[Ü]ç desem değil, beş hiç değil. Kaç gecedir uykusuzum, unutmuşum bildiğin. Dün gece kıvrılırken, her şeyi, en çok da kendimi unutmak isteğiyle sığınmıştım Elif’e. Uyku beni tombul, işveli bir kadın gibi çekti koynuna. Öyle ne kadar kaldım bilmiyorum. Ben diyeyim birkaç dakika, sen de asırlar boyu. Sonrası bildiğin kâbusun ağababası.

f. Camil Tulcan
f. Camil Tulcan

Sırtımda bir ürperti hissettim önce. Bir deli soğuk ki anlatılmaz. İç organlarına kadar üşür mü insan? Gözlerim nasıl ağır. Her birinin üstüne, ben uyurken Galata’nın külahlarını ters çevirmişler sanki. Bir tane külahı var, biz de biliyoruz da uyumadan önce köpek öldüreni fazla kaçırdığımdan her şeyi çift görüyordum bildiğin. Beynim de bir zonkluyor ki sorma gitsin. Gözlerimi bir açsam…

“Kalksana hemşerim!” diye bir ses.

Duyuyorum ama cevap veremiyorum. Ses de hava gibi soğuk, duygusuz. Kendimi toplasam ağzının payını vereceğim de…

“Sana diyorum hemşerim!” bağırtısından sonra sırtımda bir dürtükleme. Usulca değil ama bildiğin can acıtırcasına…

Tüm gücümü toplayıp gözlerimi açtım çaresiz. Beyaz bir bulanıklık ardından silik, bir genç adam yüzü; gençten, bıyıklı, üniformalı. Eski fotoğraflardan fırlamış gibi solgun. Asker belli ki! Elinde ters çevrilmiş, sapı bana doğrultulmuş bir süpürge. Gözlerini dikmiş merakla bana bakıyor. Öfkeyle soluyor. Dört yanımız yüksek, taş binayla çevrelenmiş. Gökyüzünde güneş yok ama bildiğin beyazımsı bir parlaklık var. Avlunun köşesindeki asker gözlerini gözlerime dikmiş cevabımı bekliyor. Tükürsem, havada donacak tükürüğüm, öyle deli bir soğuk. Şaşkınlıkla yutkunuyorum. Kelimeleri bir türlü toparlayamıyorum. Hafızam donmuş sanki. Adam sessizliğime hiddetlenip yeniden dürtüyor elindeki süpürgenin sapıyla.

“Ne işin var burda be adam? Tam kışlanın ortasında!” diyerek bağırdığında ağzından öyle bir duman yayılıyor ki etrafa, tüm avluyu kaplıyor.

Bir bilsem… Ben… Ben daha dün gece kendi evimde sızmıştım oysa. Elif yanı başımdaydı, Basri göz ucumda.

Gözlerinden alev fışkıran genç adamı görünce zonklayan başımı zorlamaya karar verdim. Tabi ya…

Çiko ortadan kaybolmasaydı, ben o turistin fotoğrafını çekmeseydim, büfecinin bana aşağılık bir hırsızmışım gibi bakarak parayı almasına içerlemeseydim, Sülo’nun “Bu gece hepsini bitirelim, fondip!” gazına gelip de o kadar şişeyi devirmeseydim ve daha da mühimi, benimkiler tehlikede diyerek ayazda uyumasaydım… Tamam tamam. Her şeyi düzgünce anlatayım, böyle art arda sıralayınca hepten çorba oluyor bildiğin.

Öyle bir bağırmışım ki sesim İstiklâl’i geçip Galata’da, orayı da aşıp Eminönü’nde yankılandı bildiğin. Diğer taraftan Harbiye’yi geçip Şişli, Mecidiyeköy taraflarında…

