Nur topu gibi bir savaşın doğuşuna şahit olduğumuz şu günlerde, savaş tezkeresinin basın—ve Hüseyin Aygün’ün Facebook hesabı—aracılığı ile kamunun ellerine düşmesi, üzerinden çabucak geçilen bir olay oldu. Bir savaş tezkeresinin halka ne sıklıkla ifşa edildiği göz önünde bulundurulduğu zaman, böyle bir metin üzerinde durmamanın büyük bir kayıp olduğunu görüyoruz. Çünkü tezkereyi incelediğimiz zaman egemen ideolojinin söylem yolu ile kendi çıkarlarını nasıl yaydığına, halk ile arasındaki güç dengesizliğini nasıl devam ettirdiğine, ve düşmanları nasıl yarattığına dair çok zengin bir içerik bize kendini açıyor. Her ne kadar 3 kısa paragraftan oluşsa da, metinde karar mekanizması ve halk arasında yaratılan uçuruma, ve karar mekanizmasının savaşın sorumluluğunu halka atarak kendi ellerini kandan kurtarmaya çalışmasına bire bir şahit oluyoruz. Fakat ideolojinin gözlerimize çektiği perde yüzünden ilk okunuşta gayet normal, hatta sıradan resmi bir belgeymiş gibi gözükmesi, ve bu yüzden çok dikkat çekmemiş olması, bu metini üzerine özellikle eğileceğimiz bir belge yapıyor.

Metinin analizine geçmeden, bunun bir savaş tezkerisi olduğunun üzerinde durmakta ve bu metindeki dilin/söylemin şiddeti meşru ve rasyonel kılmakta çok merkezi bir rol üstlendiğini vurgulamak lazım. Tezkere ilk çıktığı zaman Beşir Atalay ve Bülent Arınç başta olmak üzere AKP bunun bir savaş tezkeresi olmadığını söylemeye çalıştılar. Fakat, Erdoğan’ın bir kaç gün içerisindeki söyledikleri, kendi partisinin iddialarını aynen çürüttü. 3 Ekim’de çıkan tezkereden sonra, Erdoğan 4 gün içinde şunları söyledi:

4 Ekim’de:

“Bizim asla savaş çıkarmak gibi bir derdimiz olamaz. Savaşın getirdiği neticeler Irak ‘ta ortadadır, Afganistan ‘da ortadadır ve şu kısa sürede Suriye’de 1.5 yıl içindeki bedel ortadadır. Buna bizim ‘evet’ dememiz zaten mümkün değil.”

5 Ekim’de:

“Asla savaş meraklısı değiliz ancak savaştan da uzak değiliz. Yurtta sulh cihanda sulh” sulhun egemen olduğu yerde olur. Bizim can damarımıza bastıkları yerde sulhu konuşamayız.”

7 Ekim’de:

“Sen her an gerekirse savaş edecek gibi hazır olmak zorundasın. Sen buna hazır değilsen zaten devlet değilsin”

Erdoğan burada yaşanan tek bir olayı 3 farklı şekilde yorumlamakla kalmıyor, aynı zamanda şiddet, ve tehdit algısını artırmakla beraber söylemini gittikçe savaşa yaklaştırarak dinleyicilerini de olası bir seferberliğe doğru hazırlıyor. Erdoğan’ın bu konuşmaları ayrı ayrı analizleri ve eleştirileri gerektirse de, bu yazıda sadece tezkerenin metinine bakacağız. Bunun bir sebebi, tezkerenin metninde Erdoğan’ın tüm bu söylediklerinin—ve gelecekte de söyleyeceklerinin—temellerini görebilmemizden geçiyor. Başbakan’ın tezkeresini analiz etmekteki amaç, tabii ki, devletin dış siyasetini etkilemek değil. Tezkere geçti, toplar atıldı, insanlar öldü. Fakat bu tezkere, egemen gücün, dili kullanarak şiddeti nasıl haklı çıkardığına; toplumsal sınırları nasıl inşa ettiğine; “biz” olanı masum ve “öteki” olanı nasıl kötü ve agresif gösterdiğine; ve kulladığı dil ile şiddeti nasıl aklıselim bir davranışmış gibi gösterdiğine dair çok güzel bir örnek. Tezkerenin metni şöyle:

