title_tokyo

Çeşitli yönetmenlerin bir araya geldiği, aynı şehri fon alan ortak projeler oluyor. Paris je t’aime aklıma ilk gelen. Devamı şeklinde nitelendirebileceğimiz New York, I Love You yapıldı sonra. İlkinde yirmi, ikincisinde ondan fazla yönetmen vardı. Daha çok, şehir güzellemesi niteliğindeydi bu filmler. Sırasını bekleyenler var bir de. Jerusalem, I Love You; Shanghai, I Love You, Rio, eu te amo; Moskva, ya lyublyu tebya imdb sayesinde haberdar olduklarım. Yapım aşamasında olan başka varsa bilmiyorum. Bir ara, Emrah Yücel’in öncülüğünde hayata geçirileceğinden söz edilen bir proje vardı İstanbul ile ilgili ama sonra ne oldu, hiç bilmiyorum.

Tokyo! filmi, ilk iki örneğe oranla daha ağır başlı bir yapım. Kariyerlerinin başlarında böyle bir işe kalkışan yapımcıları özellikle tebrik etmek gerekiyor. Fakat devamında da pek fazla işe kalkışmamışlar. Sinemanın çok içinde olmayan ya da olamayan kişileri, az ama öz film yapmış olan sinemacılardan seçmişler sanırım. Aynı on yıllık zaman diliminde dünyaya gelmiş olan Leos Carax, Michel Gondry ve Bong Joon Ho bu projenin yönetmenleri. Film, Gondry’nin çektiği Interior Design ile açılıp Bong’un Shaking Tokyo’su ile kapanıyor. Carax’ın Merde’si ton açısından birbirine daha benzer bu iki filmin tam ortasında duruyor. Kent insanının yabancılaşmasını ve giderek toplumdan soyutlanışını değişim, anarşi ve reenkarnasyon ekseninde anlatıyor, Tokyo!.

Interior Design, Michel Gondry’nin aşina olduğumuz tarzının tüm özelliklerini içinde barındıran, yaratıcı ve oyuncaklı sahnelerin bulunduğu, önceki filmlerine de selam yolladığı hoş bir film.

Sinemacı olma gayretindeki erkek karakter Akira’dır. Kadın karakter Hiroko’nun ise belli bir işi yoktur. Erkek arkadaşı tarafından tutkusuz olmakla, çocukluk arkadaşı tarafından da aylaklıkla suçlanır. İş arama girişimlerinden birinde, hediye paketi yapmayı bile beceremeyerek onca kişi arasında işe alınmayan tek kişi olur.

Tokyo’nun günlük koşuşturmacası içinde ayrı düşen çiftimiz pek vakit ayıramazlar birbirlerine. Akira tüm gün hediye paketi yapmakla uğraşırken, Hiroko da bütçelerine uygun kiralık ev arar durur. Ancak Tokyo gibi bir kentte iki gıdımlık odalar bile ateş pahasıdır. Kendilerini idame ettiremeyip, yanında kaldıkları arkadaşlarına da rahatsızlık vermenin huzursuzluğuyla günleri geride bırakırken Akira’nın şansı, çektiği filmin bazı kişilerin dikkatlerini çekmesiyle döner gibi olur. En azından çabalıyordur Akira. Hiroko’da ise hala tık yoktur. Tutkusuz ve aylaktır ne de olsa. Arabasına bile sahip çıkamaz. Kendi ayakları üzerinde durmayı bir türlü beceremez ve bir sabah, içinde ufak bir boşlukla uyanır. Hiroko o sabah uyandığında sandalyeye dönüşmüş olduğunu görür! İşe yarar hale gelmiştir artık. Oturakları kırılmış otobüs durağındaki yaşlı teyzenin dinlenmesine yardımcı olur. Daha sonra bir müzisyen tarafından sahiplenilip eve alınır. Artık bir evi vardır ve hem kendisine hem de etrafındakilere faydası dokunuyordur. İşe yarıyor olmanın haklı gururuyla yaşar durur orada.

