Şu “vallahi en ucuzu bizde” marketlerinden birinin önü.
İçeride müzik çalmayanlardan hatta çıt çıkmayanlardan.
Hani meyve-sebzeyi kapının önüne koyanlardan.

Marketin önünde 5-6 yaşlarında yüzü gözü kir içinde bir çocuk. Kapının önündeki meyve kasalarından muz yürütmek üzere.

İki tanesini tam tişörtünün içine sokacakken göz göze geliyoruz.
Çocuk donup kalıyor.
Ben zaten yürümüyorum.
20 saniye kadar bakışıyoruz.
Kızarım sanıyor. Kızmıyorum.
Kaçar sanıyorum. Kaçmıyor.

“Naber?” diyorum, bir şey demiyor.
Bir eli tişörtünün içinde, muzları sımsıkı tutuyor.

“Gel” diyorum, “içeri girip bir soralım, istersek belki verirler.”

“Vermezler” diyor.

“İstedin mi?” diyorum.

Başını öne eğip “yok” diyor.

“E gel o zaman bir soralım önce, vermezlerse bakarız çaresine…”

Ben kaçmasını bekliyorum, O teslim oluyor.

O önde, ben arkada markete giriyoruz, “sor” diyorum.

Korkarak “abi, bunları alayım mı?” diyor kasiyere.
Kasiyer bir bana bakıyor, bir çocuğa.
Bir an tereddüt ediyor, sonra yine bana bakıyor, “tamam, al” diyor.

Çocuk şaşkın, bana dönüyor.
Ağzından büyük bir gülümseme fışkırıyor küçücük yüzünden.
Ön dişlerinden ikisi düşmüş, yenilerinin eli kulağında.

Sonra gözü çikolata rafına takılıyor, dönüp bana bakıyor.
Kasiyeri işaret ederek “iste” diyorum.
Koşup iki tane gofret alıyor, kasiyere “bunları da alayım mı abi?” diyor.
Kasiyer “al tabii” diyor.

Minik bir kahkaha atıyor, halinden memnun dönüp bakıyor bana.
Gözleri maviymiş o an fark ediyorum.

“Teşekkür ederiz” diyorum kasiyere.

“Sağ ol abi” diyor küçük muz hırsızı.

Koynunda muzlar, cebinde gofret.
Önde yine O, arkada ben dışarı çıkıyoruz.

Gözleri kocaman olmuş, şaşkın şaşkın bakıyor bana.

“N’oldu?” diyorum.

Gülüyor.

“Sen üç kuralını biliyor musun?” diyorum.

“I-ıh” diyor.

“Önce 3 kere istersin. Vermezlerse yürütürsün. Bu böyledir, herkes bilir.” diyorum.

O’na çok büyük bir sır vermişim gibi tekrar ediyor.

“3 defa istiycem… Vermezlerse yürütücem?”

“Aynen öyle. Üçüncüde hakkındır.” diyorum.

Sonra O koşa koşa evine, ben markete.

Elindeki mercimek paketini rafa bırakıp gözlüğünün üzerinden bana ters ters bakan bir adam ve hemen yanı başında aynı mercimek paketini çaktırmadan sepete atan kadın, beni eş zamanlı “cık cık”lıyor. İkisine de bakmıyorum. Ben zaten mercimek hiç sevmiyorum. Kasiyere, çocuğun 7 Lira 50 kuruşluk zaferini ödeyip çıkıyorum.

İçimde “iyilik” yaptığıma dair kuruş his yok.
Çocuğa “çalmak kötüdür” nutku atmadığıma dair gram pişmanlık da.
“Eylül’e de bu yalanı söylesem iyi olur” diye düşünüp eve yürüyorum.

Gün gelecek her birimizin çok isteyip de alamayacağı şeyler olacak hayatta.
Cebimizdeki kadar var olabildiğimiz dünyada, elbet yokluğumuz da olacak.
Paylaşmayı bilmediğimizden değil, hiç sevmediğimizden.
Bizi en çok yokluk eşitler.
Siz de iyi bilirsiniz.
Biz en çok yokluğu paylaşmayı severiz.

Çocuk öğrendi.
Bundan sonra üç kere isteyecek.
Vermezlerse-vermezsek yürütecek.
Haberiniz olsun.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page