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

1. Suriye’de devam etmekte olan krizin bölgesel istikrar ve güvenliğe olduğu
2. kadar ulusal güvenliğimize menfi etkisi giderek artan şekilde görülmektedir.
3. Suriye Arap Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetlerince yürütülen askeri harekatlar
4. kapsamında, 20 Eylül 2012 tarihinden itibaren ülkemiz topraklarına da
5. saldırgan eylemler yönelmiş ve müteaddit uyarılarımıza ve diplomatik
6. girişimlerimize rağmen bu eylemler devam etmiştir. Ülkemiz topraklarına
7. yönelik sözkonusu saldırgan eylemler silahlı saldırı eşiğindedir.
8. Bu durum, ulusal güvenliğimize ciddi tehdit ve riskler oluşturan bir aşamaya
9. ulaşmıştır. Bu itibarla, ülkemize yönelebilecek ilave risk ve tehditlere karşı
10. zamanında ve süratle hareket etmek ve gerekli tedbirleri almak ihtiyacı hasıl
11. olmuştur. Bu çerçevede, hudut, şümul, miktar ve zamanı Hükümetçe takdir
12. ve tespit edilmek kaydıyla, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere
13. gönderilmesi ve görevlendirilmesi ile bununla ilgili gerekli düzenlemelerin
14. Hükümet tarafından belirlenecek esaslara göre yapılması için bir yıl süreyle
15. izin verilmesini Anayasanın 92 nci maddesi uyarınca arz ederim.

Görmek İnanmaktır 

Bu metin gayet resmi bir dille yazılmış, ve ilk bakışta içinde ideoloji, egemenlik, veya şiddetin meşrulaştırılması üzerine pek bir ipucu verir gibi durmuyor. İdeolojik dilin sorunu da tam budur. Bizim içimize o kadar işlemiştir ki, bizim için o kadar olağan ve sıradan olmuştur ki, gözümüze çarpmaz. Bir savaş ilanı bile gayet banal ve sıkıcı bir resmi metin gibi gözükebilir. Fakat, egemen ideolojinin dili, daha ikinci satırda gayet açık bir şekilde savaşın temellerini atıyor, ve şiddeti meşrulaştırıyor. Bunu da “görülmektedir” fiili ile gerçekleştiriyor. Görülmektedir, edilgen bir fiil—yani, cümlede açık bir faili yok, fiil tek başına gerçekleşmiş gibi duruyor. Edilgen fiilin iki önemli işlevi var. Bunlardan birincisi faili saklamak ve böylece sorumluluğu seyreltmek. İkincisi ise o fiil ile her ne iddia ediliyorsa, bunu mutlak bir doğru gibi ortaya koymak. Böyle baktığımız zaman, ikinci satırdaki “görülmektedir” fiili özel bir durum kazanıyor. Çünkü, “kim görmektedir?” diye bir soru sorduğumuz zaman buna cevap alamıyoruz. Tezkerenin dayanağı ve tüm diğer görüşlerin üzerine inşa edildiği gözlemi kimin, nasıl, ne şartlar altında ve neye dayanarak yaptığına dair bir fikrimiz yok. Bununla beraber, gözlemek bir metafor. Çünkü kimse kelimenin tam anlamı ile gidip birşey gözlemiyor. Gözlem = bilgi denkleminin dayanağı olan metafor, “görmek anlamaktır/bilmektir” gibi halk arasında kabul edilen bir inanca dayanıyor. Ek olarak, gözlemin edilgen bir şekilde inşa edilmesi, onu olağan ve olması gereken bir durum gibi ortaya koyuyor. Gözlem yapan failin ortadan kaldırılması ile, metni okuyanlar, faili veya gözlemin isabetli olup olmadığını sorgulayamıyor. Böylece hem metaforik kullanımı ile, hem de edilgenliği ile gözlem, herkesin yapmış olması gereken, kamusal alanda dolaşan söylemler ve medyada ortaya çıkan haberler sonucunda çıkarım yapmamız gereken bir “mutlak gerçek” veya “hakikat” şeklinde okuyucuya sunuluyor. Fakat biliyoruz ki, bu tür, savaş veya askeri harekat kararları sadece halka açık bilgiye dayanarak alınmaz. Böylece, edilgen fiil, perde arkasında gerçekleşen ve ülkenin kaderini etkileyen siyasi mekanizmaları da gizliyor. Bu gizleme sayesinde, egemen güç, bu süreci sanki açık bilgiye dayanarak almış gibi görünüyor ve “şeffaf devlet” imgesi yaratmış oluyor. Tabii, şeffaf devlet imgesi, “demokrasi” efsanesi ile birleşince, çizilen tabloda demokratik, şeffaf, “meşru” Türkiye karşısında karanlık, ne olduğunu bilmediğimiz, kapalı, diktatör ve dolayısı ile “gayrimeşru” Suriye ortaya çıkıyor. Tabii ki, bildiğimiz gibi, gayrimeşru olanı ortadan kaldırmak ise bir devlet geleneği.