Dün…

Sabah yüzüme çiseleyen yağmurla uyanmıştım; Elif’in yamacında, Basri göz ucumda. Aralık geldi ya, iki battaniye de kâr etmiyor artık. Donmuşum bildiğin. Kar düşmeden toplamazlar ki bizi. Gerçi toplasalar da gitmem şimdi, evim tehlikedeyken. Hem benim ayazda sığınacağım bir kuytu var elbet. Var da Elif, Basri ve diğerlerini korumak için burada sabahlamalıyım artık. Elif mi kim? Bizim fakirhanenin en yüce gönüllü ağacı. Yetmişini geçkin. Dibine sığındın mı yazın güneşten, kışın yağmurdan, ayazdan korur seni. Bildiğin gün ışığına göre yön değiştirir, yamacındaki rahatsız olmasın diye. Benim de anam sayılır. Köksüzlüğümü, kimsesizliğimi unutayım diye sevgiyle uyutur beni her gece. Bir vakittir aklıma takıldı, “Ben hiç çocuk oldum mu? Çocukken ne olmak isterdim?” gibi tuhaf tuhaf düşünceler. Hiçbir şey gelmedi aklıma. Tövbe estağfurullah! Benden zaten olsa olsa çocuk değil, velet olmuştur vakti zamanında.

Bizimkileri anlatıyordum değil mi? Kafam yerinde değil ki. Neyse, bir de Basri var. Basri de Elif’in yakınında daha toyca bir ağaç. O havasına göre davranır insana. Kimi zaman sarıp sarmalar, kimi zaman ayazda iyice dondurur. Güneşte daha beter yakar ki anlamazsın. Delidir biraz benim gibi. Hiç olmamış kardeşim gibidir. Evim işte, çölün ortasında bir vaha, şehrin ortasında bir nevi cennet benim için. İnsanlar gezi parkı diyormuş ya, şöyle bir gezinmeye, köpeğini işetmeye, sevgilisini ellemeye gelenler tanımaz benimkileri. Huyunu suyunu bilmez, sıradan dizilmiş ağaçlar zannederler. Yazık.

Geçen Hafta…

Mideme lokma girmemiş, günlerden hangi gün ne bileyim. Devlet memuru muyum ben? Tövbe estağfurullah. Bak hatırladıkça sinirim bozuluyor. İstiklâl’e doğru yürüyeyim de yiyecek bir şeyler bulayım diye yola çıktım. Otobüs duraklarının orası her gün kalabalıktır ama o gün ana baba günü bildiğin. Biri eline hoparlör almış bağırıyor.

“Bir imza da siz atın! Asırlık ağaçları kurtaralım.”

Birileri ellerindeki kâğıtları havaya kaldırmış. Kâğıtlarda “Gezi Parkı Yaşıyor” yazıyor. Okuma  yazmam mı? Yok deve! Var tabi. Matematiğim pek iyi değildir bir tek. O sahaf bozuntusunun verdiği kitapları da önce yastık diye kullansam da baktım öyle bir halta yaramıyor; can sıkıntısıyla hepsini hatmettim bildiğin. Bilmem ne ustanın bayram yemekleri kitabı hariç. Neden mi? Birincisi, daha malzemeler kısmını okurken içime bir bunaltı geliyor. İkincisi bana her gün bayram. Neyse lafı sulandırmayalım. Yazıyı görünce bende şafak attı. Ben de yaşıyorum ama “Kızıl Celo Yaşıyor” yazan bir kâğıtla dolaşmadım hiç. Dolaşanı da görmedim. Ne kadar anlamsız bir şey. “Bu işte bir iş var” dedim. Demek bizim ağaçların, Elif’in, Basri’nin üzerindeki kırmızı işaretler ile ilgili boş boş konuşan adam, benden dayağı yiyip kaçan adam haklıydı. Bunları düşününce kan beynime sıçradı bildiğin. Deftere imza atanların yanına koştum.

“Ne oluyor?” diyerek sordum öfkeyle.

“Parktaki ağaçlar kesilmesin diye imza atıyoruz.” dedi deftere başını eğmiş imza atmakta olan kadın, bir eliyle benim yuvamı, ağaçlarımı işaret ederken. Öyle soğukkanlı, öyle normal söyledi ki, kadın olmasa yere çalardım şerefsizim. Sonra başını kaldırıp benimle göz göze gelince irkildi sanki. Gözlerini kaçırdı. Kılığımdan mı yoksa gözlerimden fışkıran ateşten mi korktu, bilemedim. Defteri alıp yere fırlattım. İnsanlar bana döndüler şaşkınlıkla.

“O ağaçların tek bir dalına dokunmak için önce benim kellemi uçurmaları gerek!”

