu hatırlıyorum. Neydi korktuğum? Bir felaketle nasıl mücadele edilir bilmediğimden korkuyordum, ölümü bilmediğimden, yakınını kaybeden birinin yanında nasıl durulur ona ne söylenir bilmediğimden, başıma gelirse ne yapacağımı bilmediğimden. İşte netice belli ben “bilmediğim” için korkuyordum. Ardından Ceyhan geldi. Ardından Gölcük. Ardından Van… Ve aradaki bir çok orta ölçekteki can alan depremler. Bugün diğerlerinden farklı mı? Yoksa ben büyüdüğüm için mi yoksa olayları daha net görebildiğim için mi büyük bir değişimin içindeymişim gibi hala bir sonraki depremde böyle olmayacak diye umutlanıyorum. Van Depremi Gölcük’ün bile bize unutturabildiğini artık unutulmayacak şekilde kazımalı zihinlere.

[/sws_4_columns_3fourths]
[sws_divider_top]

Fotoğraf: Kerem Yücel

Temel Sorun Koordinasyon

Sosyal İnovasyon Merkezi kurucu Psikolog Suat Özçağdaş ile Afet bölgesi hakkında gözlem incemeleri üzerine görüştük .

[sws_2_column title=””]

Van’ da en sıcak kelime, çadır. 65 yaşında bir amca 7 torunu var. Ceketinin önünü ilikleyip ailesinin durumunu anlatıyor ve bir çadır istiyor.O bir başkasına yönlendiriyor,diğeri bir başkasına amca her seferinde ceketini ilikleyip durumunu isyan etmeden aktarıyor. Hava kararınca sıcaklık eksilere düşecek. Güneş batmadan bir şeyler bulmalı. Yaşadığı durumu sanırım yaşayandan başkası anlayamaz.  Bölgede barınma en öncelikli ve hayati sorun başlığı olarak dikkat çekmektedir. Kurulan çadır kentlerin sayısı son derece yetersizdir. Van Merkez’de kurulan 4 çadır kentin barınma kapasitesi en iyimser hesaplarla 5.000 kişi iken kent merkezi nüfusu 500.000 kişidir. Erciş’de kurulan 3 çadır kentin barınma kapasitesi de yine en iyimser hesaplarla 2.000 kişi iken ilçe merkezi nüfusu 75.000 kişidir. Bu durum gerek Van Merkez gerekse Erciş’te barınma sorununun en temel nedenini oluşturmaktadır.Çadır sayısında yaşanan eksiklik, çadır kentlere kurulan çadırların sökülüp kaçırılmasına neden olmaktadır. Bu durum hem ihtiyaç sahiplerinin çadırlarına yerleşmelerine engel olmakta, hem de çadırların yeniden kurulmasını gerektirdiğinden gereksiz bir zaman ve enerji kaybına neden olmaktadır. Barınma konusunda en çok sıkıntı yaşayan kesim, depremden sonra enkazın başında yakınlarının kurtarılmasını bekleyen gerçek depremzedelerdir. Bu yurttaşlarımız, depremden günler sonra kendileri ile ilgilenmeye başladıklarından ve psikolojik olarak bir yas sürecinde olduklarından aileleri için barınacak mekân bulmakta sorun yaşamaktadırlar.Çadır kentler, SPHERE: Afete Müdahalede Asgari Standartlar ve İnsani Yardım Sözleşmesi’ne uygun inşa edilmemiştir. Çadırların birbirlerine çok yakın inşa edilmesi, çadırların içinde kullanılan elektrik sobaları ve katalitikler de göz önüne alında ciddi bir yangın tehlikesi oluşturmaktadır.