Tüm bunları düşünerek baktığımız zaman, 2. satırdaki “görülmektedir” fiilinin, savaşın ve şiddetin meşrulaştırılması ve tezkere argümanının kurulması sürecinde çok merkezi bir rol üstlendiğini anlıyoruz. Birincisi, edilgen olan “görülmektedir” fiilinin faili olmadığı için, olası bir savaş, harekat, veya askeri operasyon neticesinde kaybedilecek insan hayatının ‘faili meçhul cinayetlere’ kurban gideceğini ilan ediyor. Yani, diğer “faili meçhul” cinayetler gibi, devletin eli kendini savaşın kanından da temiz tutuyor. İkincisi, basın ile halk üzerinde yürütülen psikolojik harekatın semeresinin nasıl toplandığına birincil elden şahit oluyoruz. Egemen söylem güdümünde ötekileştirme propagandası yürüten anaakım basına dayandırılarak Başbakan’ın öne sürdüğü şeffaflık efsanesi, yine anaakım basındaki ötekileştirme kampanyası neticesinde “doğru” veya “olağan” bir gerçekmiş gibi gözüküyor. Yani, egemen söylem kendi doğrularını yaratıyor ve sonra onlara işaret ederek “bakın, doğru söylüyorum” diyor. Böyle bir kısır döngü içerisinde sadece nesne yerine konulan halka ise bu gözleme ortak olmak ve desteklemek düşüyor. Üçüncüsü, anaakım basının üstlendiği propaganda temelinde inşa edilen şeffaflık efsanesi sayesinde demokrasi ile uzaktan yakından alakası olmayan ve kapalı kapılar ardında alınan dayatmacı kararlar, demokratik bir sürecin sonucu gibi gösteriliyor. Halkın hayatı ile oynayan bir karar süreci, halktan olabildiği kadar uzak tutularak demokrasi olabildiğince engellenmiş oluyor.

Biz Masum, Biz Candaş 

Kararı alan mekanizmanın hükümet olduğu 11 ve 14. satırlarda açıkça ifade ediliyor. Yukarıda bahsedilen “görülmektedir” edilgen fiilinin oluşturmaya çalıştığı şeffaflığın aksine, son paragrafta dayatılan hiyerarşinin çelişkisi bir yana, metin, sorumluluğu başka yollarla da halka mal etmeye çalışıyor. Bu dayatılan aidiyetin başka bir mekanı kişi göstergeleri, daha belirli olacak olursak, birinci çoğul şahıs kişi göstergeleri. 2., 4., 5., 6., 8., ve 9. satırlarda, failler “biz” olarak yazıldığını görüyoruz. Metin, üzerinde tehdit hisseden, bu tehditlere karşılık vermesi gereken, ve diplomatik girişimlerde bulunan faili her zaman birinci çoğul şahısta kullanarak, devlet ile halk arasındaki yöneten/yönetilen, güçlü/güçsüz gibi sınırları bulandırıyor. Tabii, bu bulandırılan sınırlarında da belli bir sınırı var, ve metin 11 ve 14. satırlarda bu sınırı kalın bir çizgi ile çiziyor. Metin, karar mekanizmalarını hükümet olarak belirliyor ve halkı kapının dışında tutuyor. Buna ek olarak, bolca kullanılan birincil çoğul şahıs, genellikle savaş anlarında uyandırılan ulusal dayanışma ruhuna atfediliyor. “Biz,” milli ruhu uyandırmaya çalıştığı gibi, savaşa itiraz edenleri de “biz” olanın dışında tutuyor.

