Aşk, hakkında ne söylenirse söylensin – nasıl oluyorsa – bir şekilde mantıklı gelebilecek türden bir kavram. Aynı zamanda cılkı çıkarılmaya epey müsait bir tema. Üç Harfli Kelime: Aşk’ta yer alan mektuplarsa biraz olsun çizginin dışına çıkan, muhalif olduğunu rahatlıkla söyleyebileceğimiz türden metinlerden oluşuyor.

2000 yılının başlarında Filipinli bir bilgisayar korsanı konusu I Love You olan ve ekinde Love Letter For You başlıklı bir dosya bulunan bir e-posta ile dünya ekonomisine bir milyar dolarlık zarar verir. “Aşk mektubu” fikri heyecan verici ve ikna edici olduğu için bu kadar insanın bilgisayarına rahatlıkla virüs bulaştırabildiğini düşündüğünü belirtiyor kitabın giriş kısmında, derlemenin Joshua Knelman ile birlikte fikir babası olan Rosalind Porter. Haksız da sayılmaz. En son ne zaman aşk mektubu aldık ki? Bu konuda bir açlığınız yoksa balıklama atlamamanız normal. Aslında açlığınız yoksa bile hissettiğiniz anlık kıpırtıyla bir tık uzağınızdaki dosyaya tıklamaktan geri durmazsınız.

Porter’ın bu olaydan söz ettiği giriş yazısı Sevgililer Günü’nde aldığım bir kargoya karşı olan hissiyatımı anımsattı bana. O gün adıma bir kargo geldi. Kimden gelmiştir, ne gönderilmiştir, içerisinde nasıl bir not vardır, sonrasında neler olacaktır diye düşünürken paketi açtığımda ufak bir test cihazı aparatıyla karşılaştım ve acayip şaşırdım. Oysa bundan daha doğal bir şey olamaz. İş yeri adresime gönderilmiş bir kutudan öyle bir şey çıkması gayet normal. Fakat gün Sevgililer Günü olunca, etrafta kırmızı renkli bir dünya şeyin dolanıp durduğu gün adıma gelen kutucuğun bende böyle bir beklenti yaratmış olması anlaşılabilir. Diyeceğim o ki dünya ekonomisine bir milyar dolarlık zarar veren her bireyi çok iyi anlıyorum.

H. Sıla Okur çevirisiyle Siren Yayınları’ndan çıkan “Üç Harfli Kelime: Aşk”ta Etgar Keret’ten Neil Geiman’a, Hari Kunzru’dan Douglas Coupland’e uzanan kırk bir yazarlık geniş bir yelpaze var. Sevdiceğe, anneye, babaya, fiziksel veya ruhsal münasebet kurulmuş şahıslara yazılan “aşk” temalı kısa mektuplardan oluşuyor kitap. Mars’tan Dünya’ya, maymunlardan insanlara yazılmış olanları da mevcut. Genel olarak yitirilmişlik ve hüzün hâkim mektuplara. Cıvık cıvık romantizm yok. Gülüp eğlenecek, mektuplardaki zekâya hayranlık duyacak ama en çok da hüzünleneceksiniz okurken. Birbirinden güzel metinlerin bulunduğu kitapta benim en çok dikkatimi çekenler Geoff Dyer, Jonathan Lethem, Chris Bachelder, Graham Roumieu, James Robertson, Mandy Sayer, Joseph Boyden, Nick Laird, Sam Lipsyte ve M. G. Vassanji’ye ait bölümler oldu. (Sam Lipsyte’ın Amerika’nın Yanık Çocukları’nda da çok güzel bir öyküsü vardı.) Kitapta daha fazlası var. Rastgele bir sayfasını açıp okumaya başlayabileceğiniz o güzel kitaplardan Üç Harfli Kelime: Aşk.


 

“Yazılım sözleşmelerini bildin mi? ‘Bu ambalajı açarak şunu bunu kabul etmiş sayılırsınız’ filan. Bence insanların ilk öpüşmeleri sırasında da böyle bir sözleşme imzalanıyor ve bu sonraki her öpücükte yenileniyor. ‘Bu öpüşmede yer alarak, tek bir anlık haz için kalbimin binlerce parçaya dağılacak olmasını kabul ediyorum.’ Faust’un benzeri bir şey: ‘Ey bu güzel ve mutlu an; gitme!’”

Geoff Dyer


“Sevgili D(ünya),

Sana, vazgeçmeni söylemek için yazıyorum. Belki sen kendini kaybederken kazananlardan gibi görüyorsundur; sırtüstü yatıp yumuşak karnını bana açıyor, seni okşamama, gıdıklamama, orana burana bakıp sana gülmeme izin veriyorsundur. Daha mı kuvvetli tekrarlamalıyım? VAZGEÇ.”

Jonathan Lethem


“Seymour – Sey-mort olsan keşke!

Sen kendini ne sanıyorsun? Daha doğrusu beni ne sanıyorsun? Beğendiğine bedava veren sersem bir orospu mu? Canın çektiğinde belini akıtabileceğin, klozet gibi bir kap mı? ‘Hiç bana göre değil böyle şeyler,’ gibi bir basmakalıbın arkasına sığınmasında, kendini bu kadar yavanca savunmasında, söylediklerinin gerçekliğinin payı olan, kültürlü bir kadınla karşı karşıya olduğunu anlamadın mı?”

Lionel Shriver


] “Sayın Arada Ormanda Gezer Primatolog Bayan,

Şşşt! Korkma güzelim. Oku lütfen. Berbat maymun yazısına takılmayıp kalbimi okumaya çalış.

Aslında sana bunları söylememem lazım; söylememeyi gerçek anlamda kullanıyorum; çünkü bırak yazmayı, dil kullanma becerisini bile edinemedim, hiçbirimiz edinemedik. Ama kim takar şimdi dili? Konuşmam lazım. Bir daha bu ormana hiç dönemeyebilirim. Bir daha hiç ırmak kıyısındaki kampına uğrayamayabilir, bitkinmiş gibi yapıp senden zorla kazandığım güvene de dayanarak beni kucağına almana, saç derimdeki pıtrakları ayıklamana ve bana vermiş gibi göründüğün ‘Ari’ ismiyle seslenmene izin veremeyebilirim.

Böyle olursa, eğer dönemezsem, bilmeni isterim ki, Ari, nehir kıyısında geçirdiğimiz akşamüstlerini çok özleyecek. Gerçek adımın Mike olması kimin umurunda?”

Sam Lipsyte

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page