Akira rolündeki Ryo Kase’yi, Gus Van Sant’ın Restless’ından hatırlayabiliriz. Hiroko rolündeki Ayako Fujitani ise genç yaşta başladığı kariyerinde pek az işte yer almış. Aktüel kamera kullanımı, oyuncaklı dünyası, amatör ve çocuk ruhlu karakterleriyle diğerlerinden keskin çizgilerle ayıramayacağımız bir Gondry filmi Interior Design.

Leos Carax’ın Pola X’ten dokuz yıl sonra çektiği filminin isim babası Merde, kent insanının önem verdiği her şeyi taciz eder. Öncelikle düzeni bozar. Sonra hırsızlık yapar. İnsanların ellerindeki şeylere saldırır. Para, telefon, sigara; hiç fark etmez, ne bulursa alır yer, yırtar, atar, işe yaramaz hale getirir.

Yürüyüşü, görüntüsü ve neden olduğu şeylerle Japon kültüründe yarım yüzyıldan fazla mazisi bulunan canavar Godzilla’ya benzemektedir Merde. Yaşamakta olduğu kanalizasyonda bulduğu el bombalarını şehrin orta yerinde sağa sola saçarak katliama neden olur. Yakalanmasının ardından Japon hükümeti göç yasalarında düzenlemeye gider. İnsanlar da görüntü itibariyle Merde’yi anımsatanlara saldırıda bulunur.

Peki, kimdir bu Merde? Kendisinin, yıllar önce kaybolan oğlu olduğunu iddia edenler de vardır. Macar yapımı bir çocuk pornosunda görüldüğünü söyleyenler de. Kendisiyle aynı dili konuşan üç kişiden biri olan Bay Voland avukatlığını üstlenir Merde’nin. Akli dengesinin yerinde olmadığını öne sürerek savunur onu. Merde ise Japonlardan nefret ettiğini söyler. Ayrıca gözlerinin de tıpkı kadın organına benzediğini. Kendisini, Tanrı’nın gönderdiğini anlatır. Tanrı, onu hep nefret ettiği insanların arasına gönderirmiş. Son olarak da annesinin azize olduğunu söyler. “Ve sizler onun ırzına geçtiniz. Ve ben sizin çocuğunuzum.” Yeşil takımı ve kirli bedeniyle doğayı temsil etmektedir Merde. Kirletilip ırzına geçilmiş doğayı. Teknoloji ve makineleşmede lider olan kentlerin birinden intikam alıyor böylece Merde. Bunu da insanların gömdüğü ve basit bir mekanik düzeneğe sahip olan el bombalarıyla yapıyor.

Filmlerinde, Amerika’ya ve sinemasına göndermelerde bulunan Carax, burada da bu tavrından ödün vermiyor. Yakalandıktan sonra haberlerde, Amerikan hükümetinin El-Kaide kamplarından birinde Merde’ye ait bir görüntü bulduğundan söz ediliyor. Ayrıca Merde’yi sorgulayan avukata “Modern teröristler bile kendilerini kurbanlarıyla birlikte havaya uçuracak kadar onurlular” dedirtiyor. Bunu 11 Eylül saldırılarına yapılan bir atıf şeklinde yorumlayabiliriz sanırım. Filmin sonunda, 5 dolarlık banknotun üzerinde Lincoln’ün Merde’ye uyarlanmış fotoğrafını görüyoruz. Son olarak da yok olmadan önce baktığı son yer havalandırma deliği oluyor. Amerikan yapımı filmlerde kaçmak için sıklıkla başvurulan yerlerden biri yani. Finalde Merde’nin sıradaki macerasının Amerika’da gerçekleşeceğini öğreniyoruz. “Tanrı beni hep nefret ettiğim insanların arasına gönderir” her şeyi açıklıyor zaten. Yabancı dilde filmlerin yönetmeni yabancı dilde film izlemeyi sevmeyen Amerika’ya ve sinemasına giydirebildiği kadar giydiriyor.

Merde rolünde Carax’ın kadim dostu Denis Lavant olması, gereken neyse o olarak seyir zevkini arttırıyor. Bay Voland rolündeki Jean-François Balmer ile karşılıklı döktürdükleri ve ilgiyle izlettikleri sahneler ise oyun gücü olarak çok şey katıyor filme.

