[su_heading size=”21″ align=”left” margin=”10″]Müzikte kutsiyeti, uygulayıcılarının arasındaki kutsiyeti artıran, trans halinin coşkunluğunu aktaran ve saykodelyaya meyleden tarzıyla Thee Silver Mt Zion, dini değil kutsal olanı yansıtıyor. Sacred Harp müzisyenlerinden feyz alan, şarkı tarzı gospele yakın duran ve bedeni bir müzik aletine çeviren adanmışlık ile sunulan müzik. Basının Godspeed You! Black Emperor döneminden kalma klişesine sığınıp post rock diye etiketlemesinin önüne geçilmeli. Düpedüz punk rock. Basın toplantısında dizilecek Doğan Grubu gazetecileri ve modern musiki dergilerinin, sitelerinin yazı yazıcılarına son uyarımızdır, yapılan, hipster post rock’ınız değildir. Gezi İsyanı’na dair, muhtemeldir sinizm kokan, polislere nasıl kitap okuduk, elde gitarla müziğin birleştiriciliği mesajı verdik yollu övünmelerinizi şimdiden hayal ediyoruz. Oysa yaşananlar kan ve acıydı. Ölülerimiz var, karşınızda ise barikatlara çağıran müzisyenler, bu karanlık sularda dikkatli yüzmenizi dileriz. – F![/su_heading]

Thee Silver Mt. Zion yeni albümünde, 2012 noeli öncesinde hayatına son veren Brooklyn’li rap sanatçısı Capital Steez’i andığı şarkıya yer veriyor. Steez genç yaşında Kuzey Amerika müzik sahnesinde parladı. AmeriKKKan Korruption başlıklı ve sistemi kıyasıya eleştirdiği albümüyle, politik ve ezoterik göndermeleriyle dikkat çekmiş, semavi dinleri eleştiren sözleriyle tepki çekmişti. Grubun, son on yıllık söyleşilerinden ve fanzinlerde yer alan konuşmalarından derlemedir.

Sessizlikten bağırmaya giden yol 

Ölümlere, çevremizi saran ölülere karşı verilen tepkinin sessizlik olması… Bence dünyaya dair oldukça gerçekçi bakış açımız var, dünya berbat halde. Bu yüzden, yaşadığımız dünyayı yorumlarken kasıtlı biçimde naif değiliz. Mevcut durumun ciddiyetini inkar etmeye çabalamıyoruz. Bu nedenle şarkılarımızın çoğunun başlangıcında gidişatın en son durumu hakkında kısa açıklamalar oluyor ve hemen ardından genel umutsuzluğa karşı bir tür kişisel tepkiyi dışa vurmaya çalışıyoruz. Kıyamet yüklü bildirimler yapmıyoruz, sadece etrafımızdaki dünyayı yansıtıyoruz diye düşünüyorum.

[İnsan, yeryüzünün kanseri oldu.] Evet.

[İnsanlığa dair hâlâ umudunuz var.] Evet. Dünya yok ediliyor. Doğası yok ediliyor ve liderlerin kararları ve şirketlerin liderlere arka çıkan kararları, hepsi dehşet verici. Dar kafalı birkaç açgözlü insan tarafından yönetiliyoruz ve birkaç kuşaktır bu şekildeyiz. Dünyanın görünümü bu gerçeğin yansımasıdır. Fakat yine de, hâlâ insanların iyi olduğuna inanıyorum. Tiksindirici ve kötü insanlar var ve gücün yularlarından tutmuş gerçekten kötü nispetsiz sayıda insan var. Bu düşünceyi abartı bulmuyorum. Gerçekten genel durum böyle. Yine de insanlara inancım sürüyor. Bence insanlar iyidir ve çok kötü şartlar altında sıra dışı işler yaparlar. En kötü anlar insanlığın en iyi taraflarını ortaya çıkarabilir.

Punk rock ve tipografi 

Yaptığımız her şey en başta punk rock. Kuşkusuz bu terimi en geniş anlamıyla kullanıyoruz. Bana kalırsa bu terim tam da en geniş haliyle kullanıldığında anlam kazanıyor. Analog kayıt yapıyoruz. Stüdyomuz Hotel2Tango analog bir stüdyo. Fakat giderek daha çok insan gelip ProTools’da çalışıp eve gidip kendi miksajını yapmak istediğinden kendimizi daha çok proTools kullanırken görüyoruz ve bu durumdan nefret ediyoruz. Bütün Silver Mt. Zion kayıtları eski bir Neotek Series II konsoluyla analog kayıttır. Studer 2 inç 24-kanal makineye kaydediyoruz. Kayıtlarda bir kaç kaset geçişi var ama dijital fade out gibi mevzular yok.

