Bir yol arkadaşının varlığı beni hayata bağlardı. Olmadan önce de düşüncesi hayata bağlardı beni. Hayata takılacak bir kanca olarak düşünürdüm öyle bir varlığı. Bir yol arkadaşım var, öyleyse yürümeye devam edebilirim, diye düşünürdüm. Yaşamaya devam edebilirim. Yan yana yürürken senkronu tutturmak “bir olmak” eyleminin başka bir göstergesi. Destek olmak, yanında olmak, birbirini sürükleyip çekmek… Uzun mesafe koşucularının bir yere kadar senkronu tutturup yan yana koşmaları dikkatimi çeken bir şeydi ama bunun özel bir nedeni var mıdır acaba diye düşünmemiştim hiç. Sonra bir gün ben de uzun mesafe koştum ve koşuculardan birisi yanıma gelip benimle koşturmaya başladı. Arkamda durmadı, önüme geçmedi, yanımda durup benimle birlikte koşturdu. Onunla birlikte koşarken hissettiğim şey koşar gibi olmadığımdı. Bir kilometre boyunca falan aynı anda attık adımlarımızı. Yorulmadım onunla birlikte koşarken. Dinlenmiş gibiydim daha çok. İşte o zaman uzun mesafe koşucularının neden böyle yaptığını anladım. Belki de çok başka bir nedeni vardır öyle yapmalarının, bilemiyorum. Bu benim yorumum sadece. Her neyse. Bitiş çizgisine yaklaştıkça senkron kayar ve kopmalar başlar. Önce girmek isteyenler arzu ettikleri ölçüde hızlanır. Az önceki yoldaşlık yerini kullanılmışlık hissine bırakır.

Benim göremediğim ve yerini kestiremediğim bir bitiş çizgisi vardı ortada. Varmış daha doğrusu. Yol arkadaşı, hayata takılacak bir kanca metaforu değildi artık. Yol arkadaşı bir kancaysa, çocuk iki kancaydı. Bu da geçerliliğini yitirmiş metaforlardan biri. Çünkü bitiş çizgisi görecek olursam senkronu bozmaktan korkuyorum. Yalnız bıraktığım benden nefret edebilir, kafasında bir torba dolusu neden ile başlayıp acaba ile biten soru işareti birikebilir. Her şeyden önce, ben daha senkronu bozmadan da önce, kızsa memesi, erkekse pipisi küçük diye derin düşüncelere dalabilir, o düşüncelerden sıyrılması yıllarını alabilir. Annesini ya da beni veya her ikimizi birden yetersiz ebeveynler olarak görebilir. Sevinir, ağlar, nefret eder, minnet duyar, pişman olur, pişman eder, şimdi yazmaya üşendiğim bir dünya şey daha hisseder ama neticede “Bilgisayarların 0 ile 1’den yaratılması gibi insan da sevinç ile üzüntüden yaratılmıştır,” gibi doğruluğu tartışmaya açık bir düşünceyi benimseyebilir ve bu düşüncenin doğruluğunun tartışılabilir olması içinde ettiği yerin sağlamlığına zerre kadar etki etmeyebilir. Üzüntü sevince birkaç tur bindirebilir. Bazı şeyler prospektüslerde hiç mi hiç yazmayabilir.

Bazı şeylerin bir yerlerden patlak vermesi gerekiyordu ve bu volkanın patlamasına iş arkadaşım sebep oldu. Beni tehdit etti ama muhakeme yetisi düşük birisi olduğum için sonradan anladım tehdit ettiğini. Sonrasında “Sen beni tehdit mi ettin?” diye sorduğumda “Evet!” yanıtını aldım. Tepemin tası attı ve çekiçle giriştim kendisine. Bizi ayırdıklarında ağzı yüzü kan içindeydi. İri yarı herifler tarafından kendisinden uzaklaştırılırken “Seni buraya gömerim oğlum!” diye bağırdım. Bence etkili bir ifade. Tavsiye ederim.

Süresiz izin verip eve gönderdiler beni.

Yalnız kalınca derin bir boşluk duygusuna kapıldım. Ayaklarımı ısıtamıyordum artık. Tuzlular tuzsuz, tatlılar tatsız gelmeye başladı. Yol gözümde büyüdü. Yaşama Sevinci rüyama girdi. Bavullarını toplayıp annesinin evine gidiyordu. Engel olamıyordum. Uyandığımda yanımda değildi Yaşama Sevinci. “Paulet aux prunes”deki gibi ölüme yatmaya karar verdim.

1. Gün

Tüm gün film izledim.

2. Gün

Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra’nın rastgele bir sayfasını açıp okumaya başladım. “Küçük şeylerden filizlenen, büyüyen balta girmemiş orman. Ona yazgı diyoruz, ama masa saatinin içine nasılsa girip altı rakamının dibinde ölmüş kalmış küçük bir sinek de diyebiliriz. Çünkü artık burada, bu dünyada her şey parçalar halinde ve her bir parça diğerinin yerine geçebiliyor. Yadırgamıyoruz. Çıldırmamız gerek ama yadırgamıyoruz. Ben örneğin hem kendini beğenmiş biri hem bir akvaryum balığı olabiliyorum, tül tül yüzgeçlerimle aptallık ve ölüm taşıyorum. Bu balık gerçeğin kendisi olabiliyor, ama gerçek daima biraz hüzünlüdür. Gerçeği ararken bir yanda da bulduğumuz anda değiştirmeyi düşleriz. Çünkü aynı zamanda gerçek daima biraz utanç vericidir.

Utanç bizi ikiye böler. İkiye bölünmenin en dayanılmaz yanı, iki parçanın da hâlâ canlı olmasıdır. İnsan herhalde bu yüzden kendini öldürmeye kalkışır. İkisinden biri gitsin, der.”

 O gün Philip Seymour Hoffman’ın intihar ettiğini öğrendim. Birkaç gün önce gerçekleşmiş olay. İnternette Hoffman ile Heath Ledger’ın yan yana durduğu, Berlinale’de çekilmiş bir fotoğraf paylaşıldığını gördüm. Sonları benzer, dedim kendi kendime. Happines’de Hoffman’ın, Life During Wartime’da Michael K. Williams’ın canlandırdığı Allen’ın yaşamına kendisini kafasından vurarak son verdiğini hatırladım. Heath Ledger’ın Monster’s Ball’da canlandırdığı Sonny de kendisini kalbinden vurarak yaşamına son veriyordu.

“Ateşli silahlarla intihara teşebbüs eden yetişkinlerin hemen hepsinin kendilerini aynı yerden vurması tesadüfi değildir. Kafalarından. Bu insanların çoğu aslında tetiği çekmeden uzun zaman önce ölmüştür.” der Bu Su kitabında David Foster Wallece. Sonra da kendisini asarak yaşamına son verir. Onu ilk olarak eşi Karen Green bulur. Karen daha sonra Affetme Makinesi’ni tasarlar.

Durduk yere ölemem herhalde diye düşündüm. Ölebilmek için bir eylem gerçekleştirmem gerekecekti. Böyle yata yata olmayacaktı bu iş.

3. Gün

Recep Abi’yi gördüm rüyamda. Rüyamda rüya görüyordum. Rüyamda gördüğüm rüyada intihar ettikten sonra rüyamda uyanıyordum. Bir balkondaydım. Yanımda Recep Abi vardı. Rüyamda intihar ettiğimi söylüyordum ona. Bunu gerçekten yapacağımı söylüyordum. O da “Ben de yaparım, ne var ki?” diyordu. Birlikte intihar etmeye karar veriyorduk. Hemen atlıyordu tırabzanların üstünden. Yedinci kattan zemine doğru süzülüşünü seyrediyordum. “Sonra intihar ederim,” deyip içeri geçiyordum. Recep Abi’nin bana verdiği kitapları yastık yapıyordum. En üstte benim için imzaladığı şiir kitabı vardı. Kitaplara başımı yaslayıp uyumaya çalışıyordum. Dışarıdan siren sesleri geliyordu. Ambulansın yanıp sönen mavi ışığı odanın duvarlarında geziniyordu.

Yaşamaya devam ediyordum ve yaşamıma son vermediğim her an için Recep Abi’nin beni ayıpladığını düşünüyordum. Evde, sokakta, işte ruhu benimle birlikteydi ve onu yarı yolda bıraktığım için kızgındı bana. “İntihar edemedin gitti korkak herif!” dediğini duyar gibi oluyordum. Bugün yarın intihar ederim diye geziniyordum ortalıkta. Canımın acımasını istemediğim için fare zehriyle ölmeyi falan planlıyordum. Ya da kendimi bir garaja atıp egzoz gazıyla ölüme yatayım, diyordum. Yıllar geçiyor, intihar etmiyordum. Recep Abi hep ayıplıyordu beni. Bekle, diyordum. Şu işimi de halledeyim intihar edeceğim. İşler bitmiyordu. Yaşamaya devam ediyordum.