Öyle bir bağırmışım ki sesim İstiklâl’i geçip Galata’da, orayı da aşıp Eminönü’nde yankılandı bildiğin. Diğer taraftan Harbiye’yi geçip Şişli, Mecidiyeköy taraflarında…

Dün yeniden…

Çiko iki gündür ortalarda görünmüyordu. Nasıl hain bir kedidir, bilmezsiniz siz. Kötü kedi Şerabettin mi bi kedi varmış… He, Şerafettin. Türkçe öğretmeni değilim, nerden bileyim. Tövbe estağfurullah! Neyse her ne zıkkımsa, o bile bunun yanında melek kalır, o derece. Geçen gece soğukta gariban kedilerden biri battaniyeye sokulmuş. Fark ettim de kovmadım. Çiko manyağı, görmese bari diyerekten dua ederek uzanmıştım. O gün de ağzımdan içki geçmemiş ya, duam kabul olur diye aldandım. Nerde? Zavallı kedinin çığlığı ile zıpladığımda saat kaçtı bilmiyorum. Her yer zifiri karanlık. Hayvancağız karanlıkta çığlık atarak, ağlayarak kaçtı şerefsizim. Çiko iblisi de yüzümü boydan boya çizip cırladıktan sonra caddeye doğru koştu bir tarafı yanmış tazı gibi.

“Hay nankör! Hay şerefsiz!” diyerek bağırdım arkasından.

Yıllardır ayazdan korunmak için koynunda yattığı, lokmasını arsızca kaptığı ben değilim de başkası sanki. “Sütü bozuk, kansız!” diyerek söylendim arkasından. Söylendim de iki gün geçince paçalarım tutuştu işte. Gidip getirmesem inadından sittin sene dönmez cibilliyetsiz! Dedim bu gene Galata’daki mevlevihaneye dadanmıştır. Oranın kedileri ile anlaşacak sanki! “Onlar tekke kedisi, sen arsız bir sokak pisisi, nasıl alsınlar seni aralarına a kıt akıllı?” derim her seferinde, derim de o bir sefer olsun anlamaz.

Galata’ya vardığımda, mevlevihanenin kediciklerinin bir kısmı bir köşede sessizce yalanıyor, üç beşi dökülmüş yemekten arta kalanları ve yerdeki tavuk kemiklerinin etlerini kemiriyor. Birkaçı da usulca uyuyordu. Bu huzurlu atmosferi görünce Çiko’nun bu civarda olmadığını anladım.

Sırtıma dokunan adam, gülümseyen bir turist, kedileri ve kendini gösterip fotoğraf makinesini elime tutuşturdu. Kedilerin yakınına geçip sırıtmaya başladı. Ben elimdeki makineyi şöyle bir çevirdim.

“Yapamam” diyeceğim de ilk defa biri benden bir şey istedi ya, reddetmek onuruma dokunur diye ses edemedim. Bir düğmeye bastım ama rastgele bildiğin. Adam merakla yanıma gelirken, “guut, guut” dedim. O kadar biliyorum canım ama çok iyi değil. İngilizce öğretmeni değilim ya! Tövbe estağfurullah! Dedim ya, matematiğim kötüdür sadece. Adam gülümseyerek paltomun cebine elini uzattı. Omzuma vurup “tenk yu” diyerek gitti. Onu da biliyorum tabi. Lafı sulandırmayalım.

Elimi cebimden bir çıkardım ki, yabancı para. 50’lik yeşil banknot! Yılbaşı gelmeden piyango bana vurmuş gibi sevindim. Büfeden yarım ekmek döner kestirsem, üstüne kaç şişe alırım diye düşünmeye başladım. Matematiğim iyi değil demiştim ya.

Büfedeki adama parayı uzattım. “Kaç şişe gelirse…” dedim keyifle sırıtırken. “Üstü kalsın” diyecektim, iyi ki dememişim. Şerefsiz parayı kaptığı gibi evirip çevirdi. Sahte olmadığını anlayınca, “Nerden çaldın acaba?” der gibi pis pis baktı yüzüme. Parayı elinden çekip bir yumruk sallamak geldi içimden. Tamam diyanet şeysi başkanı değilim belki ama benim de kendime göre bir insanlık vicdanım, onurum var bildiğin. Ben bunları düşünürken, insan kılıklı büfeci elime büyükçe bir poşet tutuşturdu. Hani o anki sevincime yenilmesem bir maraza çıkarırdım şerefsizim.