Canada’nın ilk harfi olan C, insanların ülkeye dair üstünkörü bakış açısını destekliyor. C ile yazılan Canada yurttaşları nazik insanlardır, aslında barışçıyızdır, silahlarımız yoktur ve kapılarımızı kitlemeyiz ve daha bir sürü saçmalık. Herhangi bir batı ükesi kadar zalimiz, o zaman ingilizcede C ile değil ilk harf K ile, Kanada diye yazılmalı. Sonuçta bu bir örnek sadece. İnsanların bu denemeyi fark edip etmemesi çok da önemli değil. Birkaç kişi fark ediyorsa bile çok güzel. İnsanlar nedense buna sinirleniyor. Godspeed zamanında da ünlemi değiştirdiğimizde öfkelenmişlerdi. Japon belgeselini on sekiz yaşındayken izlemiştim ve ünlem işaretinin yerini yanlış hatırlamışım. Farkedince doğru yerine aldık ve “Vay şerefsizler,” diye yorumlar geldi.

Grubun adı Thee Silver Mt. Zion Memorial Orchestra ve gruptaki her üye değişikliğinde ismi de değiştiriyoruz. Bir süre Thee Silver Mt. Zion memorial Orchestra ve Tra-La-La Band olduk. daha sonra ikinci gitarcımız ve çellocumuz ardından davulcumuz gruptan ayrıldı. Yeni davulcumuzla beş kişi olalım dedik ismimizi de bu değişikliklerle yeniledik. Grup daha sözel ve gürültülü olduğundan, sahneyi birbirimizin yüzlerine bakacak şekilde kurup sahnede yarım daire çizerek yerleştik. Bilinçli bir tercihti. Dönüşüm –daha fazla şarkı söylemenin ve kelimelerin olduğu bir hale bürünmek- kademeli ve doğal bir süreçti. Kelimeleri kullanmak, özellikle de hiç sözcükleri kullanmayan bir gruptan gelince, iyi hissettiriyor. Yaşamda kesinlikle sözcükleri çağıran anlar mevcut.

[Thee Silver Mt Zion] Haydi barikata 3

Bizim punk-rock’ımız

Yazdığımız şarkıların yüzde doksanının iyimserlikle kotarıldığını söyleyebiliriz. Bir hayal kırıklığı, kayıp ya da üzüntü başlangıç noktasından çıkıp umut dolu bir neticeye dair çizgi çizmeye çalışıyorlar. Post-rock değiliz, insanlar neden böyle söylüyorlar anlamıyorum, biz bir punk-rock orkestrasıyız. Vic [Chestnutt] ise, düşüncemizi genişletti. Onunla çok hatıram var, neresinden başlasam bilemiyorum. Arkadaşım olan, artık yanımda olamayan kişiyi hatırlıyorum. Geleceğe dair ise, geçen on yıldan daha farklı düşünmüyorum. İnsanların yaşamlarını iyiliğe doğru yönlendiren kendiliğinden bir hareket göremiyorum.

Müzik kendi kendine varolmuyor. Yeni ya da popüler diye adlandırdığımız musiki açıktır ki artık eskisi kadar önem vermeyen insanların ürünü. Zengin ve uzun bir tarih. Bunu söylerken tutucu göründüğümün ve bunu uzun zamandır birçok insanın dile getirdiğinin farkındayım ama giderek çok daha az sayıda insan müziğin ne olduğuna, çok eskiden, uzun uzun uzun uzun uzun tarihte neler olduğuna kafa yoruyor. Şarkılar da biraz bunun hakkında, biraz da, genellikle doğru zamanda doğru yerde olup diğerlerinin ulaşma şansı olmayanları kapma şansını elde etmiş insanlar hakkında.

