Üzgünüm Leyla

Sıradan günlerin kızlarıydık biz. Kalbimizde hayata dair şüpheler yoktu henüz. Soru sormak için değil belki ama cevap bulabilmek için çok gençtik. Teneffüste kol kola gezilen, etek boylarının bel kısmından kıvrılarak kısaltılmaya gerek duyulmadığı, yatılı okumanın hiç de acıklı olmadığı zamanlardı. Hiçbirimiz ünlü olmayacaktık. Belki bir mesleğimiz bile olmayacaktı. Zengin bir ailenin oğlu bizi beğenmeyecekti ve aslı bir yalıda oturmayacaktık. Kendi yemeğimizi kendimiz yapacak, kimse ayağımıza bir bardak su getirmeyecek, Avrupa’yı asla görmeyecek, Cumartesi akşamlarını dansta geçirmeyecektik. Hepimiz bunları biliyorduk ve bu bizi mutsuz etmiyordu. O günlerde mutlu olup olmadığımızı pek merak etmiyorduk zaten. Bildiğimiz üç beş tane şarkı vardı, sırayla saçlarımıza sardığımız bigudilerimiz ve elden ele geçirdiğimiz romanlarımız. Kitabın sonunu hepimiz bitirmeden söyleyene küstüğümüz aşk romanları… Dışarıdaki dünya için gerçek olamayacak kadar romantik, tecrübesiz ve çokca cahildik. Geleceğe daha çok vardı. Hâlâ ip atlıyor, en çocukça şakalara gülüyor, içimizden biri ağladığında biz de onunla birlikte ağlıyorduk. En sevdiğimiz ders coğrafyaydı. Ayağımızı bile sokamayacağımız denizlerin isimlerini defterlerimize yazmak hoşumuza gidiyordu.

Üzgünüm Leyla 1

En büyük derdimizin dört basamaklı sayılar olduğu günlerden birinde, eteğinin kusursuz ütülü pililerini savurarak çıkageldi Leyla. İki yandan örülmüş sapsarı saçları “prensesim”, siyah rugan ayakkabıları “zenginim”, hafif kalkık kaşları “ben sizden değilim” diyordu. Hatta dikkatli bakarsanız kirpiklerinin dibinde dün akşamdan kalma siyah maskara tanelerinin olduğunu görebilirdiniz.

Sınıfa girdiği andan itibaren hepimiz en yakın arkadaşı olmak istedik Leyla’nın. Kim bilir nereden geliyordu, babası ne iş yapıyordu, en sevdiği renk hangisiydi, hiç trene binmiş miydi, yatmadan önce dua eder miydi, kız kardeşi var mıydı? Hakkında öğrenmek istediğimiz

o kadar çok şey vardı ki, hepsini bir an önce sormak, onu da yıllardır tanıyormuşuz gibi olmak için can atıyorduk. Bize hafif tepeden bakarak gülümsedi Leyla, kafasıyla belli belirsiz selam verdi, tek kelime bile etmeden boş sıralardan birine oturdu.

Eteğini eliyle düzeltip bacak bacak üstüne attı. Bütün sınıf gözünü kırpmadan ona bakarken yanakları bile kızarmamıştı. Bu burnu havada haline o an vurulmuştuk. İlk teneffüste başına üşüştük. Sorularımıza yarım yamalak bazen de küçük kahkahalar atarak cevap veriyordu. Ona sanki başka bir okuldan değil de, başka bir dünyadan gelmiş gibi davranıyorduk. Bu halimiz onu çok eğlendiriyordu.

Bir ay boyunca Leyla’nın etrafında uçuşan ateşböcekleri gibiydik. Saçını örüyorsa mutlaka yardıma koşuluyor, üşüdüğünde cam kapatılıyor, uykuya daldıysa geç saatlere kadar süren yatakhane sohbetleri hemen kesiliyordu. Leyla’nın bizden biri olmadığının farkındaydık, belki biz ondan biri oluruz diye uğraşıyorduk. Oysa Leyla, bizim okul sanki hapishaneymiş de yanlışlıkla aramıza düşmüş gibi davranıyordu. Bir gün Ayşe’yle yakın arkadaş oluyordu, ertesi gün Fatma’yla; bir gün beş kişiyle kol kola geziyor, ertesi gün o beşlinin yerini başka bir dörtlü alıyordu. Bir gün sadece benimle konuşuyor, ertesi gün yüzüme bakmıyordu. Hiçbirimizi aynı anda sevemiyordu. Kimsenin anlatacağı şeyi merak etmiyor, kendi hikayelerinin pür dikkat dinlenmesini istiyor, eğer yüzünde sivilce çıktıysa onu asla çirkin göstermediğine defalarca yemin etmemiz gerekiyordu. Uykusu kaçsa biz yakalıyorduk, sözlüye kalksa bizim karnımıza ağrılar giriyordu.

Leyla, bizi çiçekli çarşaflarımızdan çekerek gerçek dünyaya düşürmeyi işte böyle günlerde başardı.

Emel’in bacaklarının çarpık olduğunu fark etmemiştik hiç.

