Danimarkalı Hans Christian Andersen yaklaşık 150 yıl önce Kibritçi Kız hikayesini yazarken gelecekte nice çocuğun kalbini parçalayacağını, dolaylı da olsa 19.yy kapitalizminin nice çocuğun zehirli oklarına hedef olacağını tahmin etmiş miydi bilinmez.

Hayaller içinde donarak ölen küçük kibritçi kızın dramı, mutlu sonlarla bitmesi alışılagelen masallar alemi içinde küçük bir istisna da olsa bu onun zihinlerde daha derin yerlerde mekan bulmasını sağlamış, neredeyse her yetişkinin geçmişte yaşadığı -küçük de olsa- ‘Kibritçi Kız’ sendromu sık rastlanılan bir durum olmuştur.

Bu hikayeden fazlaca etkilenen bir isim Finlandiyalı yönetmen Aki Kaurismaki, masalın orijinal versiyonundaki Noel gecesi karlı bir sokakta kibrit satan küçük kızın dramını, kibrit fabrikasında çalışarak hayatını kazanmaya çalışan genç Iris’in hikayesi ile 1990 yılında beyaz perdeye uyarlamıştır.

Oldukça anlayışsız ve acımasız anne ve babası ile yaşayan Iris, gününü akıllara zarar bir kibrit fabrikasında çalışarak geçiriyordur. Çileli fabrika hayatının stresini biraz olsun atabilmek hem de onu bu dramdan kurtarabilecek zengin bir eş bulma umudu ile geceleri kulüplere gitmeye başlar.

Başlangıçta erkeklerin dikkatini çekemese de bir gece şansı döner ve ruhsuz hayatına anlam verebilecek, onu refah bir yaşama kavuşturabilecek erkeği ile tanışır. Kısa zamanda çok iş başarsalar da Iris’in hayallerindeki ideal çift örneği yavaş yavaş ‘gerçek’ ile silinmeye başlar. Iris’in tek gecelik ilişki peşinde koşan yakışıklı sevgilisinden alacağı intikam ise Iris’i, masaldaki küçük kız imajından çok daha güçlü, çok daha feminist bir kalıba sokacaktır.

Masalın kaba modern bir versiyonu olarak nitelendirebileceğimiz film, 70 dakika gibi tipik bir filme göre kısa sayılabilecek süreye sahip olmasına karşılık, etkisi boyundan oldukça büyük. Mesajlar adreslerine tam ulaşmış mı bilinmez ama film, genç bir kız üzerinden hem kadın-erkek ilişkileri, hem ebeveyn-çocuk ilişkileri, hem de insan-üretim araçları ilişkisi üzerine ayna tutarak, modern hayatların görülmek istenmeyen kısmını, izleyicinin çıplak, dolaysız, az ve öz biçimde görmesini sağlıyor.

Iris’in kibrit fabrikasındaki ‘çalışma’sahneleri en soğukkanlı insanların bile hafiften ruhunu daraltacak türden. Statik bir gürültü içerisinde zaman geçtikçe Iris ve kibrit makineleri arasındaki o kalın çizgi flulaşmaya başlıyor, hangisinin gerçek makine olduğunu anlamak zorlaşıyor. Gündüzleri insana yakışır faaliyetlerden uzak olan Iris, fabrikada kaybettiği sıcaklığı ve ruhu akşamları ailesi ile bulmaya çalışsa da burada da hayal kırıklığına uğruyor. Oldukça kötü bir evde yaşayan çekirdek aile, kızlarından çok,geçinmek için kızlarının fabrikadan aldığı haftalıklarına bağlılar.

Ebeveyn ve çocuk arasındaki korumacı, paylaşımcı ruh Iris’in evinde bencilce bir hayatta kalma mücadelesine dönüşmüştür. Ne evde ne işte aradığı mutluluğu bulamayan Iris’e ise tek seçenek kalmıştır: Yakışıklı ve zengin, beyaz arabalı bir prens bulmak. Kısa zamanda hayaline kavuşuyor Iris, ancak tanıştıkları ilk gece adamın evine gidip beraber olmaları, Iris’in adama gerçek bir aşkla bağlı olup olmadığı konusunda kafada soru işaretleri yaratıyor.

İlişkilerinde belki daha çok karşılıklı bir alış-veriş havasından söz etmek mümkün, lakin yine bu alışverişten Iris memnun kalmıyor, mutluluk yeniden parmaklarının arasından kayıp gidiyor. Iris ve adamın ilişkisi modern yaşamlar üzerinde ayakta kalmaya çalışan temeli hamurdan taştan bir ev gibi,ve dolayısıyla zamana direnemiyor ve Iris’in üzerine yıkılıyor.

80’li yılların “Banu Alkan-Güner Ümit”vari ilişkisine de hafiften göz kırpan film, sonu itibari ile tamamen özgün bir yapıt teşkil ediyor. Pre-modern toplumların ikinci sınıf vatandaşı ‘kadın’, artık eve ekmek getiren, kendi inisiyatifi ile erkeklerle ilişiki kuran Iris kalıbına giriyor; ev işleri ve çocuklarla sınırlı ‘temizlik’ anlayışını, acı çekmesine neden olan her türlü parazitin ‘temizlenmesi’ ile genişletiyor, extra-feminist bakış açısıyla. Iris temizliğin sonucunu da kabul ediyor ve bir anda suç ve ahlak sorgu masasına yatırılıyor, suçluyu ve masumu ayırmak neredeyse imkansızlaşıyor.

18 yıl önce çekilen ‘The Match Factory Girl’ün hikayesi, isim ve cinsiyet değiştirerek binlerce hayatta vücut bulan bir hikaye. Sosyal hayatların, aile ilişkilerinin ve duygusal ilişkilerin başına sıkça konulan tekdüze, ruhsuz, kalıplaşmış, bencil gibi sıfatlar gerek Amerikan gerek Avrupa sinemasında gerekse de Uzak Doğu sinemasında sıkça işlenen yaftalardan.

İskandinav sineması olarak da ayırabileceğimiz bu müziksiz, oldukça donuk ve soğukkanlı işlenen tema, kibritçi işçi kızın hikayesinde de çok başarılı şekilde işleniyor. Bu başarıya İskandinav halkının tipik bembeyaz tenleri, donuk mavi bakışlarının da çok doğal bir katkısı olduğu söylenebilir.

Vakt-i zamanında Berlin film Festivali, Finlandiya’nın Ulusal Jussi Festivali gibi organizasyonlardan 6 farklı ödül kazanan film, 25. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde de 25 yılın Altın Filmleri bölümü altında gösterildi ve bulunduğu bölümü de hakeden yapımlardan birisiydi.

Kibritçi Kız hikayesinin bu modern versiyonu traji-komik yapısı itibariyle hatırlanacak nadir masallardan biri olacaktır; her masal biraz gerçektir, her masal mutlu sonla bitmez diye diye kulaklarımızda sallanırken.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page