Poşeti aldığım gibi Sülo’yu buldum. Azıcık çakaldır, haysiyetsizin tekidir tamam da şu dünyada gözlerini gözlerimden kaçırmayan tek insandır o.

“Lan banka mı soydun yoksa?” dedi torbayı görünce.

Kuytumuza çekildik. Başladık demlenmeye. Hepsini içmeyelim, birazını yarına saklayalım dedim.

“Yok!” dedi Sülo.

“Hadi fondip, fondip!” diyerek bitittirdi şişeleri.

Elif’in yamacına zor attım kendimi. Damarlarımda ateş dolanıyordu sanki. Aralık ayazında, Temmuz sıcağında gibi yanıyordum bildiğin. Elif’in yamacına kıvrıldım. “Biraz serinlik” diyerek yalvardım. Kıpırdatmadı hiçbir dalını. O niye küstü, anlamadım. Sızıp kalmışım.

Şimdi yeniden…

Asker öfkeyle bakıyor, cevabımı bekliyor belli.

“Bilmiyorum. Ben dün gece, evimdeydim. Burası nere ki?” diye soruyorum çaresizce.

“Kışla! Taksim kışlası be adam, bilmez misin, dalga mı geçersin yoksa?”

Kışla demek. Kışla mı varmış Taksim’de?

O anda hatırladım ben, çocukken ne olmak istediğimi. Asker olmak isterdim. Herkes bana selam versin. Gözlerini kaçırmasınlar diye.

Asker tekrar dürttü beni. Süpürgenin sapını havaya kaldırdı.

“Kalk kaybol! Komutan görmesin seni!”

Gözleri büfedeki adamın gözlerine dönüştü. İyi ki asker olmamışım. Kültür ve turizm şeysi değilim belki ama kabalıktan da hiç hoşlanmam. Doğrulur gibi oturdum. Başımı kaldırdım askere doğru.

“Gitmiyorum lan! Çağır da komutanın gelsin.” dedim. Ayağımla da dürttüm. Dürttüm yalan yok!

Askerin gözleri büyüdü. Sopayı daha yükseğe kaldırıp hızla kafama indirdi. Dört duvar ve gökyüzü önce dönüverdi, sonra karardı birden.

Belirsiz şimdi ya da sonsuzluk

“Celoooo!” diye içli bir haykırış işittim. Sülo’nun sesi. Bir tek şişene ortak olmak istediğinde böyle hisli sesler çıkarır. Şişeler bitmişti ama hayır olsun bakalım. Gözlerimi bir açtım…

Gözlerimi bir açtım ki yukardayım. Bedenim aşağıda, Elif’in yamacında, göz ucumda Basri. Benim gözlerim ise kapalı. Ayaklarımı gövdeme doğru çekip kasılıp kalmışım kış ayazında. Sülo dizlerine vurup dövünüyor. Bedenimin üstüne kapanıp açılıyor. İnsanlar toplanmaya başlamış. Yaşarken gözlerini gözlerimden kaçıranlar. Toplanmış bana bakıyorlar. Üzülmüş gibiler. Çiko dolanıp öfkeyle miyavlıyor, insanlara tıslıyor. Dönmüş şerefsiz. Yaklaşmayın der gibi bir hali var. Dört dönüyor bedenimin etrafında. Tüm kırgınlığım uçuyor.

“Hey gidi dostum… Hay deli kedi diyorum.”

Çiko beni duymuş gibi yukarı çeviriyor başını, bana doğru bakıyor. Görüyor gibi şerefsizim. Yalvarırcasına, gel der gibi miyavlıyor. Acıklı acıklı söylenip oturuyor. Gözlerini kırpmadan, bakmaya devam ediyor.

İçimde yaşarken hiç duymadığım, tarifsiz bir huzur, mutluluk hissi… Hani bir melek peyda olup daha yaşayacağın günler var dönmek ister misin dese “üstü kalsın” diyeceğim, o derece.

Yalnız, Sülo ile Çiko’ya içim burkuluyor biraz. Bir de düşünmeden edemiyorum. Elif, Basri ve diğerleri, parkın tüm ağaçları; bildiğin sahipsiz kaldılar şimdi.