İnternet her şeyi kısa ve küçük forma çeviriyor. Web sayfalarının sürekli yeni içeriğe ihtiyacı var ve konu müzik gazeteciliğine geldiğinde ortaya sadece o an yeni olanı, şimdi ve şu anda neyin önemli olduğunu gösteren, boktan şeyler çıkıyor. İnsanların beyinleri haber sağlayıcılara dönmüş durumda, etrafta sadece bu durum olunca, herkes için hayal kırıklığı yaratıyor, bence, iki ya da üç cümleyle özetlenmeyecek fikirler de vardır. Yeni müziği keşfetme yollarım, arkadaşlarımın çektiği kasetler. Ayrıca Kanada’da üniversite radyoları bir sanayi haline gelmedi, oralarda müzik keşfedebiliyorsun. Ayrıca şu garip fanzinler de var.

[Radiohead’in uyguladığı istediğin kadar öde metodu hakkında] Bana kalırsa gerçekten sikko zeka ürünü, kariyerist dolandırıcı bu adamlar. Evet zekiler. Sikeyim, gerçekten zekiler. Beni sadece Bill Gates’in yaptığı şey ya da Oprah Winfrey’in kendi kitabını ayın kitabı seçmesi kadar ilgilendiriyorlar. İnsanların manyak paraları olduktan sonra yaptıkları ve söyledikleri kadar ilginç olabilirler ancak. İnsanlar zaten bir şekilde isterlerse ödüyor, istemezlerse ödemiyorlar.

 “Hakkını verip savaş, gerçek bir şey sev” ya da barikatlara çağrı 

Ekonomi çökmüş halde. İklim değişimi gerçeği var. Çoğumuz aynı anda dünyanın birçok yerinde savaşmakta olan ülkelerin yurttaşı. Dünyanın suyu büyük miktarda azalıyor. Zenginler ve yoksullar arasındaki fark açılıyor. Fiziki dünya çürüyor. Birçoğumuz sanal varoluşlarımızla geçiriyoruz günlerimizi. Birçok açıdan müzik dünyası son yıllarda tüm bunlar yaşanmıyor gibi hareket etmeyi tercih ediyor.

İçten içe her şeyle ilişkisizliği tercih eden bir dönem yaşanıyor gibi gözüküyor. Müzisyenler diye nitelenen bizler ise, konserlerimize gelenlere, albümlerimizi yasal ya da korsan indirmiş olsun tüm dinleyicilerimize, dünyaya katılıp bir taraf seçmeleri yönünde teşvik etmeye çalışıyoruz. Politik bir grup olduğumuz savıyla ya da çok basit veya didaktik konuştuğumuz savıyla çok yıpratıldık. Aslında öyle didaktik değiliz ve bazı şeyler oldukça basit. Bize göre, basit. İster günlük yaşamında ol, ister herhangi bir aktivizmin içinde yer al, bir tür değişimi dışavurmalısın. Bizim yaptığımız tamamen budur. Hepimiz kimin tarafında olduğumuzu seçmeliyiz. Saflar belirlendi. Kafanı ne kadar kuma gömdüğünün önemi yok. Karanlık günler geliyor.

Bu yüzden insanlara hakkını verip mücadele edin demek istiyoruz, dostlarınızı sevin, ailenizi, kendinizi sevin, en azından bir şeyleri sevin. O kadar da karmaşık değil, anlamsız mı tüm bunlar? Naif değilim. Yaşama dair pragmatik yaklaşımım var. Devletin olanaklarını kullanıp bok gibi zenginleşenlerden bahsetmiyorum, Birinci Dünya ülkeleleri yurttaşlarının kalanından bahsediyorum. Dünyanın çoğunluğu tamamen ayrı bir konu. Nairobi’de Silver Mt. Zion plağı alanlar yok, biliyoruz. Kime konuşuyoruz o zaman? Temelde Birinci Dünya ülkelerinin çocuklarına konuşuyoruz. Tarihin gerçekten de “Haydi barikata kardeşlerim,” dedirttiği bir dönemde yaşamak isterdim. Böyle bir dönem yaşamıyoruz, biliyorum ancak geçmişte bir şarkımızda “Haydi tekrar barikatlara,” demiştik. O zaman sokaklarda binlerce insan, barikatlara akıyordu. Tarihin tam o anı geçti gitti. Bir şer habercisi değilim ama tüm belirtiler gösteriyor ki köşebaşında büyük dertler var. Öte yandan o köşedeki insanların en zor anlarda en muhteşem işler yapabileceklerini de biliyorum. İnsanoğlunun sonsuz bir iyilik yetkinliği var. Tam da o kriz anlarında en temel insani özelliklerimiz kendini ortaya çıkarır, bu nedenle, neler olacağını göreceğiz.

