İzliyorum öyleyse varım!

Televizyona karşı değilim ama bana hitab etmiyor. Varolan kısıtlı zamanımı da ancak ayda yılda bir televizyonun karşısında yayılarak geçirebiliyorum. Televizyon derken de hep aynı şey gelir aklıma. Lise ikide dersaneye giderken “Uyandım ve saati kapattım” cümlesindeki Türkçe ‘olayını’ bulun gibi bir soru vardı, hiç unutmam.
“Kapattığımız şey saat değil saatin alarmının düğmesidir aslında” açıklamasını da unutmamışım ki her “Televizyon izlemiyorum” dediğimde, televizyona taktığım DVD player ile saatlerle film izlemem geliyor aklıma. Televizyon kanallarındaki programları izlemiyorum evet, ama televizyon izliyorum düz mantıkla bakarsak.
Yazıya girmeden önce kumandayı elinde tutanın gücü de elinde tuttuğunu söylemek istiyorum. Tercih yapmak tamamen sizin elinizde, çünkü kumandanın üzerinde sadece ses açma, kapama ya da kanal gezme tuşları yok. Açma kapama tuşu da var. Peki televizyon izlemek tu-kaka mı? Hayır.
Geçen akşam Acun’un sunduğu “Var Mısın Yok Musun” adlı yarışma programına denk geldim.
Formata tam hakim değilim ama sanırım yarışmacılar uzun süre birlikte bu yarışmada. Programda “Ben seni abim gibi severim” ya da “Bütün yarışmacılar arasında seni hep kardeşim gibi gördüm” tadında cümleler geçiyor. Hatta “Sen bana para kazandıramasan da hiç önemli değil” deniyor ve akabinde kutudan olumsuz bir rakam çıkınca da hüngür şakır ağlamaya başlıyor insanlar. Şimdi ben sadece bu programa denk geldiğim için bunu yazıyorum yoksa değineceğim “cemaat duygusu”nun en yoğun olduğu alan sabahları yayınlanan kadın programları.
Richard Sennett, “Kamusal İnsanın Çöküşü” kitabında genel olarak güçlü bir kamusal yaşamı olan bir toplumdaki cemaat duygusu ortak eylemin yarattığı birlikten ve paylaşılmakta olan kolektif benlik duygusundan doğar der. Sennett’e göre kamusal yaşam ortadan kalkarsa, ortak eylem ve kolektif kimlik arasındaki ilişki de son bulur. Bu televizyon programlarındaki anlık ya da sanal diyebileceğim cemaatler için de aynısı geçerli. Bir stüdyoda birarada olan insanları o program dışında birlikte tutan bir şey yok.
Ama gelenek görenek ve aile kodlarına o kadar bağlı bir milletiz ki hemen oracıkta bir aile olabiliyoruz, birlikte üzülüp birlikte sevinebiliyoruz. Aslında tanımadığımız ya da ancak bir süredir tanıdığımız biri milyarları kaçırdığı için milyonların önünde makyajımızı palyaçoya çevirecek şekilde ağlayıp aslında bunların hiçbirinin önemli olmadığını çünkü bilmem ne abimizin parayı kaçırmasına ‘gerçekten’ üzüldüğümüzü göstermek istiyoruz. Aidiyet duygumuzu başka bir şekilde başka bir medya aracılığıyla tatmin ediyoruz.
Tabi bütün bunlar “Bir ırmakta ikince kez yıkanılamayacağı”nın da bir nevi kanıtı. O an bir daha geri gelmeyecek ve sadece o insanlar için orada yaratıldı. O programın sonrasında yarışmacıların görüşme sıklığı ne düzeyde kimse bilmiyor. Askerlik arkadaşlarının bir noktadan sonra görüşmemesi gibi bir durum bu da sanırım (istisnalar hariç). O an oluşturulan bir cemaat var (ki cemaatin dini anlamıyla alınmaması gerektiği yeterince açık sanırım), bu cemaatin de kendi içinde bireyleri birarada tutan koşulları var.