Erciş Vanyolu caddesinde  vitrinleri çatlamış, kapıları açık olan giyim mağazaları  vardı. Dışarıdaki soğuk havaya karşın kimse girip bir şey almadı. Yanındaki manav sebze ve meyve tezgahı kapısının önünde duruyordu. Elmanın sırası bile bozulmuyormadı. Evet ortada ciddi bir yardım dağıtımı sorunu vardı. Bu noktada felaket sonrası yas psikoloji yaşayan bir toplumun öfke ile ihtiyaçlarına ulaşması sesini yükseltmesi aslında insan olduklarının en belirgin tepkisi. Koordinasyon ise ortak mesaj, Uzman koordinasyonlara bu işin teslim edilmesi. Temel sorunlar. Bölgede deprem öncesi yaşanan siyasi gerilimlerin afet müdahale hizmetlerine yansıdığı görülmektedir. Van Valiliği ile Van Belediyesi arasında bir koordinasyon yoktur. Van’da fiilen ayrı çalışan iki ayrı yapı söz konusudur. Valilik AKP, Belediye ise BDP operasyonu olarak sürmektedir. Benzer şekilde da ortak bir operasyon kurulmamıştır. Her iki operasyon neredeyse birbirinden bağımsız sürmektedir.

[/sws_2_column]

[sws_2_columns_last title=””]

Bölgede deprem öncesi yaşanan siyasi gerilimlerin afet müdahale hizmetlerine yansıdığı görülmektedir.

Van AFAD Binası, afet müdahale sürecine ve uluslararası afet müdahale standartlarına uygun inşa edilmemiştir. Bina’da değil koordinasyon sağlamak, bir başka personeli bulmak bile mümkün değildir. İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü tamamen felce uğramış durumdadır. Operasyon yürüten kurumların temsilcilerinin birlikte çalıştığı ve etkileşim içinde işbirliği yaptığı bir çalışma ortamı mevcut değildir.

İkinci depremden önce Valilik, Bakanlık yetkilileri ve bizzat Çevre ve Şehircilik Bakanı her fırsatta hasar tespitinin yapıldığını, vatandaşların korkmadan binalarına girebileceklerini belirtmişlerdir. 9 Kasım’da yaşanan felaketin ardından tüm bu söylemleri değişmiştir. Hasar tespitleri sağlıklı bir şekilde yapılmadan yurttaşları binalara yönlendirmek cinayettir.

Vali ve ilgili görevlilerin, bölgeyi ziyaret eden Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Bakanlara eşlik etmesi nedeniyle, afet müdahale operasyonları akamete uğramaktadır.

Kızılay ekipleri sahada organize bir biçimde çalışmalarını sürdürmeye çalışmaktadır. Ancak Valilik ve diğer otoriteler ile yaşanılan koordinasyon problemleri Kızılay’ın da vatandaşlarla karşı karşıya gelmesine neden olmaktadır.

[/sws_2_columns_last]

[sws_divider_top]

Tarih bu sefer tekerrür etmemeli!

