Peter Weir’in yönetmenliğini yaptığı film, 1970’li yıllarda yaygın görülen post-apokaliptik film örneklerinden sayılabilir. Erken dönem Cronenberg yapımı da sayılacak çalışmada Avustralya’nın Paris isimli küçük bir kasabasında yaşayanların bilerek trafik kazalarına neden olup, sağ kalan kazazedeler üzerinde deneyler yapması, kaza yapmış araçların da parçalarının araklanması anlatılıyor. Bu kazalardan birinde sağ kalan kahramanımız ise, herkesin dolaplar çevirdiği bu kasabada kalıyor.

Peter Weir’in ilk filmi olan bu senaryoyu yönetmen, Fransa’yı ziyaret ettikten sonra, İngiltere’de trafik kazaları üzerine çıkan haberlerden etkilenip yazdığı aynı isimli kısa hikayeden ortaya çıkarmış. Weir’in o dönemki düşüncesine göre birini öldüreceksen, araba ya da motor kazası süsü vermekten iyisi yok.

Filmi 27 günde tamamlayan yönetmen, aslında kafasındaki düşünceyi döneminde yansıtamadığı fikrinde. Ekonomik sıkıntılar yaşayan ve umutsuzluğa düşen toplumun, otorite tanımayan anarşist eğilimlere yönelmesi gibi konulara yeterince dokunamadığı ve ilerleyen filmlerde bunu yapabildiği görüşünde. Mad Max’i de buna örnek gösteriyor. Ancak Mad Max 2’de istenen Vietnam sonrası savaş sendromu, sistemsiz toplum örneğine yaklaşıldığı fikrinde.

Filmde kasabalıların kendine göre bir sistemi var aslında. Sağ kalan Arthur’un sığındığı belediye başkanının evinden başlayıp, kasabanın yaşlılarının dışardan gelenleri “halletmesi”, gençlerinin yaşlılara karşı saldırganlaşması gibi detaylar, en sistemsiz toplumda bile, ortak amaç etrafında birleşenlerin içgüdüsel olarak ortaya çıkan iktidarı kazanma refleksini gösteriyor.

Yer yer grotesk öğelere kaçan şiddet ve ilginç biçimde modifiye edilmiş arabalarla, B filmler arasında önemli bir yeri olan çalışmanın yönetmeni, ilerleyen yıllarda Mel Gibson’ın oynadığı Gallipoli ile Birinci Dünya Savaşı’ndaki Avustralyalıların hikayesini de anlatmıştı.

The cars that ate Paris DL

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page