Yol, yarım gün sürdü. Yarım güne üç sigara paketi, altı kağıt bardak, iki ucuz kek ambalajı (parlak) ve ayak altıyla preslenmiş bir kırmızı tuborg metali sığdırmıştı Cemil. Bilanço ağırdı. Fakat yine de, uzun bir yola çorbayla kapanış yapmamak ciddi bir ayıptı ve kıvranan midesine ciddi bir yumruk atıp ayar verdi. Organlarıyla kurduğu ilişkiyi çevresindekilerin aşırı ısrarına rağmen bir an bile sorgulamadı Cemil. Mide, onun bütün duygularını anında hisseden bir organ olarak mide, Cemil’in çorba konusundaki duyarlılığına tepki göstermemeliydi. O yumruğu atmamış olsaydı şimdi dumanı tüten mercimek çorbasının keyfini çıkarmak yerine, yarım gün daha bu organın zırıltısını çekeceğini biliyordu.
 
Çorba faslının hemen ardından narince göbeğini okşayıp pakette kalan son sigarayı yaktı. Karizma yüklü bir gizemle yaptı bunu. Kendini müthiş iyi hissetti çünkü her sigara yakışında bu havayı veremiyordu. Az evvel kendi kendini yumruklarken onda bir çeşit “Tyler Durden” imajı yakalayan kadınlar, bu son hamleyle Cemil’i hafızalarına kazıdı. Retro mağazalardan giyinmesinin de kuşkusuz bu işte büyük bir payı vardı.
 
Cemil sol profilden aşırı yakışıklı; direkt bakıldığında ise “o kadar olmasa da yakışıklı” tipte bir adamdı. Aylaklık müessesesinin ileri gelen savunucularındandı. Çok kitap okumuş sakallı fularlı adamların oturduğu masalarda, bir anda bütün ortamı kendine hayran bırakıp herifleri durduk yere komplekse sokabilirdi. Ve elbette bunu sıkça yapardı. Bunu yapması zaten oldukça kolaydı. Onun “havasını” meşru kılan şey, aynı muhabbeti köprüaltı çocuklarıyla da kurabiliyor olmasıydı. Sabahın dördünde Ankara’nın bütün kenar mahallelerinden elini kolunu sallayarak çıkabilen Cemil’in küstah bir rahatlıkla yapabildiğini, iri yarı bir otobüs şoförü bile belki zorlanarak başarırdı.
 
Otuz iki yaşına kadar az çok okumuş, az çok gözlemlemiş, aşırı derecede müdahil olmuştu küçük bir dünyaya. Sol baldırında müdahili olduğu alakasız bir kavganın bıçak izini taşırdı. Babası Gazi Mahallesi’nde seyyar köftecilik yapan, biraz da solcu takılan bir adamdı. Hiçbir zaman onun kadar inanarak slogan atamadı ve bıyıklarının babasınınkilere kıyasla daha sönük duruşunu bilinmeyen bir sebepten buna bağladı.
 
Bıyıkları gür köfteci adamın öldüğü gün, belirli aralıklarla yutkunamadığı boğazını ve acıdan kıvranan midesini sıktı Cemil. İkisini de yola getirene kadar, bıyıklarını kıskandığı adamın gölgesini üstünden uzaklaştırana kadar büyük mücadele verdi. Bir gece köprüaltı çocuklarıyla kavga edip kafasını bir reklam panosuna geçirdi. Üç yıl boyunca Ankara’ya yarım gün uzaklıkta bir yerlerde bıyık bırakarak otuz beş yaşına ulaştı. Nereden ve nasıl dönüyor olursa olsun, Ankara’ya dönüşün “olağan bir durummuş” gibi yaşanması gerektiğini iyi biliyordu ve raconu hiç bozmadı. Anlık bir taviz, son istasyona vardığında Cemil’e hiç hoşlanmadığı hüzünlü şarabî cümleler kurdurabilirdi. Kadınların hoşuna gidecek, Cemil’in kafasını reklam panolarına geçirtecek türde cümleler. Bunların hiçbiri yaşanmadı. Cemil olağanüstü bir başarıyla Ankara’nın hakkından gelip, üstüne bir de mercimek çorbası içti. Yıllardır ilk defa göbeğini babacan bir tavırla okşadı. Etrafında çalınmaya değer bir kalbe sahip olduğunu hissettiği bir kadın olsa, “Holden” olurdu. Bilanço sağlam görünüyordu. Mahalleye gidip çocuklarla barışacak, yoluna bakacaktı.
 
Boş çorba kasesinin içinde yeni söndürülmüş bir izmarit bırakarak ayağa kalktı Cemil. Ceketini düzeltip ceplerini yokladı. İçinden geldi bir iki kuruş bozukluk koyacak oldu masaya. Ani bir hareketle masaya eğildiğinde başlayan mide kanaması, hastanede son buldu. Yılların geleneğini bozacak değildi ya, ayıldığında gerçek bir Tyler Durden’a dönüştü. Durden otuz beş yaşında organlarıyla asla barışamamış bir adam olarak, iğrenç bir hastane odasında öldü.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page