6 Mart 2006 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanarak 1 yıl sonra yürürlüğe giren ‘Deprem Bölgelerinde Yapılacak Binalar Hakkında Yönetmelik’ e göre Bayındırlık ve İskan Bakanlığınca düzenlenen Türkiye Deprem Bölgeleri Haritası’ndaki birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü deprem bölgeleri olarak sınıflandırılan bölgelere yönetmelikten sonra inşa edilecek yeni binaların şiddetli depreme dayanıklı şekilde yapılması, mevcut binaların ise yönetmeliğe uygun hale gelecek şekilde güçlendirilmesi zorunlu hale getirilmiştir.  1Haziran 2005 tarihli Türk Ceza Kanunu’nun 85 inci maddesi ise tedbirsizlik sonucu birden fazla insanın ölümüne veya yaralanmasına sebebiyet veren kişilerin 2 yıldan 15 yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılacağını, aynı kanunun 184 üncü maddesi ise imar mevzuatında belirlenen usul ve koşullara aykırı olarak bina inşa eden yüklenici, taşeron, inşaat sahibi ile bu faaliyetleri kontrol eden ve denetim hizmeti veren teknik kişiler 1 yıldan 5 yıla kadar hapis cezası öngörülmektedir. Görüldüğü üzere, deprem yönetmeliğine aykırı hareket etmenin ve bu yönetmeliğe aykırı olarak yapılmış binaların yıkılması sonucu insanların hayatını kaybetmesinin çok ciddi derecede kanuni sorumluluğu bulunmaktadır. Peki bu kişiler savcılık tarafından tespit edilebilecek mi? Kanunda öngörülen hapis cezalarını alacaklar mı? Bu soruların cevabını zaman gösterecek. 1999 depreminde neler olmuştu? Resmi rakamlara göre yaklaşık 18 bin kişinin öldüğü 17 Ağustos 1999 ve 12 Kasım 1999 depremleri sonrasında yapım hatalarından çöken binaların müteahhitleri ve teknik sorumlularına 2 bin 100 dava açıldı. Bu davalardan 1800’ü, Rahşan Affı olarak bilinen Cezaların Ertelenmesi ve Şartla Salıverme Yasası ile cezasız sonuçlandı. Geriye kalan 300 davanın 110’un birçoğunda ise sanıklara verilen cezalar ertelendi. Bunun dışında kalanlar davalar ise 16 Şubat 2007 tarihinde 7.5 yıllık zaman aşımı süresi dolduğu için düştü. Akıllara kazınan isim Veli Göçer, 195 kişinin hayatını kaybettiği depremde 18 yıl 9 ay hapis cezası almıştı ancak af ve zaman aşımı nedeniyle 7.5 yıl hapis yattı.

İnançların da Yere Düşmesine İzin Vermiyorlar

Toplumun genelinde ise ellerinde kalan en önemli değer inançlarına sığınmışlardı. Vanyolu camii’ inin iki minaresi yıkıldı. Camii aslında bir tehdit oluşturuyor ama insanlar dua etmek için caminin önünden ayrılmıyor. Diğer bir detay ise Saidi Nursi’ nin fotoğraflarının yerde kalmasını istemiyor. Her şeylerini yıkılmış olan insanlar için inançlarının yere düşmeine izin vermiyor. Yıkıntılar arasından kaldırıp duvara asıyorlar. Hava alanında karşılaştığımız Van’ lı Hacı adaylarına afet var gidecek mısınız ? Cevap “ Her Şey Allah’ tan “.cevabını alıyoruz. İnanç çıkılan bu yolda uçak kalkışları yardım uçaklarının extra uçak inişlerini etkilediğini gerçeğini değiştiremedi.

Travma demek kayıp demek ve kayıp demek yas demek…

5 adım; İnkar, öfke, pazarlık, deprasyon/çöküş, kabul

Van ve Erciş bölgesindeki depremin ardından, insanların yaşamlarını alt üst eden, yeni bir durum ve yeni sorunlar yaratan afetin gerçekliği  gününde daha da ortaya çıkmıştır. Ailesini kaybedenler, yaralananlar, işini – evini, mal varlığını, her şeyini tamamen kaybedenler bu kayıplara ek olarak gerekli hizmetlerin yerinde ve zamanında verilmemesinin sonucu olarak daha da büyük bir psikolojik yıkım yaşamaktadırlar.

Depremden bugüne 20 gün geçmiş olmasına rağmen tüm sahayı kapsayan entegre bir psikososyal destek çalışması yapılamamıştır. Yaşanan personel yetersizliği gönüllü olarak sahaya gelen psikolog, psikiyatr, sosyal hizmet uzmanı vb uzmanları anket yapmaya zorlama noktasına gelmiştir.

Kızılay tarafından yönetilen çadır kentlerde psikososyal destek hizmeti uzmanlar tarafından verilirken, Valilik tarafından kurulan çadır kentlerde psikososyal destek üniteleri bulunmamaktadır. Bu durum AFAD tarafından gönderildiği belirtilen 30 sahra çadırının nerede kullanıldığı konusunda soru işareti uyandırmaktadır.