Misal askerlikte özlem, aşırı yorgunluk hatta bazen çaresizlik gibi koşullan bireyleri birbirine yaklaştırıyorsa, yarışma programlarında da bilinmemezlik, para ve benzeri şeyler onları birarada tutuyor olsa gerek. İki durumun da bir parçası olmadığım için farazi konuştuğumun altını çizmek isterim.
Bu programlarda insanların yaptığı bazıları tarafından “aşırı” bulunan davranışlar bile aslında kendi normları içinde yargılanmaktadır. Çünkü sahne ışıkları, kameralar, insanlar ve yarışmanın adrenalini derken bütün o yaşananlar gerçek olmaktan çıkıyor.
Kadın programlarında bir anda ayağa fırlayıp göbek atmaya başlayan kadınlarla ilgili Radikal Cumartesi’de Sevgi Yüksel çok güzel bir şey yazmıştı taa bundan üç yıl önce:
“Kalabalık içerisinde insanın kendini kaybedip, normalde yapmayacağı şeyleri yapmasına alışkınız. Efendi aile babaları futbol maçlarında bir araya gelip karşı takımın taraftarlarını hastanelik yapıyor, utangaç ev kadınları Seda Sayan setlerinde deliler gibi göbek atıyor. Bir an etraftaki insan yığınının içinde unutuyoruz ne yaptığımızı. Bir bakmışız karışmışız bile onların arasına: Bir yandan normalde olmadığımız biri olabilmekten doya doya zevk alarak, bir yandan da herkesin yaptığının aksine bir şey yapmaktan gizlice korkarak.
Saldırgan taraftarlar, göbek atan ev kadınları bir yana kalabalıklar sloganlar oluşturuyor, ayinler düzenliyor, duvarlar yıkıyor, hükümetler deviriyor. Gizemli çok gizemli bir şey tek başımıza değil de bir aradayken yapabildiğimiz. Toplu davranışlarımızı anlamaya çalışan ilk isimlerden biri sosyal psikolog Gustave Le Bon. Le Bon’a göre kalabalıklarda insan toplu bir ‘sürüklenme’ sonucu hipnotik bir şekilde normalde yapmayacağı şeyler yapabiliyor.
Bunun en önemli nedenlerinden biri toplu davranışlarımız sırasında kendi hareketlerimiz için normalde hissedeceğimiz sorumluluk hissinin azalması veya yok olması. İşte böyle bir durumda Le Bon geleneğinin artık klişeleşmiş cümleleriyle, kalabalığı oluşturan kişisel kimlikler yok olur ve bu kişileri sürükleyen bir ‘toplu zihin’ ortaya çıkar. Kalabalığın davranışları bu nedenle kişilerin mantıklarından, ahlak anlayışlarından bağımsızdır.
Kalabalığın tepkileri daha ilkel, daha yırtıcı olabilir. Unutulmaması gereken iki önemli nokta var. Birincisi; kalabalıkların tepkilerinin her zaman için doğdukları, var oldukları toplumları, kültürleri yansıtması. İkincisi, kalabalıkların davranışlarının aynı zaman içinde bulundukları toplumları ve üyelerini de değiştirdiği.”
Aslında bu konu derya deniz, çünkü oluşturulan bu anlık cemaatler ve aidiyet duygusunun dışında televizyonların yarattığı kimlikler ve televizyonun mahremiyet sınırlarını aşması da söz konusu.

