tbernhard1 Thomas Bernhard 15 Temmuz 1986 sabahı Viyana’da Cafe Bräunerhof’a girer. Evini o sıralarda yeniden dekore ettiriyordur, “tabii ki beyaza” boyanıyordur. Evinde işçilerin varlığından bunalmıştır. Sabahın erken saatinde kafelere kaçıyor, kapıya yakın havadar yerlerde oturmayı tercih ediyordur. Kendisiyle konuşmak isteyen Werner Wögerbauer’e, “Sorun olmazsa bir yandan gazetelerimi okumaya devam edeceğim,” diyerek anlatır:

Kendi kaderimle pek ilgilenmiyorum. Çevrilmiş kitaplarımın başka ülkelerdeki yazgısı da beni o pek ilgilendirmiyor. Nihayetinde çevrilmiş bir kitap, farklı bir kitaptır. Asıl kitapla ilgisi yoktur. Çevirenin kitabıdır artık. Ben Alman dilinde yazıyorum. Ancak onların bir kopyasını alıp sever ya da sevmezsin. Kapakları kötüyse, kitap da sıkıcıdır. Sayfalarını çevirip bırakırsın, hepsi bu. Kendi çalışmanla, başlığı haricinde pek ilgisi yoktur, değil mi? Çünkü çeviri yapmak imkansızdır. İş müziğe geldiğinde yazılı notaları dünyanın herhangi bir yerinde çalabilirsiniz, ancak benim durumumda kitabım sadece Almancada çalınır. Benim orkestramla! İnsanların yazdıklarımı nasıl okuduklarıyla zerre ilgilenmiyorum. Allahtan telefonum artık pek çalmıyor.

[Avusturya’da skandallara neden olan biri şeklinde nitelenirken, diğer ülkelerde daha ciddiyetle yaklaşılmasındaki neden] Avusturya’da edebiyata değer verilmemesidir. Romen-Slav ülkeler dediğimiz bölgelerde edebiyata değer veriliyor. Avusturya’da ise müzik değerli, tiyatro değerli, başka herhangi bir şeyin değeri yok. Her zaman böyleydi.

Kağıt işçilerinin yarısından fazlasının ya bacağı yoktur ya da beş parmağı. Kağıt makineleri zalimdir.

