Bu gece ilkbahar yıldızlarının altında değildim. Tam olarak o yıldızların arasındaydım belki de.. Vücut fonksiyonlarım normal değerleri gösteriyor gibi dursa da ben hiç normal hissetmiyordum. Konumum; iki hayalet gezegenin arasına sıkışmış uzayın derinliklerinde yalnız bir kadın. İsmi Sammy ve o benim. Zayıf elektronları olan kadın.

Bu karanlık boşlukta süzülürken üstümde çin modeli olan Shenzhou 5 adında bir astronot kıyafetini giyiyorum. 7 saat kadar dayanabilen uzay yürüyüşleri için tasarlanan bu maske; mekiğin patlama anından sonra geriye yalnızca bir saati kalan zaman dilimim ve gözlerimdeki endişe ifade ediyor. Nedense zamanımın tek bir kol saatinde toplanmasına bir türlü aklım ermiyor, tüm çağlar kolumdaki saat diliminden geçmiş olabilir miydi diye düşünüyorum.. Ben hem dinazor döneminde yaşayan bir memeli ve aynı zamanda 17.6 ışık yılı uzaklığında olan zürafa takımyıldızında yer alan biri olabilir miydim? Yıldızlara doğru kaydığım bu süreçte üzerimdeki dehşet git gide artıyor, ağır kıyafetimin içinde kendime karaya vurmuş yorgun bir balina  gibi hissediyordum. Bu korku dolu saatlerimi bir çıkış yolu aramak yerine kendimi ölümümün zarafetini bir opera uvertürü gibi anlamlı bi açılış yapar gibi kapatmayı planlıyordum. şansa bakın ki gerçekten de öyle oluyor.

Varlığım; iki gezegenin kütle çekimine yakalanmadan sıkıştığım bir bölge olarak nitelendirilebilir. Bu iki yıldıza olan uzaklığımı, odamın mutfaktaki tost makinasına olan uzaklığına endeksleyebilirim. Bilmiyorum. Belki de çok acıktığım için bu istatistiği yapıyorumdur. Kendi kendime konuştuğum şu saniyelerde zaman aleyhime işlerken uzayda sıcak bir tost ve kahvenin hayalini kurmak oldukça gülünç geliyor. Hem ne tost makinasından bahsediyoruz burada! Ayrıca kendimi anlamsızca ölümümden sonraki ağıtları dahi kafamda canlandırabiliyorum. Sci-Fic dergisindeki ilk sayfa haberlerinde ‘’Geleceğimizi bir adım daha keşfetme uğruna ölen cesur kadın Sammy!’’ başlığında toplanıyor. Ne üzücü.

Son ANI !

Yakıtım bitmesine yakın iki yıldız arasında ne yöne geçiş yapıcağımı kestiremediğim ve araf dediğim bölgede güçlü bir enerji alanında dururken 45 derecelik astronomik yönde 1977 de fırlatılan Voyager uzay aracında olan altın plak’a rastlıyorum. Rastlantı. Bu kelime dudaklarımı gülümsetiyor bir an için. Kaskıma gölgesi düşen bu araç bana çok da uzak değil üstelik. Radyo dalgalarıyla dinleme şansına erişebilmek için bir takım komutlar gönderiyorum tabii ki. Plak; uranyum -238 izotopuyla kaplanmış keskin bir görünüme sahip. Burdan bakıldığında göz kamaştırıcı görünüyor.  Nereden bakıldığında yani?! Tuhaf.

Anlık titreşimlerin doğru kodlamayla iletilmesi sonucu karşıma çıkan ilk ve son parçayı ölüme öpücük vererek dinlemeye başlıyorum. İnanılır gibi değil. Division Bell ! PinkFloyd ! Hem de uzayda! Şu dakikadan itibaren tarihe adımın öldükten sonra değil de bizzat yaşadığımı anlatarak göstermek istediğimi fark ediyorum. Hislerim varken hala gözlerimin dolduğunu görmek mutlu ediyor.

Son dakikalarım. Bu iki gezegen ve plak’ın konumu; metafiziği , bilimleri ve geometriyi inceledikten sonra , zihnimin en durgun anlarında bulunduğum yerin bir üçgeni andırdığını fark ettim. Bu 3 imge , konumumum sonsuzluğa açılan girdabını gösteriyordu. Her an müthiş bir gizemi çözebilecek gibi hissediyordum.

Yavaşça boşlukta süzüldükten sonra, gizlice arkamda bıraktığım milyonlarca şeyi düşündüm. Sevdiklerim, dostlarım ve binlerce tost makinası.. Yüzüme yansıyan yıldızın ışığında , ailemin yemek masasındaki beyaz lambanın yüzlerine yansıdığını hayal ettim.

Son 3 saniye. Hadi sammy!  son 2. Korkulacak bişey yok, fakat kelimelerimin güneşte kavrulacakmış gibi hissediyorum. son 1. Elveda.

  • Selin Güzey

 

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page