![[Futuristika!]](http://www.futuristika.org/wp/wp-content/uploads/2011/08/futuristika-logo-beyaz.png)

- 13:53
Merhaba Pınar
Varmısın yokmusunu daha popüler olmadığı zaman katılmayı hayal etmiştim fakat düşündüm ben bu formata aykırıyım saçma geldi iki üç günde gördüğün insanlar için en iyi dostlarım demek ya seyrderken insan hayrete düşüyor sanki sokaklarda evlerde işyerlerinde hiç iyi insanlar kalmamış bütün iyi insanlar burda toplanmış zaten bu kadar iyi insan olsa memleket bu hale düşmez.Abuk subuk övgüler ağlamalar sızlamalar yok önemli olan seni tanımaktı yok para önemli diğil önemli olan yarışmak ardından bir kova dolusu göz yaşı,hayat kurtarmalar sosyal misyon yüklenmeler araya eğlencelik olsun diye çıtır çerez niyetine katılmış bir iki tip.Düşünsene en iyi dostumuz orda yarışıyor ve iki gün içinde tanıdığı kişi için bugüne kadar gördüğüm en iyi insanlardan biri diyor dedilerde ben direk küfrederim öyle biri için . En favori cümlem “Annene babana böyle evlat yetişdirdikleri için çok teşşekkür ediyorum “adam veya kadın sivil hayatta belki üç kağıtçı haberi yok .Birazda şuna benziyor misafirliğe veya hasta ziyaretine gidersin bu iki tipte sana en şirin yüzlerini gösterir bu iki tiple birlikte yaşamını sürdüren kişiye hayatın bazı yada bütün bölümlerini zehir ederler.Televizyon programlarının bir güç tarafından( hankisi bilmiyom) halkın kontrol altında olup olmadığını denetleme aracı olarak kullanıldığını düşünüyorum ,bu uzun bi konu .Son olarak seninle bir iki defa aynı mekanda bulunduk bir ev ama kimin evinde olduğunu yazmıyımki sormak için belki ger dönersin :)))in .HOŞÇAKALIN
- 21:47
‘…kumandayı elinde tutanın gücü de elinde tuttuğunu söylemek istiyorum. Tercih yapmak tamamen sizin elinizde, çünkü kumandanın üzerinde sadece ses açma, kapama ya da kanal gezme tuşları yok.’
Bir görüşe göre de aslında tam aksidir. Çünkü sana verilen bir kanal sayısı vardır -her ne kadar gün geçtikçe televizyonlar çoğalsa da- izleyebileceğin şeylerin belli bir sınırlaması var. Bu bakımdan, sana bir bakıma ‘varsaydığın’ bir güç verip, önüne bazı seçenekler sunuyorlar, sen de bu bu seçeneklerden kendi seçtiklerini izliyorsun ancak kendi seçeneklerini yaratmıyorsun onlar zaten oluşturulmuş oluyor.
Ukalalık yapmak istememiştim ama bir de bu açıdan bakabilirsin diye düşündüm.
:)
- 17:48
Bittabii. Sonuçta her seneçenek kendi kısırlığı içinde bir özgürlük alanı yaratır. Dolayısıyla evet Burak, söylediğin seçeneği dışlamıyorum. Ama benim daha çok üstünde durmak istediğim açma/kapama düğmesiydi. Televizyonu kapatma özgürlüğü. Senin söylediğin ise televizyonu açtıktan sonra izlenecek sınırlı sayıda program arasından ehven-i şer bir seçim yapma durumu (:
- 23:00
kumandanın üstünde tabii ki kapatma düğmesi vardır ve biz onu kapatabilirz ama tv orda tam karşımızda durur. televizyonu kapatma özgürlüğü televizyona karşı hakimiyet kurduğumuz kumanda üzerinden olursa bu televizyonu kapatabilme özgürlüğüne ters düşer. mühim olan kumanda üzerinden değilde oturduğumuz koltuktan güç sarfedip 3 adım atarak televizyonu kökten kapatmaktır. hem ‘televizyonu kapatma özgürlüğümüz’ için bi çaba sarfetmiş olursun. hem biliyoruz ki özgürlükler bu kadar kolay kazanılmıyor.
gülücük işareti