Her şey sonunda kaybedilir, her şey mezarlıkta son buluyor ne de olsa. Yapılacak bir şey yok. Ölüm herkesi alıyor ve son sadece bu. Erotizmi herkes biliyor, hakkında konuşacak bir şey yok. Herkesin kendince cinsellik anlayışı var. Şehirli olmanın içten gelen bir yanı var. Dış görünüşle ilgisi yok. Ama hayır. insanlık sadece aptalca düşüncelerle var olmuştur, yapacak bir şey yok. Aptallık için çare yok. Bu bir gerçek. Yayıncı ne demek? Sana soruyorum, nedir yayıncı? Serdiğimiz yatak örtüsüdür, fazlası değil. [1. Futuristika notu. T.B., Almanca yayınlamak ve yaymak, karıştırmak anlamındaki verlegen fiiline gönderme yapıyor.] Ancak yatağı olmayan bir yayıncı nedir, bunu cevaplamak kolay değil. Nesneleri yayan biri (verlegen), kafası karışık biri, oradan oraya koymuş ve neyi nereye koyduğunu artık bulamayan biri. Yayıncının açıklaması işte bu. Eşyaları karıştıran biri. Bir yayıncı kabul ettiği şeyleri ve taslakları birbirine karıştırır ve sonrasında da onları bulamaz. Ya beğenmiyordur artık ya da kafası karışmıştır. Her iki halde de uçmuştur artık her şey. Karışmıştır. Sonsuza dek. Tanıdığım tüm yayıncılar böyle. Hiçbiri de işleri karıştırmayacak denli iyi değil. Bir şeyler yayınlarlar ve sonra yayınladıkları ya sefil ya da bulunması imkansız olur. Thomas Bernhard’ın bir arkadaşı kafeye girip yan masaya oturur. Bernhard, “Felaket bir gece geçirdim,” der kadına, yine de birkaç saat uyumayı başarmıştır. Başka bir tanıdığı adam kafeye girip Bernhard ile selamlaşır. 1964 yılında Viyanalı bir sanatçı ile dayanışma için düzenledikleri galayı konuşurlar. Bernhard bir jandarma rolü oynamıştır. tbernhard4 Hep müzikle içiçe biri oldum. Düzyazının müzikalite ile ilgisi vardır. Nefes almak kolay iş değildir. Bazı insanlar karınlarından nefes alırlar, bazıları ciğerlerinden. Şarkıcılar karınlarından alırlar yoksa şarkı söyleme imkanları yoktur. Nefesi karnınızdan beyninize transfer etmelisiniz. Aynı işlem. Orada birçok minik akciğeriniz var, belki birkaç milyon adet. Şu an için varlar en azından. Çökene kadar varlar. Baloncuklar patlayınca, akciğerleriniz de çöker. 90 yaşında hala akciğeri olan insanlar var. Henüz 12 yaşındayken akciğeri kalmayanlar da var. Öyle aptal gibi gezinirler. Çoğu insan böyledir aslında, %98 gibi bir oranda hatta belki yüzde bir daha fazla denebilir. Ne zaman biriyle konuşsanız, bir aptal gibi ama cana yakın konuşursunuz. Bir oyunbozan olmadığınızdan, insanlarla konuşmayı sürdürürsünüz, onlarla yemeğe filan çıkarsınız, iyi davranırsınız, nazik olursunuz ve temelde hepsi aptaldır, çünkü çabalamazlar. Kullanmadığınız her şey harcanır gider ve ölür. İnsanlar da beyinlerini değil sadece ağızlarını kullandıklarından, oldukça gelişmiş damaklara ve çenelere sahiptir ama beyinlerinin oldukları yerde hiçbir şey yoktur. Durum genelde böyledir. Ne denebilir ki? Aşk her zaman bir şeylerle ilgilidir. Ben kitaplarımdaki karakterler değilim. öyle olsaydım yüzlerce kez kendimi öldürüp sabah beşten akşam ona kadar kötücül biçimde vücuda gelirdim. Bir insanın kim olduğu tasvir edilemez. Sadece elinizde ne varsa onu anlatabilirsiniz.

Bir oyunbozan olmadığınızdan, insanlarla konuşmayı sürdürürsünüz, onlarla yemeğe filan çıkarsınız, iyi davranırsınız, nazik olursunuz ve temelde hepsi aptaldır, çünkü çabalamazlar.

