[dropcap]K[/dropcap]imilerine göre o tanrıydı. Bazılarına göreyse şanstan/andan ibaretti. Kimilerine göre alın yazımızdı. Benim için; uyduramadığım, anlam veremediğim psişik olaylardan meydana gelen metafizik bir durumdu, bu bahsettiğim ne mi? Adına tesadüf dediğimiz şey. Tesadüf. Hepimizin başına çokça gelmiştir. Burada önemli olan, atfettiğimiz değerler ve bizim için öne çıkan duyumlar, farkındalığı sağlayanlardır bana kalırsa. Geçmişi unutmayıp ama geçmişte yaşamamak gibi. Nostalji anlam itibarıyla, (kimileri itibariyle yazmayı tercih etse de, ben bana göre doğru olan ‘itibarıyla’ kullanmak istiyorum) geçmişe dönme, geçmişin güzelliğini savunma, değişime karşı öfke veya korku olarak adlandırılıyor. Bu yüzden de, kişiler genellikle bildikleri ve hafızalarında yer edinmiş güzellikleri, anıları kaybetmek istemiyorlar. Geçmişte yaşamak durumu, hemen hemen büyük bir saplantı ve büyük bir ıstırap aslında. Dediğim gibi, geçmiş önemlidir. Fakat, geçmiş özlemi ve sürekli geçmişte yaşamak sakıncalı bana kalırsa. Tesadüften girdik; geçmiş takıntısından çıktık ve sorunlarına doğru yol aldık. Konu saptı mı, bilemiyorum; ama toparlamaya çalışacağım. Yine tesadüf, geçmiş, gelecek ve şu ana dönecek olursak; dün akşam sinema kanallarından birinde bir film gördüm. Bu bir tesadüften ibaretti aslında. Ne zamandır

Arthur Schopenhauer
Arthur Schopenhauer

tekrardan izlemeyi düşündüğüm bir filme denk gelmiştim… Yanımda bir kişi daha bulunuyordu; film bir süre  açık kalsa da, kanalı değiştirmek zorunda kaldım. Yine de ben de bir süreliğine geçmişe yolculuk etmiş bulundum. Filmi ilk izlediğim anı, o zaman yanımda kimin olduğunu, hoşlanıp hoşlanmadığımı, tekrardan beğenip beğenmeyeceğimi sorguladım. Sonra da filmi ilk kez nasıl edindiğimi kafamda kurguladım, hatırlamaya çalıştım. Geçmişe döndüm mü, elbette hayır. Düşüncelerim değişti mi, filmi tekrardan izleseydim söyleyebilirdim. Sadece, o zaman ve şu an aynı değildi benim için; her anlamda bunu rahatlıkla söyleyebilirdim. Düşüncelerim ve kişiliğim değişti mi, buna da hayır diyebiliyordum. Ama, değişmese de, gelişen veya farklılaşan şeyler olmuştu. Bunları kabul ediyor, reddetmiyordum. Belki içtiğim kahve miktarı azalmış, şarap dozajı