Böylece, birinci tekil şahıs göstergesinin kullanılmasının ve kullanılmamasının belli amaçlarını ve işlevlerini şu şekilde görüyoruz: “Gözlemlenmiştir” edilgen fiili ile inşa edilmeye başlanan paylaşılan sorumluluk ve devletin ellerini kandan temiz tutmayı amaçlayan “faili meçhulluk” vurgulanıyor. Üst üste kullanılan birinci çoğul şahıs gücün sınırlarını sorumluluk paylaşımında bulandırırken, karar aşamasında sınırlar yeniden çiziliyor. Diğer bir deyişle, egemen güç bir taraftan tüm kararları alma yetkisini kendinde görürken, diğer taraftan savaşın sorumluluğunu halka yüklemeye çalışıyor. “Biz,” sorumluluğun ve gücün orantısız dağılımı dışında toplumsal sınırların çizilmesinde yardımcı oluyor. Uyandırdığı ulusal seferberlik ruhuna dahil olanlar ve olmayanları, tehdit altında olanlar ve olmayanlar, ölenlerin kanlarını yerde bırakmak isteyenler ve istemeyenler—dolayısı ile ülkesini sevenler ve hainler—ekseninde ayırıyor. Birinci çoğul şahısın böylesine dayatılması, metinin savaşa karşı olanlardan doğrudan hiç bahsetmemiş olmasına rağmen savaşı ve şiddeti tek çözüm olarak görenleri bir çatı altında toplaması sebebi ile, toplumsal kutuplaşmayı körüklüyor. Metin, son olarak, olası bir savaş durumunda egemen kuvvetin kendi prestiji karşılığında döviz olarak harcayabilmesi için gerekli olan insan hayatını talep edebilmesinin temelini atıyor. Bunu hem birincil çoğul şahısla “seferberlik” ruhunu uyandırarak, hem de sorumluluğu halka mal ederek, “bu sizin de savaşınız” efsanesini yaymakla gerçekleştiriyor.

Doğal olarak, böylesine inşa edilen bir “biz,” karşısına da bir “siz”/“onlar” alıyor. Türkiye topraklarında yaşananlardan kimin sorumlu olduğunu bilmeden, gayet indirgemeci bir şekilde sorumluluk “Suriye Arap Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetlerine” atfediliyor. Bu atfetme ile beraber giden bir niyet açıklığı da ortaya konuyor. Yani, yaşananları tüm Suriye Arap Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri açık bir bilinç ve istekle Türkiye halkına zarar vermek için yapmıştır hikayesi yazılıyor. Bu hikayenin ipuçlarını metinin Suriye’ye resmi ismi ile, yani, insan üstü bir hareket kabiliyeti atfetmesi ile anlıyoruz. Türk vatandaşlarının öldüğü saldırıdan sanki “Suriye” sorumluymuş gibi yaratılan bu hava, Suriye’ye atfedilen sıfatlarla vurgulanıyor. 5.  ve 7. satırlarda, Suriye sadece “saldırgan” olarak tanımlanmakla kalmıyor. 6. satırda “rağmen” ile özellikle vurgulanan “acımasız, durmak bilmeyen, merhametsiz, insafsız düşman” imgesinden  de faydalanılıyor. Böylece tek bir birimmiş gibi gösterilen Suriye, Türkiye halkına saldırmaya niyetli, cani ve insanlık dışı bir “şey” gibi temsil ediliyor. Doğal olarak, böylesine çizilen bir temsil sonrasında, bu temsili çizen kendini bu tür bir canavara karşı müdahele etmekte haklı görüyor. Temsili çizen metin, öteki olanı kendi insanlık anlayışından uzak tutarak, onu yok etmeyi/ortadan kaldırmayı meşrulaştırmış da oluyor.

