Türk edebiyatında klasikleşmiş romanların ve ses getiren çağdaş romanların toplumda var olan ve daha önce keşfedilmemiş “nişleri” doldurduğuna inanıldığında gerek televizyon dizilerine gerekse beyaz perdeye taşındıklarından bahsetmek mümkün. Romanların filmleştirilmesi ve ya televizyon dünyasına kazandırılması durumunun eseri ne derecede aslından uzaklaştırdığı halen en çok tartışılan nokta. Bir de “beyaz perdede izlemek elde olsa” diye iç geçirip eserin yoğunluğu ve bulunduğu nişten çıkarılmasının bir hayli zor olduğu durumunun mevcut olduğu eserler var, bunlardan bir tanesi de Ayfer Tunç’un 2009 yılında okuyucu ile buluşturduğu Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi adlı romanı.

Ayfer Tunç’un Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi 500 sayfalık keyifli, samimi ve uzun metrajlı bir yolculuğa çıkarıyor okuyucusunu. Roman, toplumsal zaaflarımızı ve meydana gelen olaylar zincirinde olayların ve zaafların insanları birbirine nasıl bağladığını okuma şansı vaat ederken, Türkiye’nin her kesiminden birbirine hiç benzemediklerini düşünen, düşündürten, sokağımızda, iş yerimizde, spor salonumuzda ya da süpermarkette rastlayabileceğimiz, bizim insanımızı sunuyor bizlere. Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi alışılagelen roman kurallarını ve düzenini alt üst ederken adeta kendi içinde kendi kurallarını ve kendi sistemini yaratıyor. Modernist gelenek izlerini eserlerinde kullanmakta keyif alan ve bunun okuyucu tarafından saptanmasını sağlayan Tunç, romanın anlatı şeması konusunda da bir o kadar kendine has bir üslup içerisinde. Alışıla gelmiş roman karakterizasyonun aksine Tunç, roman içinde yer alan alışılmadık sayıda roman kişisi kullanarak ortaya ucu bucağı gelmeyecek gibi görünen bir “soy ağacı” oluştururken bir yandan da birebirleri ile doğrudan ya da dolaylı olarak bağlantılı karakterler ile romanı yurdumuz insanı ile donatıyor. Romanın olay örgüsünün karakterler ile çok sağlam desteklendiği, karakterden karaktere geçişlerin yumuşaklığı ve anlatıda rahatsızlık uyandırmaması da göz önüne alındığında Tunç’un romanını ne denli sağlam bir zeminde hazırladığını söylemek mümkün.

Alışılagelmiş roman özelliklerinin aksine, düz bir olay örgüsü ve başat kişisinin olmadığı, romanda, sonunda roman kişilerinin okuyucuya sanki gerçek birer kişilermişçesine tanıtıldığı bir de dizini bulunmakta. Her karakterin kendisine ait bir bölümünün olduğu romanda, kişilerin etraflıca betimlenmelerine ek olarak karakterlerin hayatlarından kesitler sunulması da “gerçeklik” ve “kurgu” kavramları hakkında da düşündürücü bir zemin hazırlıyor.

Tüm bunlar bağlamında Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi modern gelenek izlerini taşıyan lakin postmodern esintileri de gerek karakterizasyonun açısından gerek parça-bölük anlatı bakımından, sayfalarında var eden, bir akıl hastanesinin odasından okuyucularını İstanbul’un arka mahallelerine anında ışınlayabilen, okunası ve herkese okutulası bir roman olarak beliriyor karşımızda.