Asla düzelmeyecek bir kusur olduğu için mümkün olduğu kadar göze batmayacak kıyafetler giymesi gerektiğini, aski takdirde – mesela mini etek giyerse- insanların onunla dalga geçeceğini aklımıza bile getirmemiştik. Leyla söyledi. Nurcan’ın geceleri sayıklamasının ve bazen horlamasının kötü bir şey olduğunu bilmiyorduk. Eğer bu konuda bir şey yapmazsa, hiçbir erkeğin onun yanında yatmak istemeyeceğini ve sonsuza kadar yalnız kalabileceğini hiç düşünmemiştik. Leyla söyledi. İnci’nin ailesinin fakir olduğunu, okul masraflarını çıkarmak için bütün bir yaz atölyede dikiş dikerek para biriktirdiğini ve bundan utandığını bilmiyorduk. Edebiyat öğretmenimiz Semra Hanım’ın kocasının başka bir kadın için onu terk ettiğini, sesinin bu yüzden sık sık titrediğini, gözlerinin bu yüzden kıpkırmızı olduğunu bilmiyorduk. “Havalardandır” diye düşünüyorduk. Nergis’in evlatlık olduğunu, Bahar’ın abisinin hapiste olduğunu bilmiyorduk. Ben de kaşlarımın kalın olduğunu bilmiyordum. Köylü gibi göründüğümü, eğer onlara şekil vermezsem bana çok gülüneceğini, hatta herkesin hali hazırda benimle dalga geçtiğini bilmiyordum, Leyla söyledi. Bugüne kadar değil birbirimize, kendimize bile söyleyemediklerimizi Leyla yüksek sesle söyledi bize. Her birimizle sırayla arkadaş oldu, sonra aynı sırayla kusurlarımızı, sırlarımızı yatakhanenin duvarlarına çarptı.

Emel, artık ona hiç yakışmayan uzun etekler giyiyor, bacaklarının çarpık olduğu anlaşılmasın diye olabildiğince yavaş yürüyordu. Nurcan, yorganı başına kadar çekip uyuyor, her sabah uyanır uyanmaz Nalan’ın kulağına fısıldayarak horlayıp horlamadığını soruyordu. İnci, birine hediye alacağımız zaman koynundan çıkardığı bozuk para kesesini şıkırdatarak “hadi bakalım kızlar pamuk eller cebe!” demeyi bırakmıştı. Semra Hanım, ders anlatırken sesi titrediğinde hepimiz ona acıyarak bakıyorduk. Nergis, aile fotoğraflarını dolabının üzerinden kaldırmış, Bahar abisinden gelen mektupları artık bahçede tek başına okumaya başlamıştı. Bense ucuz bir cımbızla kaşlarımı alıyordum ve ne kadar alırsam o kadar çok çıkıyorlardı.

Geleceği geciktirmek, inatla büyümemek için kendimizi kapattığımız kavanoz kırılmış, her birimiz bir tarafa saçılmıştık. Leyla’nın saçları bile bozulmamıştı. Onun yarattığı sessizliğe kadar o denli kalabalık ve gürültülüydük ki, kendi kendimizi tanıyacak zamanımız olmamıştı. Şimdi hepimiz birbirimizden ama en çok kendimizden şüphe ediyorduk.

Çok değil, bir iki sene sonra zaten dünyanın kaç bucak olduğunu anlayacaktık. Hayat da, insanlar da Leyla’nın bildiği gibi bir şeydi ama biz biraz daha geç öğrenecektik. Birinin kusuruna elbet güleceğimiz günler olacaktı, zalimce tepeden bakacağımız, hiç bize düşmediği halde akıl vereceğimiz insanlar çıkacaktı karşımıza, sınanmadığımız günahlar üzerine ahkâm kesecektik, mutlaka bir dedikoduya karışacak, illâ ki bir kalp kıracaktık. Gerçek olamayacak kadar çocukça dünyamızın yıkılacağını çok zamandır biliyorduk. Sadece o gün geldiğinde biz orada olmayacaktık.

 

Şimdi bu fotoğraftayız.

Omuzlarımızda daha adımını atmadığımız dünyanın derdi yok, kafamızın içinde sürekli “sen şusun, o da bu” diyen ses yok, kusurlarımız yok, eksiğimiz yok, kalbimizde şüphe yok, sorularımız var, cevaplarımız yok. İşte bu yüzden bu fotoğrafta Leyla yok.

Üzgünüm Leyla.

Başkalarını en çok üzenler, en çok eleştirenler, kendi hayatlarından umudu kesenler. Bak bizim gibiler, hâlâ gülebilenler.

Bu fotoğraf, İmge Sahaf’tan 50 Kuruşa alınmıştır. Hikayedeki kişi ve olaylar kurmaca olup söz konusu fotoğrafla ilişkisi yoktur. Bu fotoğraftaki kişileri tanıyan, hikayelerini bilen varsa info@futuristika.org adresine e-posta atmaları ne güzel olur.

Gelecek hikaye: Taşra Nümayişi

[divider]Önceki Hikayeler[/divider]

I – Sepya
II – Çünkü Roza…
III – Müjdeci
IV – Beni Unutma
V – Üzgünüm Leyla

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page