[Thee Silver Mt Zion] Haydi barikata 2

Babalar ve oğullar 

Oğlumun doğumunun hemen ardından birkaç ay yaşamımda oldukça karanlık bir döneme girdim. Esrik biçimde mutlu ve tamamen sevgi dolu halde oğluma bakıp her şeyinden etkilendiğim halde, diğer yandan saatlerce ne olacak halimiz diye dertlendim. “Jessica ile ben ne yaptık böyle? Böylesi korkunç bir ortama bebek getirdik. Ne anlamı var bunun?” Bu duruma tepkim olabildiğince okumaktı. Kafamda dünyada korktuklarımın, yeteri kadar bilmediğim konuların bir listesini yaptım ve okuma listesi çıkardım. Sonrasında kendimi en kötüsüne göre senaryoya uygun koşullandırıp duruma uyum sağladığımı farz ettim. Yardımı oldu.

Durum babalar için de garip. Oğlunuz olduğunda içinizde ilkel bir duygu beliriyor. Kafanızda bir düğme kapanıyor ve varoluşunuz temelde bebeğiniz korumaya dönüyor. Artık mağaralarda yaşamadığımızdan ve bir dağ aslanının gelip onu alması gibi bir tehlikenin düşük olması nedeniyle bu duygunun çıkış noktasını bulmak kolay değil. Beyninizin o tarafı kendisini besliyor. Hayatımda hiç denk gelmediğim bir travmaydı. Kesinlikle bir travmaydı. Sanırın tamamen şehirde yaşadığınız için çok da ihtiyacınız olmayan “Bebeğini koru” diye bağıran kafanızdaki o düğmeyi kapatmakla ilgiliydi.

Peki ne yapıyorsunuz? Her şey bütünüyle soyut bir kimliğe bürünüyor ve işte günlük yaşamda düzeltmek için elinizden çok şey gelmeyen dünyanın durumu gibi meseleler nedeniyle kafayı yemeye başlıyorsunuz. Demek istediğim, çocuğumu iklim değişiminden koruyamam. Yapabileceğim ve anlamamın biraz süre aldığı konu, oğlumun –benim aksine- biraz da olsa yiyecek nasıl yetiştirilir, kafanın üzerine bir çatı nasıl kurarsın gibi temel bazı bilgilerle büyümesini sağlamaya adamak. Böylesi özelliklerim olsun isterdim, kimbilir belki oğlumdan öğrenebilirim ve böylece sefil babasına göre daha az korku duyabilir.

Müzisyenler korkaktır. Şahit olduğum bir gerçek bu. Tanıdığım her müzisyen bir korkak. “Apokaliptik” terimi Godspeed ve Montreal gruplarına dair çokça söyleniyor. Bir tür politik kıyametin başlangıcını yaşıyor gözükmemize rağmen açıkçası terim olarak müziğin kıyamete dair olduğundan emin değilim. “Horses in the Sky” ya da “God Bless Our Dead Marines” gibi şarkılar “Başka ne yapabiliriz?” demek gibi. Geçen yıllar içinde tüm şüphelerimiz politik şiddet ve ırkçı savaşlarla onaylanmış oldu. Gökyüzünde uçup insanların üzerine ölüm yağdıran makineler var ve biz bir şeyler söylemek zorundayız.


Barikatlara çağrının olduğu şarkının sözlerinin bahsi geçen kısmı:

A Silver Mt. Zion – The Triumph of Our Tired Eyes
Rütbeleriyle askerler,
Silahlarıyla domuzlar durduramayacaklar,
Kayıp olanları ve çaresiz kalanları ve ezilmişleri.
Sigaralarıyla askerler,
Silahlarıyla domuzlar durduramayacaklar,
Tek başına kalanları ve umutsuzları ve zekileri.
Haydi kardeşlerim,
Yine barikatlara
Haydi kardeşlerim,
Yine barikatlara
Kendi yolumuzu çizeceğiz.
Haydi kardeşlerim,
Yine barikatlara
Kendi yolumuzu çizeceğiz.

Gruba adını veren:


Tek resmi vidyoları: