Doğum Yeri: Baltimore, Maryland
Doğum tarihi: 20 Eylül 1878
Ölüm tarihi: 25 Kasım 1968

Kimdir

Romancı, insan hakları savunucusu, aktivist , mezbaha işçisi, kapitalist sistem direnişçisi, küçük hesapçı karşıtı, Yeşiller hareketi öncüsü, gerçek gazeteci, senaryo yazarı, Charlie Chaplin’in dostu, entellektüel politikacı, sosyalist, cesur yeni dünya insanı.

Okunmalı kitapları

Baba- oğul ilişkisinden yola çıkarak petrol sektörünü acımasızca eleştirdiği romanı “Oil!” (Petrol), büyük umutlarla Amerika’ya gelerek mezbahalarda çalışan ve kapitalizmin kölesi olan Litvanyalı bir göçmenin öyküsünü anlattığı en önemli romanı “Jungle” (Şikago Mezbahaları), telepati yoluyla eşyaları kaldırdığına inandığı genç bir fizik öğrencisinin hayatını anlattığı romanı “Mental Radio”, kömür madenlerinde yaşanan sefaleti yazdığı kitabı “King Coal” (Kömür Kralı), soygunla suçlanan iki anarşistin hayat öyküsünü kaleme aldığı romanı “Boston”, genç bir sosyalistin hayatını korkusuzca yazdığı kitabı “Jimmy Higgins”, dinin ve dindarların ikiyüzlülüğünü acımasızca eleştirdiği romanı “Dinin Kazançları”.

Popüler kültürde Upton Sinclair

Sergei Eisenstein’ın “Que Viva Mexico” filminde yazar ve prodüktör olarak yer aldı, ”The Wet Parade” adlı romanı Victor Fleming tarafında beyazperdeye aktarıldı, 2007’de 2 Oskar alan “There Will Be Blood” filminin senaryosu Sinclar’in “Oil!” kitabından ilham aldı, “The Gnomobile” romanı 1967’de sergilenen Disney müzikali The ‘Gnome-Mobile’in altyapısını oluşturdu.

Ne demiş

Jungle” romanı sömürülen işçilerin hayatını anlatmak isterken Amerika’daki hijyen bağımlılarının protestolarına kurban edildiğinde “Kamuoyunun yüreğine nişan aldım ama midesini vurdum!” diyerek sarkastik tavrını ortaya koymuştur.

Hikaye

Upton, nerede kaldın küçük yumurcak? Okuldan çıkar çıkmaz eve gel dememiş miydim ben sana. Bak kek seni beklerken buz gibi oldu. Üstelik meraktan öldüm. Başına bir şey gelseydi ben ne yapardım.

Bu annem. Prishilla Harden. Bütün gününü kemiklerimin gelişmesi için kurabiye yaparak geçirir. Süt içmediğim için tatlılarla beni kandırmaya çalışıyor. Onun keyfi yerine gelsin diye bir bardak süte bandırdığım çikolatalı kekleri on iki dakika içinde bitiriyorum.

Bana bak piç kurusu. Sana altıdan sonra ayak altında dolaşmayacaksın demedim mi? Git zıbar! Ama ondan önce dolabın altından bir bardak ve rafta duran viski şişesini bana getir. Sakın o şişeyi ağzına yaklaştırmaya falan da kalma, bacaklarını kırarım.

Bu da babam. Benim gibi Upton Beall Sinclair. Bir içki dükkanı sahibidir. Ama bunun tek nedeni sabahtan akşama kadar boşalmayan bardağına bir kılıf bulabilmek. Kazandığı tüm parayı burbona, konyağa ve şaraba yatırır. Sabah kalktığında baş ağrısı ve asla düzelmeyen ağız kokusu eşliğinde güne başlar, akşam barda olay çıkarmadığı az görülmüştür.

Tamam baba. Özür dilerim.

Bu da ben. Asla olay çıkarmayan, küçücük odasında gelecekte yaşayacağı hayatın planlarını kuran Upton Beall Sinclair, Jr. Sakın babamla karıştırmayın. Onun tahtına aday değilim.

Ve son olarak size tanıştırmak istediğim, beyaz duvalar, muşamba ve her tarafı yırtılmış mobilyalardan da anlayacağınız gibi hayatımızdaki diğer önemli kişi: Bir kulübeden hallice duran evimiz. En azından köpekler üzerimize işemediği için şanslı sayılırız.

Çok çabuk büyüdüm. Bundan kastım boyumun uzaması ve kemiklerimin güçlenmesi değil elbette. Aklım normalden biraz daha çabuk ilerledi. Okula gitmeye başladığım yıl gıcırdayan bir kapının önünde durduğunu anladım. Artık babamın haylaz oğlu ve annemin mutluluğu olmaktan çok daha önemli bir mevkim vardı.

Birinci görev: Okumak ve aklımda şekillenen imgeleri defterlere karalamak. Tabii ki önüme ilk koyulan kitap İncil oldu. İsa idolüm, Tanrı yardımcım olsun kendilerine bir gün olsun ihanet etmedim. Duaları ne kadar kolay ezberleyebildiğimi farketmemin ardından da Percy Bysshe Shelley şiirlerine, kitapçıların kapılarındaki açık levhalarına ve sokakta duyduğum ayıp fıkralara bağımlı oldum. İlk kuruşlarımı da bu fıkraları okulda anlatarak kazandım. Kumbaramın ağırlığını artıracak ve babamın hiddetini çoğaltacak da olsa özgürlüğe giden yolda bir iki adım daha.

Hayatımın ilk büyük şansı 1888’de Bronx’a taşınmamız oldu. Yukarı mahallelerde sekizinci sınıf vatandaş muamelesi görsem de, New York havasını solumuş oldum bir kere. Okuldan çıkıp Manhattan sokaklarını fethettiğimiz öğleden sonralarında hayata dair iki şey öğrendim; fakir olmak istemiyorsam mutlaka bir şeyler başarmalıyım. Bir şeyler başarmak için neye yeteneğim olduğunu keşfetmeliyim. Çok zor olmadı. Kelimelerin kağıt üzerindeki dansı çok uzun zamandır ilgimi çekmekteydi.

1897’de Columbia’ya kabul edildim. Edebiyat öğretimime devam etmek için etraftaki dergilere bir iki gençlik hikayesi yazmam yeterli oldu. Şu bildiğiniz Harlequin romanları tarzında bol entrika, uyuşturucu ve kaybolmuş ruhları anlatanlardan. Çevremde o kadar çok vardı ki malzeme bulmak için uğraşmaya gerek kalmadı. 1900’de ilk eşim Meta Fuller ile tanıştım, okuldan mezun olmama birkaç gün kala. Yazdığım gençlik romanlarına dönüşmem için aşk gerekiyormuş meğer.

Tam nerede başladığını bilmiyorum. Bronx’tan Manhattan’a giden tren yolculuklarında ya da gazetelerde okuduğum işçilerin ölüm haberlerinin hemen ardından olabilir. Hayallerimde yarattığım dünyanın gerçek olmaması sinirimi bozmaya başladı. Arada bir bira bardaklarımıza eşlik eden konuşmalarda eşitlik, adalet, isyan gibi kelimeler geçtiğindeyse sabrım kalmadı. Oturduğum yerden ahkam kesmek bana göre değildi. Seyirci konumundan kurtulmanın vakti geldiğinde hemen sahadaki yerimi aldım.

Helicon Hall Kolonisi, kapitalist düzene karşı durmak için ilk protesto hareketimdi. Bir de tabii ki Jungle romanımın başkahramanı. Benim gibi düşünen pek çok insanla ortak bir yaşam kurduk. Sinclair Lewis’in de katılımıyla birlikte kalemimizden çıkan mermilerle etrafta dolanan küçük burjuvaları hedef aldık. Bingo. Elbette bizden huzursuz olup yasaları, başkanları ve suçlamaları araya sokmaları uzun sürmedi. Özgürlüklerin ülkesinde kimse bunlara aldırmaz. Biz de aldırmadık. Aklımızdan geçeni söylemeye devam ettik. 1906’da Amerikan Sosyalist Partisi tarafından Amerikan Kongresi’ne aday gösterildim. %3 oyla kaybetmem pek süpriz oldu denemez. Önemi yok. Bundan daha üzücü olan 1907’de yuvamızın yakılıp yok edilmesiydi. Ardından Arden’e taşındık. Eski yıllarda kabilelerini terk etmek zorunda olan kızılderililerin göçleri gibi. Yeni bir koloni, aynı tanıdık hayat.