4. Gün

Çocuklara penceremin dibinde top oynamamalarını söyledim. “Tamam abi,” deyip oynamaya devam ettiler. Top parmaklıklara geldikten sonra da korkup kaçmadılar ve oynamaya devam ettiler. Kapıyı aniden açıp onlara doğru koşturdum. Korkudan topu bırakıp kaçtılar. “Keseyim mi lan topunuzu?” diye bağırdım. Böyle demek komik geldi, gülmeden edemedim. Ben gülünce onlar da güldü. “Kesme abi,” dediler. Topu üç metre yüksekliğinde duvarın üzerinden aşırtarak sitelerin arasına gönderdim. “Oynayın da göreyim!” diyerek içeri girdim. Perdenin arkasından baktığımda topu oradan nasıl alabileceklerini kara kara düşünüyorlardı.

 5. Gün

Annem neden böyle sürekli yattığımı sordu. Ölüme yattığımı söyledim. “Temizlik yapacağım, git oturma odasında yat, süpüreceğim burayı,” dedi. Gidip oturma odasında yattım. Televizyonda peynir yapımını anlatan bir belgesel vardı, onu seyrettim. Peynir fabrikasının sahibinin iki oğlu vardı, onlar konuşuyorlardı daha çok. Tüm aşamaları ayrıntılı bir şekilde anlatıyorlardı. Sunucu bu işi babalarından dolayı mecburen mi yaptıklarını merak ettiğini belirtti. Çocuklar küçüklükten beri bu işin başına geçmek istediklerini söylediler. “‘Bu işi yapmıyor olsaydık şu işi yapardık’ dediğiniz bir meslek yok mu yani?” diye üsteledi sunucu. “Yok,” dedi çocuklar. “Peynircilik bizim hayatımız, bizi hayatta tutan şey.”

6. Gün

Cytherea’ya mail gönderdim. Günün birinde karşılaşırsak benimle sevişir mi diye sordum. “Elbette, neden olmasın :)” diye yanıt gönderdi. O heyecanla el arabasına yüklendim hemen. Sonra “Peki denk gelirse sen, ben, Veronica Avluv grup da yapar mıyız?” diye sordum. “Elbette, çok isterim :)” dedi. Dayanamadım, bir kere daha yüklendim el arabasına.

7. Gün

Öğlen vakti zile basıldı. Kapıyı açtığımda bir kızla karşılaştım. Tahminen benden birkaç yaş küçüktü. Elinde patlak bir top vardı. “Bunu sen mi attın?” diye sordu sitelerin olduğu tarafı işaret ederek. “Evet, ben atmıştım,” dedim. Topu bana doğru uzatarak “Bu halde geri göndermişler topu,” dedi. Alıp inceledim. İçine plastik top koyabileceklerini söyledim. “Öyle daha iyi olur.” “İçine plastik top falan koymak istemiyoruz. Yenisini istiyoruz.”

‘Biz’ derken kaç kişiyi kastettiğini anlamak için kafamı biraz daha uzattım dışarı doğru. Yaklaşık on kişi vardılar. Mahallenin top peşinde koşan veletleri. “Futbol bu çocukların hayatı,” dedi kız, onları işaret ederek. “Futbolsuz yaşayamazlar.” “Büyüdükçe ondan da vazgeçerler,” dedim. “Futbolcu olacağız biz!” dedi, veletlerden birisi. Gülümsedim. Herkes kendisine yarenlik edebilecek bir şeyler buluyordu. “Sen de top oynuyor musun?” diye sordum kıza. “Hayır ama otuza kadar sektirebiliyorum,” dedi. “Vay be,” dedim. “Ben bu çocukların yaşlarındayken yedi yüze kadar sektirebiliyordum. Top kontrolüm çok iyiydi.” Bir şey demediler. “Sizin kaç lan rekorunuz?” dedim çocuklara doğru. En iyisi yüz elliye kadar sektirebiliyormuş. Her neyse. Lafı çok dolandırmadan fazladan verdim top parasını. “Plastik top alıp içine koyun. Memnun kalacaksınız,” dedim. Bir daha penceremin dibinde top oynayacaklar mı diye sormayı da ihmal etmedim. Bir daha buraya gelmeyeceklerini söylediler. Eğer gelecek olurlarsa topu bu sefer atmayacağımı, direkt olarak patlatacağımı ve parasını da vermeyeceğimi söyledim. Karşılıklı gülümsedik. Çocukları önüne katarak ilerledi kız. Köşeyi dönmeden önce omzunun üzerinden bana doğru baktı. Baktığımı görünce kafasını çevirip yoluna devam etti.