Burada inşa edilen öteki imgesinin, “biz” üzerine geri dönen etkileri var. Öteki olan “saldırgan” sıfatı ile ilişkilendirildikten ve herşeye rağmen şiddeti seçen bir cani şeklinde yaratıldıktan sonra, doğal oalrak “biz” masum, haklı, merhametli ve insancıl olarak çerçeveleniyor. Bu tanımlama, birincil çoğul şahısın giriştiği söylenen “diplomasi” ile kuvvetlendiriliyor. Diplomatik girişimin doğrudan “medeni” ve “şiddet karşıtı” gibi kavramlarla olan benzerliği sebebi ile, bazı gerçekler gözden saklanıyor. Mesela, diplomatik girişimlerin saldırgan olmuş olabileceği, ve kararlanan yaptırımların Suriye’yi uluslararası alandan daha da uzaklaştırarak ve yabancılaştırarak yaşanan şiddeti tırmandırmış olabileceği gibi.

“Objektif” Dayatma

 Metin, 10. ve 11. satırlarda, yukarıda bahsedilen “gözlemlere” ve merhametsiz, anlayışsız canilere karşı tehdit altında olan masum insanların kurtarılma ihtiyaçlarına cevap veren hükümetin ne yapması gerektiğini öne sürmektedir. Çünkü metin burada birinci çoğul şahıs ile—karar mekanizmasındaki güç paylaşımı dışında—kendine bağladığı halkı hareket kapasitesi olmayan bir kurban gibi göstermekte, son paragrafta ise kendi gücünü ortaya koyarak kendisini bir beyaz atlı mesih gibi konumlandırmaktadır. Bu kurtarıcı mesihin hareket şekli olan “zamanında ve süratle” ise, aynı edilgen bir şekilde gözlenen koşullar gibi, bir şekilde “hasıl olmakta” ve böylece malumiyete ermektedir. Verilmesi gereken cevabın “hasıl olma” özelliği konusundaki herhangi bir bilgi, yine, demokrasinin en büyük düşmanı olan halktan olabildiğince uzak tutulmaktadır. Nihayetinde bu “hasıl olma” sonucunda yaşanacak şiddette kan kaybedecek olan halk, cevabın nasıl olacağına dair alınacak karar sürecine dahil edilmemekte ve kendisini kurtarmaya gelen mesih tarafından ölüme mahkum edilmektedir. “Hasıl olma” fiilinin edilgen olması yine bir objektiflik iddiasıdır. Failin cümle içinde olmaması—2. satırdaki edilgen gözlemin normalleştirilmesi gibi—“zamanında ve süratle” verilecek şiddet içerikli cevabı da normalleştirir, meşrulaştırır ve sanki olması gerekenmiş gibi gösterir. Bu şekilde, şiddet “objektif bir doğru” gibi konumlandırılır.

“Ve” Dahası… 

Metinde analiz edeceğimiz son nokta, “ve” bağlaçlarının kullanılış biçimi. Bunun için 4 tane “ve” bağlacına bakacağız. Bağlaçlar ile bilinmesi gereken önemli bir nokta şu: “ve” gibi bağlaçlar (parataxis) kendisinden önce gelen ve sonra gelen kelimeler arasında denk bir ilişki kurarlar. Buna karşı olarak “ama” gibi bağlaçlar (hypotaxis), kendisinden önce ve sonra gelenler arasında hiyerarşik bir ilişki belirtirler. İnceleyeceğimiz 4 tane “ve” bağlacı, kendisinden önce ve sonra gelenler arasında denk bir ilişki kurararak, onları beraber gitmesi doğal olan kavramlarmış gibi göstermekte ve okuyucuya aynı ilişkiyi dayatmaktadır.