Çocuk, yaşlı ve engelli hak sahiplerine yönelik sosyal inceleme süreçlerini sınırlı sayıdaki çadır kentlerde bile başlamamıştır. Bu durum dezavantajlı gruplar için şartların daha da zorlaşmasına sebep olmaktadır.

…Ve Göç Zamanı !

14 Kasım’ da okullar açılacaktı. Neye göre alınmış bir karardı? Öğretim yılının açılışına sadece ünlü isimlerin gelmesi, manevi olarak güçlü bir ortam yaratabilirdi. Ama hasarlı binalar için maneviyat yeter miydi ? Yapılan açıklamalar, güven veren sözler toza karıştı bu deprem ile. Van 5.6 depremi şiddeti ve hayatlarını kaybedenlerin sayısı olarak. Van- Erciş 7.2 Depreminin gölgesinde kalmış gibi görünüyor. Atlanmaması gereken nokta ise bu deprem ile mağdur olan kişi sayısı 500 Bini fazlasıyla geçmiş olması. “Artık bugünden sonra artçı depremlerin büyüklüğü 5’i geçmez.” diyen Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın açıklamalarının ardından yaşanan deprem ile evlerine giremeyecek Vanlı için bu kış göç mevsimidir.  Ve ardında bıraktığı şehrine sesleniyor. Hey gidi “VAN” ne kadar yorgun düştün son günlerde. Çınar ağacı misali bırakıvermişsin kendini olanlara, direnecek gücün mü yok? Yoksa karşı çıkacak cesaretin mi ?”VAN” O kadar sessizsin ki, küstün mü? Farkındayım, kırgınsın bizlere, seni bırakıp gidenlere. Hey gidi “VAN”. Kar yağıyor bomboş caddelerine sokaklarına. Kardan adam yapan çocuklar yok, oyun oynayan insanlar yok ,gülen yok, karın haftalarca kapattığı yollarını temizleyen yok. Bembeyaz karın üstünde, kapkara yarınların, çaresizlik gizlenmiş duvarlar var. Suskun ve yorgunsun. Özledim seni, eski günlerini, affet bizi, hakkını helal et. Hey gidi “VAN”…

Buranın öyle ya da böyle dört duvarı olan bir ev olduğunu, bu  evin odalarında ve bahçesinde beraber yaşamak zorunda olduğumuzu unuttuğumuz zamanlarda Dünyanın ne kadar yaşanası bir yer olduğunu hepimiz daha derinden sorgular olduk. Odamız nasıl daha derli toplu olur, daha çok ışık alır ve biz de sağlıklı bir şekilde yaşarız artık bunun kaygısını taşımıyor gibiyiz.Yan odanın taşıyıcı kolonlarına dinamit koymayı tasarlar olduk dinamitler her patladığında ise toz bulutunda hepimiz boğuluyoruz. Bun gidişatın sonu belli: evimiz yıkılacak  elimizde kalan dinamitlerden başka bir şey olmayacakl.

Kendi evimizde huzurlu olsak da başka bir evde yaşanan huzursuzluğa kayıtsız kalmak çok doğal karşılanır oldu ancak felaketler dışında. Depremi artık bir doğa felaketi olarak adlandırmayalım felaket dediğimiz aslında sadece büyük evimizin bizle kurmaya çalıştığı diyalog olduğunu bizi doğru tola sevk etmeye çalıştığını görelim.

Hangisini tercih edersek edelim şu bir gerçek ki felaketlerle büyüyoruz, felaketlerle yoğruluyoruz ve onlar sayesinde yıkılıp yeniden dirilmemiz gerektiğini hatırlıyoruz, kendimizi kandırdığımızı ve artık gerçeklerle yüzleşmemiz gerektiğini ancak bu dibe gidişlerde fark ediyoruz.

[sws_divider_top]