Tokyo!’nun son bölümü olan Shaking Tokyo bir Bong Joon-ho filmi. Daha önce, Salinui chueok ve Gwoemul filmleriyle şanı okyanusun öte taraflarına ulaşmış olan Bong’a ait bu bölüm, bana kalırsa filmin en iyi bölümüdür. Dünyanın en kalabalık şehrinde vuku bulan Asyalı kardeşlerimize has bir yalnızlık öyküsü anlatılıyor bu bölümde. On yıldır evden çıkmadığını ve bir hikikomori olduğunu söyler kahramanımız. Elini eteğini çekmiştir sosyal yaşamdan. Sürekli evdedir, acıkınca yiyecek stoklarını tüketir, cumartesi günleri pizza söyler, kitaplar okur, yer, içer, yatar, kalkar, bazen de tuvalette uyuyakalır. O kadar hikikomoridir ki gezi kitapları okuduğunda evini özler! Zaten bu durağanlığı da hayatındaki tek hareket olarak yorumlar. Babasından gelen parayla geçinir. Postacıyla ve pizzacıyla göz teması kurmaz. Asıl hikayemiz de temas kurduğunda başlar. Her zamanki erkek dağıtıcılardan birini beklerken bir kadınla karşılaşır bu sefer. Yıllar sonra kurduğu ilk göz temasında Tokyo sallanır. Bu sallantı esnasında bayılan pizzacının kolunda “Üzüntü”, “Histeri”, “Baş Ağrısı” yazan düğmeler vardır! Bacağında da bir Power tuşu. Bu tuşa basarak pizzacıyı uyandırır kahramanımız. Sonra da onun kendisi gibi bir hikikomori olmak üzere eve kapandığını öğrenir patronundan. İki gün boyunca hiçbir şey yapamayınca derdinin ne olduğunu anlar. Bir hikikomori başka bir hikikomoriyi görmek istiyorsa yapacağı tek bir şey vardır: Dışarı çıkmak!

Sallantının yarattığı korkuyla nasıl ki kendimizi dışarı atıyorsak, aşk da on bir yıllık hikikomorikliğimizden vazgeçirebiliyor bizi. İnsanın kendine gelmesi için silkinmesi gerektiğine dair bir metafor deprem. İnsana ait duyguların en yoğun şekilde hissedildiği anlardan biri aynı zamanda. Tıpkı aşk gibi.

Dışarı çıktığında hiçbir insanla karşılaşmıyor kahramanımız. Dağıtım yapan pizzacı bile bir robot. Yolları, bir tek deprem olduğunda insanlarla doluşmuşken buluyoruz. Depremde yuvalarını terk eden karıncalar gibi aynı.

Dünyanın en kalabalık şehrinde yalnız kalmışların, dışlanmış ya da kendilerini soyutlamış veya soyutlamak zorunda kalmışların hikayesi Shaking Tokyo.

Bong’un diğer filmlerinin kimi anlarında hissedilen o sevecen ton, bu orta metraj filmin tamamına yayılmış. Teruyuki Kagawa’nın özellikle anılması gereken samimi oyunculuğunun da payı var elbette. İnsana kendini iyi hissettiren ve güzel bir kitap okumuş hissi uyandıran filmlerden Shaking Tokyo. Projedeki en iyi filmin, diğer iki yönetmene oranla kısmen daha tecrübesiz olan Bong’dan çıkmış olması ayrıca sevindirdi beni. Sevinmeme neden olan şeylerden bir diğeri de Shaking Tokyo’nun, yönetmenin öteki filmleriyle pek bir ortak noktasının bulunmaması. Son yıllarda dikkat çeken Asya sinemasında kendine has bir yer edindi artık Bong. Her filmiyle kesinlikle, insanı beklemediği başka bir yerinden yumruklamayı başarıyor insanı. Anlatısının güzelliği bir yana, sırf bu yönüyle bile takip edilmesi gereken bir sinemacı Bong Joon Ho. Hollywood’a gelip Snowpiecer’ı çekmesi umarım hayrına olur diye dua ediyorum.