8. Gün

Sırt çantamın fileli bölümünde bir kâğıt buldum. Kağıtta telefon numarası yazıyordu. İsmi de vardı numaranın yanında. Arayıp durumu açıkladım. Bir süre önce gittiğim dişçide çalışıyormuş kız. “Hangisiydin?” diye sordum. “Öğürmeye başladığında gelip sana alkol koklatan,” dedi. Hatırlayamadım ama hatırladığımı söyledim. Bir sessizlik oldu. “Eee?” dedim. Aradan uzun zaman geçtiğini söyledi. Neredeyse üç ay. Bir süre önce başka birisiyle tanışmış. “Nasıl birisi?” diye sordum. “Arasam da bulamazdım onun gibisini,” dedi. Bu kadar kısa sürede nasıl böylesine emin olabildiğini sordum. Bunu hissedebileceğimi söyledi. “Huzurlu zamanlar geçirirsiniz umarım,” dedim. “Birbiriniz için dünyayı daha katlanılır bir yer kılarsınız inşallah,” dedim. Teşekkür etti. Sonra bir sessizlik daha oldu. Dolgu ne kadardı diye sordum. “90 lira,” dedi. Teşekkür ettim. Kapattık.

9. Gün

Babam sigara almaya gönderdi. “Gidemem, ölüme yattım,” dedim. “Ciddi misin?” “Evet.” “Gitmeyeceksin yani?” “Ha, onu mu diyorsun?” “Evet.” “Evet, gitmeyeceğim. Ölüme yattım diyorum sana anlamıyor musun?” “Ecdadını siktiğimin çocuğu!” diyerek çarptı kapıyı.

Sylvain Chomet filmleri izledim. Üstüne bir de Le tableau’yu patlatınca ferahlamış hissettim epey. Perdeyi aralayıp dışarı baktım. Çevredeki binalardan gökyüzü pek görünmüyordu ama sırtüstü yatıp doğru açıyı tutturunca bir parça mavilik görebiliyordunuz. Öyle yaptım ben de. Bulutların süzülüşünü seyrettim birazcık. Mavi zemin üzerinde kayıp giden beyazlıklar. Çıkıp birazcık hava alayım dedim ama ayaklarım kapıya gitmedi. Yatmaya devam ettim.

10. Gün

Mario gibi üç canım olsaydı zaten ikisini ölerek harcardım. O halde götümün üstüne oturup yaşamaya devam edeyim, dedim. Azcık enerji toplamak için gidip beş kilo  greyfurt aldım. Üç kilo portakal, iki kilo da limon. Üçünü birden sıkıp sıkıp içtim. Narenciye sıkacağıyla aramda özel bir bağ oluştu. Lisedeyken falan “Soyunsa deli para kazanır!” diye yaftaladığımız kadınlar olurdu. Şimdi düşününce hoş bir bakış açısı değil elbette ama narenciye sıkacağına da o gözle bakmaya başladım artık. Bundan ziyade narenciyelerin bana yarenlik edebileceğini düşünür oldum. Arkadaşlık edip senkronu tuttururlardı benimle. Hafta sonları alıp araba pazarının oraya gitsem, köşeye açtığım masanın üstünde sıkmaya başlasam narenciyeleri, bardağını iki liradan bıraksam, günde yüz bardak içilse, iki narenciyeden bir bardak çıksa (ama onları çatalla delip su dolu bir kovanın içinde bekletsem sıvı oranı da artmış olur, böylece bir narenciyeden de bir bardak çıkabilir), kilosu 1.54 liradan daima kanaat notuyla geçtiğim matematiğim beni yanıltmıyorsa on kilosu 10. 54 eder, hadi on lira da benden olsun, içler dışlar çarp… Dahi bir girişimcinin doğuşuna tanıklık ettiniz. Beni narenciye milyoneri olmadan önce de tanıyanlara bardağını bir liradan bırakırım. Dosta bedava, arkadaşa elli kuruştan veririm. Çocuklara da bedava. Şubeler açıp evlere servis bile yaparım.