Kolonide hayat güzeldi. Paylaşımın varabileceği son noktada buluştuk. İçkiler, yazılar, düşünceler, ekmeğimiz, kışın paltolarımız, yazın gölgemiz. Bu mutluluk içerisinde kadınlarımızın da paylaşılabileceğini hiç düşünmemiştim. 1911’de karım şu meşhur şair Harrp Kemp’le kaçtı. Ardından ben de California’ya taşındım. Güneşin beni mutlu edeceğini umarak.

İnsan hakları diye savunduğumuz o kadar zor bir eylem ki. Bazen suçlu olduğunu bildiğim insanları savunmak, idam cezasına karşı durmak için onlarca kadına tecavüz eden bir sapığın haklarını korumak için kendimi zorlamam gerekti. Suratlarına tükürüp soyumuzdan aforoz edilmeleri için gerekli işlemlerin başlatılmasını talep etmek yerine, yanlarında durup davranışlarının nedenlerini ve hepimiz üzerinde yarattığı etkiyi anlatmaya çalıştım. Hepimizin eşit olduğunu savunmak, maymunlara kanat takmak gibi saçma bir davranış. Bunu düşündüğüm günler oldu. Ama bu içgüdülerime karşı durup, yazmaya, hangi sosyal sınıftan olursa olsun insanların aynı haklarla doğup, aynı haklarla ölmek zorunda olduğunu savunmaya devam ettim. Başkalarından bir adım önde durabildiysem bu cesur davrandığımdan.

Benim gibi bir adam olup da politikaya bulaşmamış olmaya imkan yok. Pek çok kere seçimlere dahil olmaya, herhangi bir partinin temsilcisi olarak Amerika’nın geleceği üzerinde söz sahibi olmaya çalıştım. 1934’te Demokrat Parti’nin California Hükümeti’nce tanınmasının ardından adaylığım ilan edildi. Amerika için olmasa da benim için büyük bir adım oldu. Yarın için kurduğum düşler aydınlanmaya hak kazandı. Kampanyalar için filmler çektik. O yıllarda pek kullanılmayan bu metod Amerika siyaset tarihine de geleceğin yüzü olarak yazılmamı sağladı. Yalanlar üzerine kurulu siyaset hayatım sloganlar ve asla yerine getirilmeyen vaatler sonrasında sona erdi. Kimse değil, ben noktayı koydum. Yazmaya geri döndüm. Birilerine anlatacak tek cümlem varsa bunun kitapların sayfalarında gizli olduğuna inandığımdan.

Kapitalizm asla sevdiklerime yaklaşmadı çünkü kanser gibi vücudumuza girdiği anda tüm hücrelerimizi esir alacağını söyledim onlara. Almak yerine vermeyi, sahip olmak yerine ödünç almayı öğütledim. Özgürlüklerimiz için. Belki hiçbir zaman Chevrolet’ye binip Marilyn Monroe ile takılmadık ama hayatımızın sonuna kadar bekleyen konumunda kalmamayı başardık. Bu yüzden geldiler. İstediklerimiz, istediğimiz zaman, istediğimiz haliyle.

Aşk konusunda hiçbir zaman başarıya ulaşamadım. İlk karımın beni terk etmesinden sonra ikinci eşim Mary ile evlenmeye karar vermem yeterince zordu. Tahmin edeceksiniz ki onun ölümüne tanık olmak daha da çok canımı yaktı. Mezarlığa taşındığı gün onun gitmiş olmasından daha çok kendime ağladım sanırım. Bu dünya üzerinde giderek azalan zamanıma. Üçünü karım Elizabeth ile artık yaşlılık yıllarımın sonunda yalnız kalmamak için evlendim. Bir yaştan sonra aşk ve seks yerine şevkat ve beraberliğe terk ediyor. Şanslı bi adamsan yatağında karının elini tutarken ölüyorsun. Ben değildim. Onun saçlarına okşarken kayan gözlerindeki yaşları sildim.

Param, sevgilim, son model arabam, deniz kenarında bir malikanem asla olmadı. Ölmeye az kala adımdan başka bırakacak mirasım yok.

*Bu yazı aynı zamanda K dergisinde yayımlanmıştır.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page