Birkaç gün önce, internet haber sitelerinden birinde bir makaleye denk geldim. Yazıda, eski nesillere göre daha çok okuduğumuzu, çok daha fazla içeriğe sahip olduğumuzdan bahsediyordu. Yine de, şunun altını çizmekten geri kalmıyordu yazıyı yazan kişi; kısa yazılar, 140 karakterden oluşan metinler, daha çok haber, makalelerden söz ediliyordu. Evet, doğru; eski nesillere göre, sanırım iletişim ve erişim olanağı oldukça fazla. İçerik açısından doyurucu ve doğru bilgi açısından yeterli mi? Veya kısa yazılar okumak beyni nasıl etkiliyor, okumak, düşünmek ve yazmak anlamında bizi geliştirebiliyor mu?  Faydalı ve kendine özgün siteler, yazarlar muhakkak vardır. Bir başka yerde, çok önceden gördüğüm bir yazıda da; genel internet kullanıcılarının, gün içinde bir kitaba eş değer okuduklarını dile getiriyordu. Gerçekten de kullanıcılar, gün içinde sosyal medya olarak nitelendirilen mecralarda okudukları zamanı kitaplara ayırsalar, gün içinde birden fazla bile kitap bitirebilirler. İstatistiklere göre hepimiz günde bir kitap bitiriyormuşuz aslında  Bu tembelliğe ben de kaptırıyorum kendimi.

Instagram gibi paylaşım sitelerinde herkes kitap fotoğrafları paylaşıyor. Gerçekten okuyorlar mı ya da okuduklarının ne kadarını özümseyebiliyorlar, bunu ben bilemem. Bu da son zamanlarda dile getirilen konulardan biri.

Sartre’ın yirmili yaşların başlarında kafayı çekip, kendini Descartes gibi gördüğünü, yücelikle şişirmesi kısmı çok hoşuma gitti. Devamında da -kusmuk dolu bir yatakta uyanmış gibi sıkılırdım- kısımları etkiledi beni. İçtiği zamanlar tam aksine kusmazmış Sarte.

Tüm bunları kafamda düşünürken, aklıma ara verdiğim, yarıda bıraktığım onlarca kitap geldi. En son yarım bıraktığım kitabı biraz okumaya karar verdim. Jean Paul Sarte’ın ‘Bulantı’sı idi bu kitap. İlgimi çeken çok şey olsa da, Sartre’ın yirmili yaşların başlarında kafayı çekip, kendini Descartes gibi gördüğünü, yücelikle şişirmesi kısmı çok hoşuma gitti. Devamında da, kusmuk dolu bir yatakta uyanmış gibi sıkılırdım kısımları etkiledi beni. İçtiği zamanlar tam aksine kusmazmış Sarte, öyle yazıyor. Önceki gece de, Charles Bukowski’nin hayatını ele alan bir belgeseli maalesef biraz geç de olsa ilk kez izledim. Onu da çok beğendim. Sartre’ın ‘Bulantı’sında olduğu gibi, Bukowski’nin yalnızlığı ve genel olarak yalnız hayatı ilgimi çekti. İlgimi çekti derken; çoğu kitabını okuduğum için, filmde / belgeselde anlattıklarını ve anlatılanları zaten çok iyi biliyordum. Hemen hemen hepsini okumuştum. Bir hoşuma giden de şu oldu filmde; Bukowski’nin Mickey Rourke’un başrolde olduğu ‘Barfly’ filmini hiç beğenmemiş olması. Yaşasaydı tahminen, Norveçli yönetmen ‘Bent Hamer’ın çektiği Factotum uyarlamasına bayılırdı bana kalırsa. Mickey Rourke ve Hollywood camiasının kaypaklığına da yorum yapıyordu belgelselde pis moruk. Hollywood kitabını da bu filmin ertesinde yayınlıyor zaten yazar. Biraz önceki konuyla ilgili de bir dipnot verecek olursam; Hollywood’da Jean Paul Sartre, Jean Paul Sanrah olarak karakterlerden birini oluşturuyor.