Bakacağımız birinci “ve” bağlacı, 1. satırda “istikrar – güvenlik” kelimeleri arasında durmaktadır. Metine göre kriz istikrara, böylece güvenliğe tehdit oluşturmaktadır. Burada istikrar ve güvenlik arasında kurulan denk ilişki, uluslararası siyasette öne çıkan “güvenlikçi” söylemin bir devamıdır. Metinin de vurguladığı bu söyleme göre, istikrar ve güvenlik arasında doğru bir orantı vardır. Güvenlik ne kadar artarsa, istikrar da o kadar artar. İstikrarın başka parametrelere bağlı olabileceği bu tür bir söylemde düşünülemez bile. Tabii, bu noktada, istikrar ve güvenlik arasında kurulan ilişki, metinin iddia ettiği “diplomatik kibarlığa” da gölge düşürmektedir. Güvenlikçi bir aklın birincil önceliği diplomatik çözüm değil, çıkar ve menfaattir. Bu yüzden metinin daha sonra kurmaya çalıştığı diplomat imgesi, daha ilk satırda kurduğu denklem ile sekteye uğramaktadır.

İnceleyeceğimiz ikinci “ve” bağlacı, 5. satırda “uyarı-diplomatik girişim” arasında durmaktadır. “Diplomatik girişim” her ne kadar medeni bir mecaz olarak dursa da, metinin onu uyarı ile eşitlemesi, diplomasi etrafındaki sınırların ne kadar dar olduğunu bize göstermektedir. Metinin kurduğu bu denklem bize gösteriyor ki, şu an yürürlükte olan dış siyasette diplomasiden anlaşılan uyarıdır. Bunu dış siyasetimizin ve içine sürüklendiğimiz savaşın mimarı olan şahısın “0 sorun” anlayışı ile karşılaştırdığımız zaman, güvenlik ve istikrarı bu kadar beraber gören bir yönetimin nasıl bir istikrarsız çelişkiler yumağı içinde yüzdüğünü görmüş oluyoruz.

Üçüncü “ve” bağlacı 8. satırda “tehdit-risk” kavramlarını denklemektedir. Metinin tehdit ve riski denklenmeye çalışması, yine çok doğru gözükmeyen bir duruma düzen dayatmaya çalışmanın bir semptomu olarak yorumlanabilir. Çünkü her riskli durum, bir tehdit teşkil etmez. Risk, önceden hesaplanabilen ve buna göre çeşitli önlemlerin alınabileceği bir duruma işaret eder. Fakat tehdit çoğunlukla bir algıdır. Yaşanılanlar karşısında gerçekten bir savaş tehdidi olup olmadığı gayet tartışmalıdır. Metin, tehdidin ucunu açık bıraktığı için, herhangi bir tehdit algısını, gerçek bir tehdit ile eşitlemeye çalışmıştır. Algı ve gerçeklik arasındaki tanım uçurumunda kaybolan anlam boşluğu, risk kelimesi ile eşitlenerek doldurulmaya çalışılmıştır. Risk kelimesi ile ilişkilendirilen hesaplanabilirlik, güç yapısının egemenliğini dayatmakla kalmaz, insan hayatını da hiçe sayar. Çünkü, bir taraftan, egemen güç kendisini bu riski hesaplayabilecek konuma layık görmekte, elinin altındaki gizli hesap ve bilgilere dayanarak böyle bir risk alınabileceğini ortaya koymaktadır. Diğer taraftan, bu “riske” karşı alınacak tedbir, insan hayatının yok edilmesi üzerine kurulmuştur. Böylece, geleneksel olarak şiddet uygulamayı sadece kendi monopolisi altında tutan güç yapısı, halkın vücudunu ne şekilde harcayacağına kendi keyfine ve çıkarına göre karar vermekte, bunu ise herhangi bir temele dayandırmadığı tehdit kavramını risk ile denkleyerek yapmaktadır.