Açın gazeteleri, hemen hemen hepsi Thomas Mann’dan bahsediyorlar. Şu anda otuz yıldır ölü adam ve tekrar tekrar tekrar ondan bahsediyorlar, sonsuza dek, dayanılmaz. Küçük burjuva bir yazar olmasına rağmen, solgun, sönük ve sadece küçük burjuvalar için yazan biri. Tasvir ettiği muhit ancak küçük burjuvaların ilgisini çeker. Keman çalan profesör, Lübeck’li bir aile, aman ne şirin. Fakat Wilhelm Raabe[2. Jakob Corvinus adıyla romanlar yazdı. 1831-1910 yılları arasında yaşadı. Schopenhauer’den etkilenmiştir. Karamsar bir hiciv tekniğiyle yazdı. Aynı zamanda ressamdı.] gibi birisi yok. Fakat önemli olan Thomas Mann’ın politik konularda akıttığı saçmalıklar, gerçekten. Kendisi tutucu ve tipik bir Alman küçük burjuvadır. Karısı da açgözlüydü. İşte bu benim için tipik bir Alman yazar birleşimidir. Arka planda her zaman bir kadın vardır, Mann ya da [Carl] Zuckmayer olun, bu karakterler her aptal heykel, sergi ya da köprü açılışında hep devlet başkanının yanındadırlar. Yazarların ait oldukları yer orası mıdır? Bu adamlar her zaman devletle ve iktidardakilerle anlaşmalar yaparlar, sonunda da hep dirseklerinin üzerinde kalırlar. Tipik Alman yazarları. Uzun saç modaysa uzun saçlıdırlar, kısa saçsa kısa saç. Solcular hükümetse sola koşar, sağcılar iktidarsa bu kez o yöne koşar. Kişilikleri yoktur. Çoğunlukla, belki sadece genç ölenler, ayırabiliriz. 18 ya da 24 yaşında öldülerse o yaşta bir kişilik oluşturmak o kadar zor değildir, daha sonra zorlaşır. Gittikçe zayıflarsın. 25 yaşın altındayken, kimsenin bir çift pantolon dışında bir şeylere ihtiyaç duymadığı zamanlarda, bir yudum şarap ya da suyla kendini memnun ettiğin zamanlarda, bir kişiliğinin olması hiç de zor değil. Fakat sonra… Sonra hiçbirinin hiçbir şeyi kalmaz. 40 yaşına geldiklerinde hepsi siyasi partilere girmişlerdir, tamamen felç olmuşlardır. Sabahları içtikleri kahveyi devlet ödemektedir. Yattıkları yatakları, gittikleri tatilleri hep devlet ödemektedir. Kendilerine ait bir şeyleri yoktur artık. Heidegger beni beslemedi, neden beslesin ki? Fakat inanılmaz bir kişilikti. Ne ritm duygusu ne başka bir şeyi vardı. Birkaç yazarın üzerinden yaşadı, onları parçalayıp kullandı, son kırıntısına dek, onlar olmasa hali ne olurdu? Lichtung [temizlik] kelimesi Heidegger’den önce de vardı, 300-500 yıl önceden beri. Heidegger’de yeni bir şey yok, sığ, şişko. Başkasının meyvelerininin tümünü ahlaksızca yiyip kendisini tıka basa doyuran insanlara mükemel bir örnek kendisi. Allahtan yedikleri onu hasta etti ve çatladı, mide ağrısına tutuldu.

Yaşamayı seviyorsanız, ölü olmayı istemezsiniz. Herkes yaşamayı da sever ayrıca, kendilerini öldürenler bile severler, sadece artık fırsatları yoktur.