James G. Ballard
James G. Ballard

artmıştı. Ya da tam tersi olmuştu.  Sigara markam da değişmiş olabilirdi. Müzik zevkim belki ilerlemişti veya gerilemişti. Geçmiş dönem müziklerine ilgim azaldığına göre, ilerliyordu herhalde.  Yanılmıyorsam, ana karakter (bu ben oluyorum) yerli yerinde duruyordu. Tüm bunlar nereden çıktı; önemli olan soru da bu ve cevabından meydana geliyordu. Cevabının olup olmaması da önemli değildi belki… Geçen hafta göz gezdirdiğim James G. Ballard’ın ölmeden önce yazdığı otobiyografik kitabında gördüğüm bir pasaj şundan oluşuyordu. Şunu diyordu usta yazar; ‘’hiçbir zaman nostaljiden hoşlanmadım’’. Oldukça etkileyici gelmişti bu söz bana. Devamında bir bölümde ise şunu aktarıyordu Ballard: savaştan yedi ya da sekiz yıl sonra anılarımı hafızamdan silmeye başlamıştım. Burada bahsettiği de, Şangay’da savaş esnasında yaşadığı kötü istemeden oluşan tecrübelerden oluşuyordu. Geçmişi tam anlamıyla unutmamak; ama geçmişte de kalmamak gerektiğini savunuyorum. Geçmiş ders verse de, kılavuzumuz olsa da, bazı durumları kafamızdan yok etmemiz gerekiyor. Schopenhauer’cı bir teori ve yaklaşım olarak geçmişimizden ve ana karakterimizden kopmamız oldukça güç. Daha çok akıl ve zihin yetilerinin anneden, karakter yapısının babadan geldiğini düşünen filozofun dediklerini onaylıyorum gibi bir düşüncem olduğu sanılmasın. Kendi kendine kazanılmış ve asıl karakter benim tercihim olsa da, bu farkındalığı yakalayabilen insan sayısı da oldukça azdır. Konu iyice dağıldı. Tesadüfe dönecek olursak; şans eseri denk geldiğim film, David Cronenberg’in ‘Existenz’ idi. Varoluşu sorgulayan bu filmden sonra aklıma 1983’te çekmiş olduğu, James Woods’un oynadığı Videodrome geldi. Videodrome’u ilk izlediğimde çocuktum ve bir anlam çıkaramamıştım. Existenz’i ilk izlediğimde de varoluşçuluk felsefesiyle alakam yoktu. Her ikisini de tekrar izlemek istiyorum. Üstüne de varoluşçu felsefecileri okumayı planlıyorum. Gerçi, planladığım hiçbir şey gerçekleşmese de, umarım dediğimi yapmış bulunurum. Videodrome’u şurada çok aradım; ailemle akşam yemeği yerken, sıradan bir ulusal kanalın ana haber bültenini izlerken, Woody Allen’vari bir panik atak krizi geçirmek üzereydim. Hemen bir anti-depresan içmeyi düşündüm; ama bunu engelledim. Sonra acaba bir kadeh içki içsem, iyi gelir mi diye düşünürken, bunu da gece yarısına erteledim. Birkaç sigara içmek iyi gelmişti. Farklı ve alternatif bir televizyon kanalı da iyi gelebilirdi. Yemek yerken izleyecek bir şeyler bulmalıydım çünkü. Yine de sinirimi bozan haberleri sonuna kadar izledim; daha doğrusu yemek yiyorken dinlemek zorunluğuna katlandım. Ekrana bakmamaya çalıştım, kulağımı tıkamak istesem de bu acıya katlandım. Sonra kumandayı alıp, izleyebileceğim bir kanal bulamadığımın farkına vardım. Yine mutsuz oldum. Yemeğimi yemeye çalışırken türlü düşünceler beynimden geçiyordu. Şunu anladım ki; artık bazı şeylere tahammülüm kalmamıştı. Geçen gece de David Cronenberg’in Rabid isimli filmini izlemeyi düşünüyordum. Filmi uyumaya yakın bir halde açtım. Bu sefer, alkolün ve uyku halinin getirisiyle kapatmak zorunda kaldım. Dinlemediğim albümlere göz attım. Zip edilmiş dosyaları çıkarmaya başladım. Yüzlerce albüm beni bekliyordu. İçlerinden bir tanesini arşive çıkarttım ve dinledim.. İçkim de vardı. Sonra da olan oldu. Yarım bıraktığım Woody Allen’in Tüysüz kitabını yine yarım bıraktım. Bu sefer Woody Allen’in Blue Jasmine adındaki filmini izlemeye başladım. Heidegger okuyacakken, yine Schopenahuer ile ilgili bir araştırma kitabına göz attım. Menace Ruine dinleyecekken, bir başka grubun müziğine kulak verdim saatlerce…


Shivers – Shivers

Ne albümü nereden edindiğim ne de ne zaman keşfettiğimi hatırlıyorum. Biraz araştırınca zaten başka isimlerde gruplar çıktı karşıma. İstediğim ve aradığım grup değildi oysa ki; yine vazgeçmedim, İstediğim şeyi biliyordum çünkü. Bu gece fark ettim ki, albüm çok sevdiğim bir plak şirketinden piyasaya sürülmüş. Plak şirketi yeralatı müzik piyasasını iyi takip edenlerin yakında tanıdığı Miasmah Records. En son Kaboom Karavan çok hoşuma gitmişti bu şirketten. Kendine has ve iyi  işler kotaran bir topluluktu. Ayrıca, bu şirketten çıkan inanılmaz ambient, drone işler haliyle mevcut. Yazının başında da bahsettiğim gibi, tesadüf mü bilemiyorum; yoksa metafizik bazı güçler bana oyun mu oynuyor… Geçen hafta epeyce Machinefabriek dinlemiştim. Üç kişilik grubun kadrosunda da bu ismi görünce şaşırmadım diyemem. Machinefabriek’in son albümü de tam kıvamında bu arada. Tesadüflerin birleşimi de şöyle oluyor. Cronenberg ve birkaç filminden bahsetmiştim. Machinefabriek’ten de keza… Grubumuzun adı; Cronenberg’in ilk dönem filmlerinden bir tanesi olan ‘Shivers’. Tesadüfler mi beni buldu yoksa ben mi onları acaba… Dark jazz, industrial, drone, ambient, doom, yöresel kabile müziği etkileri gibi türlerin hakim olduğu, deneysel bir yapıları var. Miasmah gibi bir şirketten de albümleri çıkınca, kısıtlama olmuyor tabii. Daha doğrusu albümü ve grubun müziğini kısaca tabi etmek istersem, şunu söylemem yeterli. Gün içinde değişen duygularımız gibi; inişli ve çıkışlı; aynı zamanda hem yumuşak hem de sert; devamında, huzur ve gerginlik bir arada. Düşüncelerin (daha doğrusu sakinlik demek istemiştim) ele geçirdiği bir anda aniden öfke kaplayabiliyor kişiyi. Orta tempoyu geçmese de, bazen şiddet dozunu artırabiliyor. İki farklı uyumun arasındaki o ince denge bu albümde bulunuyor. Mevcut olan, gerçekliğe yakın hissiyat. Kesinlikle kayıtsız kalmayın.

[Shivers]

  Shivers - Shivers 1

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page