Dördüncü ve sonuncu “ve” bağlacı 10. satırda “zaman-sürat” arasında bir ilişki kurmaya çalışmaktadır. Bu denklem, metinin bir araya getirmeye çalıştığı çelişkilere ve içinde bulunduğu zor durumu haklı çıkarmaya çalışmasına başka bir örnektir. “Zamanında ve süratle,” genellikle karşıt iki anlayıştır. Bazen fırsatların değerlendirilmesi gerekir, zamanında hareket etmek, belli bir sürati gerektirebilir. Fakat insanların hayatını ilgilendiren, halkların düşmanlığını tetiklemek üzere açılan savaş gibi konularda “fırsat kollamak” pek de doğru bir yaklaşım değildir. Aksine, zamanında hareket etmek, sürat yerine ferasete fırsat vermek, kana-kan anlayışı yerine soğuk kanlı düşünceye alan tanımak olarak düşünülebilir. Tabii, zamanında hareket etmenin bu şekilde değil de, sürat olarak inşa edilmesi, egemen güç yapısının bize böyle bir fırsatı kaçırmamak için hareket ettiğini göstermektedir. Diğer bir değişle, egemen güç, insanların hayatına mal olacak bir kararı süratle değerlendirilmesi gereken, aksi halde elden kaçabilecek olan, bir fırsat olarak görmektedir. Böylesine bir savaş düşkünlüğü, metinde “diplomasi” gibi kelimelerle inşa edilmeye çalışılan barış maskesini düşürerek, güç yapısının gerçek niyetini ortaya çıkarmaktadır.

Egemen Gücün İdeolojisi

 Yukarıdaki metinin de gösterdiği gibi, ideolojiyi çeşitli -izm’lerde ve -çilik/-çülük’lerde aramamıza gerek yok. Güç, egemenliğini kullandığı dil ve söylem ile sağlama alır. Bu süreçte arkasına saklandığı isim üzerinden tartışma yürütmek ise sadece bizi oyalar. Üzerinde asıl düşünmemiz gereken egemen gücün kullandığı söylem ve buna karşı üretilebilecek karşı söylemlerdir. İdeoloji, kendisini aklıselim doğrular kılıfında gizleyerek şiddetin ters etkisi, ve insanların kendi hayatlarını ilgilendiren kararlardan uzaklaştırıldıkları gibi gerçekleri saptırır, görmemizi engeller. Eleştirel söylem analizi ile yaptığımız dilbilimsel yakın okuma ise ideolojinin perdesini kaldırır, metinin sinsiyetini, insanları nasıl nesnelleştirdiğini, insanların kendi çıkarlarına karşı olan bir süreci nasıl desteklediklerini gösterir. Çünkü savaşın kimin çıkarına olacağı bellidir. Akan kandan prestij elde edecek olanlar, ve daha savaşın söylentilerinden hisseleri artanlar: Egemen güç ve sermayenin ortaklığında gelişen bu makina, kendi rüyalarını kovalama sürecinde kimin kanını kendisine yakıt yaptığını umursamaz.

İdeolojinin çarptırdığı başka bir gerçek de şudur: dil ve söylem değişmeden toplumsal değişme mümkün değildir. O yüzden, egemen ideolojinin ve onun öne sürdüğü söylemin üzerine giderken akılda tutulması gereken aynı söylemin sonucu değiştirmeyeceğidir. Lorde,  “efendinin aletleri efendinin evini hiç bir zaman parçalayamacak” demiştir. Egemen ideolojinin söylemsel aletlerini, stratejilerini, veya yöntemlerini kullanarak ancak onun güçlenerek devamına katkıda bulunabiliriz. Bu sebeple, onunla yüz yüze gelirken, egemen ideolojinin kullandığı edilgen fiil, biricil ve ikincil çoğul kişi göstergelerinin karşıt zıtlar gibi kullanılması, veya objektif doğrunun iddia edilmesi gibi söylemlerin dışında durmak, egemen ideolojini gücünü, az da olsa, kesmek anlamına gelir.

EK:

Hüseyin Aygün’ün facebok hesabından paylaştığı “tezkere fotoğrafı”
Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page