Kirpiklerini araladı, odanın penceresinden cılız ışıklar dalıyor içeri, ışıltıyla bakıyor etrafına, görmek isteyebileceği bir şey yok mu, yine mi? Yeniden kapatıyor kirpiklerini. Hayır! Kaşla göz arasında fark edilip edilmediğine de bakıyor, hızlı davranıyor. Dolgun dudaklı çocuğun peşinden gitme vakti geldi yine, lanet olsun.

Kirpiklerim tül perdeler kadar hoş görünüşlüdür, ne olduğunu tam göstermese de ışıl ışıl bir gerçekliği vardır, göz kapaklarım ise öyle değil. Kapar kapamaz karartıyor dünyamı, kararınca dünya, tutkular sürüklüyor dürtüleri, ivmeli, hevesli, herkes herkese benziyor işin kötü tarafı. Bu hızlarda sesler de ayırt edilmiyor. Nerede acaba? Aslında bir merhabasına bakar tüylerim. Kaçıncı bölgesine kaçtı beynin kim bilir. Bir duya basıp da açılmıyor şu gönlümün ışığı ne zalim bir beyin! Bir tek dileğimi bile gerçekleştirmedi. Bütün ömrümü kendine köle edecek aklı sıra. Yapmıyorum istediklerini ben de, inat bu ya! Uyanmak istiyor, kalkmıyorum yataktan, sıkıysa kaldırsın beyin gücüyle çok bilmiş! Bir yaprağı değil, kılımı kıpırdatamaz, ben istemediğim sürece.

Bugün ne kadar tombul bulutlar, cömert yunan tanrıları nefesleniyor olmalı ya da çok çocuk doğdu… Ne yani bu güzel günde dolgun dudaklı çocuğu bulmasına mı yardım edeyim. Ah bu kalp! Gerçi o da haklı, uyusa da şapşal uyansa da şapşal. Bilmez miyim ama bir derdi şu dudaklar! Gerçi dudaklar da değil, arasından çıkan o ses sanırım, alacak aklımı o merhabayla aklı sıra. Yemezler. Bütün teorilere de yer açtı sağ olsun, küçük prens, kirli ayakkabılarıyla gezmediği damar kalmadı. Ah bu dünyanın her bir dönüşü naklen beyinde, bir işine de yarasa bari bu tüme varımlar…

Dikkat ettim de şu kuşların çenesi düşeli birçok giden geri gelmedi, çok ses yapıyorlar, çok. Arılar daha beter ama hakları da yok değil eşeklerin, en kral hayvanlar. Malum nedenler, evet. İnsanların dokunduğunun altın olduğunu düşünsene, bir gün içinde hepimiz taş olurduk. İlk idrarın altına dönüşüp dönüşmeyeceğini merak edenler çarpılırdı mesela, sonra dokunma bağımlıları-neyse ki ben değilim- taşlaşırdı. Şu yerliler, yani doğanın yerlileri, ilkel yaşayan kabileler, onlara üzülürdüm. Ne alakaları var dokunduğun altın olsunla. Hiç yoktan, akşam oldu, güneş gitti, ay nerede vay nerede dans ederken, şırank! Derken bütün ubuntu el ele heykel. Belki bir tek bebekler, onlar kalırdı et-beden. Onları da iyi kalpli birkaç maymun, evcil canlı besler büyütür diyeceğim ama yavrular elleriyle onları da taşa çevirirler, olmadı, olmadı, olmadı… Altın kalpli bir dünya…olmuyor, olmuyor, olmuyor… uyuyacağım işte.

Yine uyudu… Uyanınca daha zor, kalbimin sebep bulması yaşamaya. Bir yıldır şu yataktan kalkmadı, ölecek diye korkuyorum, çok da işimiz var daha. Ah ah! Neden nefes alıp verdiğini sorup durmasından bıktım. Bir gün hipnoz edecek beni de nefes almayı unutturacağım ciğerlere diye ödüm kopuyor. Varsa yoksa dolgun dudaklı o çocuk! Maalesef benim de hatam. Boşluğuma geldi, gözü açık uyudum. Dolgun dudaklı o çocuk kalbime bir masal anlatmış, gitmiş. Hem de çok uzaklara gitmiş. Sadece rüyalarından gördüm. Tuhaf bir suratı var, bakıp bakıp gidiyor, bazen el ele tutuşup yürüyorlar bazen hatırlamadığım yerlerde, olmadık hallerde de görüyorum… Ne anlattığını da hatırlamıyorum ki bir yolunu bulup küçük prensesin kalbini ikna edip uyandırayım. Varsa yoksa dolgun dudaklı o çocuk! Yapacakları var uyanmalı… bir yolunu bulmalıyım uyanmalı… beynim daha fazla bu rüyayı kaldıramayacak… Uyanmalıyız… Haydi küçük prenses, uyanınca o her neredeyse oraya gideceğiz söz veriyorum!

Beyin ölümü gerçekleşti…

Geliyor, karşıdan, karşı kaldırımdan… Tüm dünyayı gezip de gelmiş bir limon çiçeği gibi, bana bir sürü öykü anlatacak, yaşasın!

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page