homepage_large.edc2eb2cTürlü türlü düşünceler kaplıyor beynimi; sürekli saçma ya da mantıklı, olsun veya olmaksızın düşünüp dururken buluyorum kendimi… Çokça şeyden beslendiğim de aşikar. Hiçbirinin doğru ve yanlış olduğunu kabul etmeden de tezahür ediyorum zihnimde. Yine de, kafamın içindeki değişik fikirler çatışıp duruyorlar, hem de durmadan. Türlü fikirlere kapılmak, üretkenliği ve yaratıcılığı belki artıyor olabilir; fakat hataları çoğaltıyor gibi geliyor bana. Ben hata yapmadan insanın kendi içindeki özünü bulamayacağının kanısındayım başından beri. Elbette hatanın, hataların da bir limiti olmalı. Sürekli hata yaparak yaşayamayız sanırım. Fazla etki altında kalmanın ve hata yapmanın sonucu hüsranla netleşecektir herhalde. Paradokslar da güzel bana kalırsa; örneğin ben, uzun süredir doğu mistisizminden etkilenip uzunca bir süredir et yemiyordum. Paket ürünleri tüketmiyordum. Ama, öfkem bir an bastırdı, farklı şeylere sinirlendim ve diyetimi bozmuş oldum. Sonra yine dönmeye karar verdim. Kendimi çok kötü hissettim.

Yine sokaklardan, basit televizyon programlarından ilham almaya devam ettim. Amacım, yaptığım bazı saçmalıkları unutmaktan ibaretti aslında. Deniyordum, başarabiliyor muydum, bunun halen ben bile farkında değilim. En azından deniyorum. Şans eseri bir profesör doktor gözüme çarptı. Çoğu kişinin dalga geçtiği bu kadın, bana kalırsa, bazı konularda çok haklıydı ve doğruyu söylüyordu. Ben et yemeyi reddetsem bile kendisi (et ve doğal yağların tüketimini şiddetle savunuyor), diğer düşüncelerini (paket ürünlere ve şekere karşı açtığı savaş) göz ardı edemezdim. Yine de, bu tür konularda insanlar kendilerine (hoşlanmadıkları veya alışkanlıkları üzerine) laf söylendiğinde deliverirler. Bense kulak verdim. Anlamaya çalıştım.

[intense_parallax_scene size=”full” background_type=”image” image=”33846″ full_height=”1″ breakout=”1″ advance_arrow_background_color=”#ffffff”] [/intense_parallax_scene]

Öfke kontrolü günümüz insanı için zorunluluk haline gelmiştir. Herkesin sinirini çıkarma yöntemi farklı olabilir, olmak zorundadır da. Diğerine/diğerlerine saygılı olmayanı geçtim, kendi düşünce yapısına karşıt olan her şeye nefret kusan bir insan topluluğundan bir şey beklememiz mümkün bile değil, derken; yine okuduğum bir biyografide takıldığım bazı noktalar ilgimi çekmişti. Hayatım boyunca bir Mac, Apple ürününe sahip olmasam da, Steve Jobs’ın hikayesini merak ettim. 500 küsürlük kitabın yarısına gelirken bazı bölümlere kayıtsız kalamadım. Merakla okudum. Çıplak ayaklı, karşı devrimci, sakallı, Lsd bağımlısı bir hippinin Apple Ceo’luğuna kadar ilerleyen yolcuğu ilgimi artırdı. Hırs ve egonun neler yaptırabileceğini tekrardan görmüş oldum bu kitap ve anlatılanlar sayesinde. Aynı zamanda, gerekliliğini ve gereksizliğini de… ‘Aşram’ı nedense ve utanaraktan ilk kez gördüğümü ve duyduğumu söylemeliyim. Bu kitap sayesinde öğrendim ve araştırdım kısaca. Sanskritçe’de, bilgelerin huzur içinde dünyanın telaşından ve gürültüsünden kopuk olarak yaşadıkları yerlermiş ‘vikipedi’ye göre. Genellikle mekanları da orman içleri, dağlar vb. mekanlardan oluşuyormuş.

Sonra hepimizin bir ‘aşram’ hedefi vardır diye düşündüm. Modern; ama adlandırılamayan ve hiçbir şekilde mutlu olmayan, mutlu edilemeyen, huzursuz, ne istediğini bilmeyen günümüz insanlarının.

Gerçekten bunu mu istiyoruz, çoğu kişi bunları sormuş mudur kendine, bence evet. Fakat; ben seçim konusunda halen emin değilim. İnsanoğlu demeyeceğim, cinsiyet ayrımına girebilir, insan ırkı, ne istediğini bilemeyeceği bir dönemde yaşıyor. Kitaplar 40-50 sayfa okunuyor ya da okunmuyor, diziler izleniyor, hazır düşünce kalıpları üzerine konuşuluyor. Sıralamaya gerek bile yok. Hepimiz ucundan kıyısından bunların yüzlercesini gerçekleştiriyoruz. Yine de; bir bilinmeyene karşı bir isteğimiz de bulunuyor. Bilmediklerimiz kuşku uyandırıyor, ta ki, bilene dek. Bazı şeyleri yaşadıktan ve deneyimledikten sonra, yine bir sırrı kalmıyor, özelliğini yitiriyor. Bu sefer biz başkasına yönelmek istiyoruz haliyle. Biri bitiyor ve bir diğeri başlıyor; bilinene ve ifşa edilene dek, öyle değil mi?

Bazılarının kolayca dinleyemeyeceği türden bir çalışma; noise, death industrial, ritual, dark ambient, black metal ve bunun gibi türleri barındıran bir isim ya da bir proje. Thomas Martin Ekelund adında, tek kişiden oluşuyor ve hissiyatı yüksek bir müzik icra ediyor. Evet, sıranın dışında. Lakin güzel. Türe uzak olanlar bile bir şans verebilir bana kalırsa. Gerçekten toplumdan, sorunlardan izole olmak isteyenler varsa, bu albümü özellikle kulaklarına takıp, en yüksek en seste dinlesinler. Gürültünün ne kadar yararlı olacağını görsünler. Huzurlarınızdan ayrılıp, sözü Trepaneringsritualen’e bırakmak istiyorum. Karanlık, daha fazla huzursuzluk sizinle olsun. En güzeli ve özeli de, kendi Aşramlarınızdan birine kurulun bence. Bu albüm buna öncülük edebilir.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page