[Avusturya ile sevgi/nefret ilişkisi] Belki. Sevgi/nefret? İnsan her iki yöne ayrılabilir. Yaşamınızdaki en iyi güdünüz olabilir bu. Sadece severseniz kaybolursunuz, sadece nefret ederseniz de kaybolursunuz. Yaşamayı seviyorsanız, benim sevdiğim gibi, siz de her şeyle bitmez tükenmez bir sevgi/nefret ilişkisiyle yaşamalısınız. Bir türden dengeleme eylemidir bu. Merhametlerine doğrudan yönelmek ölümcüldür. Yaşamayı seviyorsanız, ölü olmayı istemezsiniz. Herkes yaşamayı da sever ayrıca, kendilerini öldürenler bile severler, sadece artık fırsatları yoktur. Çünkü artık geri dönemezler, [kayıt cihazına bakarak] hala dönüyor, drama sürüyor, Dramma giocoso! [3. Komedi!] Şuradaki aptal heykeltraş mesela.[4. Avusturya’nın önde gelen heykeltraşlarından Alfred Hrdlicka’yı kast ediyor.] koşturup bağırıyor, aptal atını eyerleyip bir dolu anlamsız laf ediyor. Hepsi de basit mevzular, kısa süreli etkiler, öbür gün gitmiş oluyor. Günde beş kez gelir buraya, ben gelirken çıkmıştı şimdi yine geldi. Zavallı herif, kafasını traş ediyor, iki yıl sonra tamamen traş ediyor, sonra üç yıl uzatıyor. Zavallı. Anlamsız. Eğer bu çalışmanda belirirse sonsuza dek kalır, fakat sanırım durum heykeltraşlar için kolay değil. Kent yöneticilerinin kıçlarını yalamak zorundalar yoksa komsiyonlarını alamazlar, işlerini yapamazlar, oturma odalarında dökümlerini yapamazlar. Zor olan bu. Yazarlık kolay çünkü herhangi bir şeye ya da birine ihtiyacınız yok. Gözlem yapabilir, sonra da sonucuyla neyi arzu ediyorsanız yapabilirsiniz, sadece bir daktiloya ihtiyanız var, zor zamanlarda ise bir kalem sadece. Veya tükenmez kalem, bugünlerde birkaç şiline tükenmez kalemler alabiliyorsunuz. Naziler her yerde. İngiltere’de, Fransa’da ve Hırvatistan’da ve kimbilir başka nerede. İlgi çekici ve ilgi çekici olmayan insanlar var ve durum şu ki ilgi çekici olmayan insanlar çoğunluğu ele geçiriyor. Tarihten bağımsız bir durum bu. Nazi, ne olduğunu herkes biliyor. İsa, onun da ne olduğunu bilmeyen yok. Hıristiyan. Hıristiyan ya da Nazi de, sonunda ikisi de aynı tınıda ve her ikisi de tiksinti verici. [Eleştirmenlerin Thomas Bernhard’ın aydınlanma karşıtı bir yazar olup insanlığı hakir gördüğünü söylemeleri hakkında] Bunu yazanlara bir bakın. Zevksiz, tat duyguları olmayan, ne anlatacakları ya da okuyacakları konusunda fikirleri olmayan ilkel insanlar. Neyle uğraştıklarını bilmiyorlar. İşler ısınınca ceketlerini çıkarırlar, şişkin mideleri ve kemerleriyle ortalıkta terleyerek oturup tamamen bayağı biçimde şişe üzerine şişe devirip yalandan kardeşlik ayağı yaparlar cümbür cemaat. Sefil bir çetedir. Ne söylendiğini kim umursar… [Eleştirmenlerin proto-faşist eğilimleri olduğunu söylemeleri hakkında] Faşist. O kelimeyi sevmem ama bana birçok şey söyleniyor. Komünist, faşist, anarşist, her şey. Pek sohbet etmem. Bence sohbet isteyen insanlar şüphelidir çünkü cevap veremeyecekleri belirli beklentileri çoğaltırlar. Bazı insanlar konuşmada iyidir. Konuşma söyleşiye döneceği sırada işler ürkütücü bir hal alır. “Gökkubbenin altındaki her şey” diye güzel bir deyiş var. Hepsi bir araya gelir ve birisi hafiften şu yana kımıldar, diğeri şöyle kımıldanır ve alt taraftan leş gibi kokan bok çıkar. Kim olduğu önemli değildir. Toplu konuşmalar vardır mesela, yüzlerce, kitaplar dolusu. Yayınevleri tamamen onlara bağlı yaşarlar. Anüsten çıkan bir şey gibi, kitap kapaklarına yayılırlar. Bu da bir konuşma değildi zaten. Her zaman: “Konuşmayı dinlemektesindir” ve tam o anda, duyan herkes zaten unutmuştur. Hiçtir zaten. Ünlü “Nocturnes” dizisi vardır. Bir filozof ve sözde filozof bir buçuk saat otururlar. Veya her ikisi de sözde filozoftur ve biri polo yaka kazak giymiştir, diğer ise kravat takmıştır. Hangisi olduğu önemli değil çünkü olay uydurma ve aptalcadır ve oturup sadece konuşurlar, saatlerce ve saatlerce. Süddeutsche Zeitung’un son otuz yıldır yayımladığı o kadar söyleşiye bakarsanız, kimsenin o konuşmalarda ve kitaplarda söylenen tek bir kelimeyi bile umursamadığını göreceksiniz. Sadece kağıt fabrikasındakiler umursayabilir, böylece anlamlı olacak yapacak bir şeyleri olabilir. Çünkü zaten berbat yaşamları vardır ve uzuvlarını kaybetmişlerdir, Kağıt işçilerinin yarısından fazlasının ya bir bacağı yoktur ya da beş parmağı. Kağıt makineleri zalimdir. En azından bunun bir anlamı vardır, aile ekstradan bir şeyler alabilir. İki kağıt fabrikasının yakınında yaşıyorum, dolayısıyla nasıl olduğunu biliyorum. On yıl içinde her şeyin ne kadar aptalca olduğunu göreceksiniz. Fakat hepsi sizin ilerlemenizi sağlayacak, yaşayacak bir şey verecek, yaşam bir sürü anlamsız şey içerir. Yaşam birbirini takip eden uzun bir anlamsızlıklar silsilesinden oluşur. Biraz anlam vardır ama çoğu anlamsızdır. Kim olduğu önemli değildir. Önemli, büyük, sözde büyük olan insanlar olun ya da benim gibi, [Emil] Cioran gibi sıradan isimler, özdeyişçiler olun. Tamamen içler acısıdır ve hepsi sadece nihai sona gider. Evinde oturabilirsin, kitaplarını raflara dizip bakabilir, “Üzücü” diyebilirsin kendi kendine. Ancak yine de hiç durmadan leş gibi üretmeye devam edersin, sabahları bir fincan kahve içmek gibi bir alışkanlığa düşersin ya da çay. Çay daha iyidir çünkü daha az çalışırsın. Aynısı yazmaya da uyarlanabilir. Bağımlı olmuşsundur. Yazmak da uyuşturucudur. [Hastalığım] yazmamın ardındaki itici güç olabilir. Çünkü neredeyse tüm hayatım boyunca benimle oldu. Gördüğünüz gibi, bazı insanlar ciddi derecede hastadır fakat yaşamlarına devam ederler. Tüm bu insanlar için durum yararlıdır. Hastalık her zaman bir tür sermayedir. Her kurtulduğunuz hastalığın kendine özgü büyük bir hikayesi vardır çünkü bir başkasının benzer biçim ile sizin gürlemenizi çalma imkanı yoktur. Yine de buna güvenmemelisiniz çünkü bir kez kötü olacaktır. Önemli olmasa bile, artık fark edecek biçimde etrafta olmayacaksınızdır. Hastalık bankadaki para gibidir. Yaşlandıkça, her şey değişir. Bu yüzden konu değişikliğine de endişelenmeye gerek yoktur çünkü sahip olduğunuz tecrübeyle, doğal olacaktır. Aptal bir yazar, aptal bir ressam her zaman motifler peşinde koşar. Oysa ihtiyacı olan aslında kendisidir, kendi yaşamını takip etmektir. Her zaman aynı kalmayı ister ama her zaman aynısını yazamaz. Anahtar da buradadır, eğer bir anahtar varsa tabii. Ama örneğin birine pantolon satar gibi yaklaşırsanız konuya ve bundan geçim sağlamak üzere niyetlenirseniz, sonunda varacağınız nokta da odur. Teşekkürler. Niye? Herkes ölene dek yaşayacak. Asıl mevzu ikisi arasında olanlar. Ancak çoğu insan o kısımla ilgilenmiyor. Sadece onu yaşayan kişi dışında. Diğerleriyle ilgileniyor olsa da işin aslı herkes sadece kendisiyle ilgileniyor. Hepsi dolaylı çıkarlar için. Her yerde böyledir bu, her ne olursa olsun. İnsanlar sadece kendilerinin ilerlemesini ve devam etmelerini sağlayacak olan durumlarda yardıma koşar. Bir rahibe ya da keşiş olup zordakilere yardım ediyor olsanız bile, bu durum özellikle sizi berbat ve mizantropik kılıyor. İnandığım budur, inanç söz konusu olduğunda, böyleydi.

1986’da konuşuldu. 2006’da Kultur & Gespenster’de yayımlandı.