Daldan dala, konudan konudan konuya atlamayı seven birisi olarak; bu sefer de okuduklarım, düşündüklerim, izlediklerimden sonra aklıma bir başka film geliverdi. İngiliz oyuncu Anthony Hopkins’in az bilinen filmlerden birisi olan ‘Ağustos’u tan bazı kareler zihnime yansıdı. O filmde de nedense çok güldüğüm olmuştur. Filmin bir diğer önemli özelliği de, daha çok oyuncu olarak tanıdığımız Anthony Hopkins’in, filmde hem başrolde oynuyor olması aynı zamanda filmin yönetmeni olması dikkat çekici; bir diğer önemli ayrıntı da, film Anton Chekhov’ın bir eserinden uyarlanmış. Yine önceki konularımızla ya da bağdaştırabileceğimiz mevzu da şu, hatırladığım kadarıyla, eve yaz aylarında tatil için gelen akrabalardan birine gıcık kapıyor ‘Ieuan’ (Anthony Hopkins)…  Genelde burada kalan ve çokça çalışan aile üyeleri bir çiftlik evi sahibi; akrabaları da her yaz geldiğinde, özellikle profesör olan kibirinden geçilmeyen laflar ediyor, Ieaun, bir gün öyle bir sinirleniyor ki, tüfeğini kapıp profesöre bağırıp çağırıyor; fazla anlatmayayım tabii. Filmi izlemeyenler ve merak edenler olabilir. Beni çok güldüren sahne de şu aslında; burada sürekli çalışmasaydım, ben de onun gibi rahat olabilseydim bir Schoepanhuer olabilirdim ben de diyor, Ieuan. Birkaç isim daha sayıyor, ama benim aklımda kalan Schopenahuer ne yazık ki.

Çoğu kişi, beni tanıyanlar özellikle; Schopenahuer ve Bukowski’ye takıntılı olduğumu düşünürler. Doğru da olabilir bu, beni de rahatsız etmez açıkçası. Ieuan, bir Schopenahuer olabilirmiş; Sartre, yirmili yaşlarında Descartes gibi yüce zannediyormuş kendini; ben de yirmili yaşalarımın ortalarında Schopenahuer’ın ‘Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmlar’ını okuduğumda, şunu söylemiştim: Ben bunların çoğunu, on beş ile yirmi yaşıma kadar, tek başıma sokaklarda öğrenmiştim, tecrübe edinmiştim. Hepsini biliyorum diye konuşmuştum kendi kendime; utanmadan bir de.   Gerçi öğrendiklerim de Sartre’ın hissettiği gibi kusmuk dolu bir yatakta uyanmaya da yakın.  Yalnız Sartre, öyle hissediyormuş… Ben de sabah nerede olduğumu bilmeden halıya çıplak ayağımla ilk adımımı atıp, kusmuğa batarak, hiç de umursamayarak sigara yakarak tecrübe edinmiştim belki de.

Herkes yalnızlıktan muzdarip, kimse yalnız olmak istemiyor; ama diğer yandan da yalnız kalmak için elinden geleni yapıyor. Yalnız olmayınca yalnızlığı arıyor, yalnız kalınca da arayışlar içerisine dalıyor. Yalnız tatile çıkıp bir yerlere gitmek istiyor; fakat dönünce de yalnız bir tatil geçirdim diye hayıflanıyor. Yalnızken üretebiliyor, yalnızken mutsuz oluyor. Aile kavramının içi boş ve çürümüş; dostluklar yalandan ibaret; her yer yalnızlarla dolu, hem de yalnız olduğunu bilmeyenlerle…

Bu albüm de, yalnız dolaşanlara, ormanda gezinenlere, yalnızlığını arayanlara, yalnız olmaktan mutlu olanlara, yalnızlığın güzelliğinin farkında olanlar için gelsin o halde.

Urfaust – Apparitions

Urfaust - Apparitions 1

[dropcap size=small]G[/dropcap]oethe’nin eserinden etkilenip, kendilerine isim olarak seçen Urfaust, atmosferik black metalle başlayan kariyerlerine değişik türlerde çalışmalar üreterek devam etmiştir. 2003 yılından beri aktif olan topluluk, iki kişiden oluşuyor. Apparitions ise, ritual ambient, doom, drone, dark ambient gibi türlere daha yakın bir tarzda. Black metal havası da elbette ki mevcut.  Hissiyatı yüksek albüm, dinleyeni inanılmaz hipnotik bir etkiye sokabiliyor. EP formatında çıkan bu çalışma, grubun zamanla türlerin de üstüne geçebileceğini resmen belgeliyor. Bu albümü defalarca dinlerken, benim aklıma gelen şeyler; karanlık bir orman, boşluk, yalnızlık, kalabalık bir caddedeki hiçlik, aşırı uyku ya da uykusuzluk, nehir kenarında gerçekleşen bir pagan ayini, tarifi olmayan bunalım ve sonrası gelecek / gelmeyecek olan yükseliş, belirsizlik, sabahın ilk ışıklarındaki ötmeye başlayan günden ve gürültüden uzak kuşların sesleri, uzaklarda bir göl evinde yakılan odun, sek ve buz katılmamış bir viski, tek başına mum ışığında içilen kırmızı şarap, terk etmenin inanılmaz hazzı, terk edilmenin kötümserliği, çok eski bir kutsal kitabın kokusu…