İnsan ilişkilerinde, hepimize tecrübenin ve hayatın öğrettiği belli başlı yazılı olmayan kurallar vardır. Bunlardan biri, bizim bir ilişkinin seviyesini aldığımız karşılıklara dayandırdığımızdır. Yani, sürekli “sen beni sevmiyorsun” diyen biri ile beraber olmak çok zordur ve öyle bir ilişki çok da uzun süremez.

Bunun dışında önemli bir ders, iletişimin ve iletişim yollarının açıklığının bir ilişkiyi kurtarabileceği veya uçurumun kenarına itebileceği gerçeğidir. Eğer sevdiğimiz insanla iyi bir iletişimimiz varsa sorun yaşamaktan, anlaşamamaktan çekinmeyiz. Çünkü zaten sorunları konuşabiliyoruzdur. O zaman sorunlar köstek olmaktan çok o ilişkideki prüzleri ortaya çıkaran yararlı bir araç halini alırlar.

Fakat iletişim yolları tıkalıysa, sevenler karşılıklı olarak hislerini ifade etmekte sıkıntı yaşıyorlarsa, o zaman en küçük sorun bile dert halini alır; konuşulmayan şeyler taraflar arasında giderek derinleşen bir uçurum oluşturur. Çünkü öyle ya da böyle, herkes dinlenildiğini, anlaşıldığını görmek ister.

Konuşarak iletişim kuramayan insanlar, o zaman farklı iletişim yolları arar. Karılarını döven kocalar aslında söyleyemedikleri sorunlarını ve mutsuzluklarını, iletişim kurmayı bilmedikleri veya hislerini anlatmanın kadınsal bir davranış olduğunu zannettikleri için, böyle herkese zarar verecek bir şekilde ifade ederler.

Erkek arkadaşları üzerinden numaralar çeviren, her türlü manipülasyondan karşıdakini esirgemeyen kızlar, aslında o yaptıkları ile içten sevilmeye ne kadar muhtaç olduklarını anlatırlar bize. Bu örnekler çoğaltılır ama sonuç aynı: davranışlar, aslında bir iletişim kurma yoludur ve biz davranışın ötesine bakıp ne denmek istendiğini görebilirsek, o zaman karşıdakini anlamak için ilk adımı atmış oluruz.

Bu insan ilişkilerinde böyle olduğu gibi, toplumsal ilişkilerde de farklı değildir. Bir toplumdaki gruplar, birbirlerine olan davranışları ve söylemleri ile kendilerine ve karşılarındakine kim olduklarını, karşıdakini nasıl ve aralarındaki ilişkiyi nasıl gördüklerini anlatmaya çalışırlar.

9 Aralık 1917 sabah 8, Osmanlı adına Hüseyin Efendi Kudüs'te İngilizlere beyaz bayrakla teslim olduklarını açıklıyor

Bu gözle Türkiye’ye bakınca, karşımıza enteresan bir tablo çıkıyor. Ülkedeki partilerin ve kurumların ne kadar sıklıkla ve ne kadar şiddetli anlaşmazlığa düştükleri bir sır değil, bunun örneklerini hergün görüyoruz. Farklı düşündükleri neredeyse her konuda birbirlerine çamur atmaktan hiç çekinmeyen siyasiler, gelin görün ki tek bir konuda görülmemiş bir şekilde anlaşıyorlar. Cumhurbaşkanından ana muhalefete, iktidar partisinden orduya herkes tek ses: tek bayrak, tek vatan, tek dil! Bunun aksini düşünmek bile bölücülük yaftasına iliştirilip, hain damgası yemekle eş anlama geliyor. Fakat ucuz ve derinliği olmayan söylemlerin ötesini incelemeye çalıştığımızda, bu tür argümanların ömrü kısa oluyor. Neden? diye sorunca bu tekliğin savunucuları erken biten ve çabucak tükenen bir ezberden öteye gidemiyorlar.

Tek bayrak, tek vatan ve tek dil söylemi, aslında ne demek istiyor? Bunu savunan birine neden tek bayrak istiyorsun, neden tek dil ve tek vatan istiyorsun diye sürekli sorduğunuz zaman argüman bir yerden sonra kısır bir döngüye giriyor: “birden fazla bayrak dil veya vatan, bölünmek demek ve bölünürsek yok oluruz. Bölmeye çalışmak hainlerin, teröristlerin işidir. O yüzen bunu düşünmek bile hainliktir, teröristlerle aynı şeyi yapmaktır.” Bir de buna bazen eklenebilen uluslararası komplo senaryosu var: “aslında emperyalist batı bizi hep bölmeye çalıştı. Kendileri başarısız olunca taşeron gibi teröristleri kullanmaya başladılar. Bunlar hep emperyalist batının maşası.” Böylece başladığımız yere geri dönüyoruz: “Bu sebepten, en iyi çözüm tek vatan, bayrak ve dil demek, geri kalan herşeyi yasaklamak…” ve aynı şekilde devam ediyor.

Çoğu milliyetçide ve tek bayrak, vatan ve dili savunanlarda öyle ya da böyle bir versiyonunu görebileceğimiz bu argümanın basitliğini, tutarsızlığını ve isabetsizliğini tartışmak herkes için vakit kaybı. Fakat yukarıda bahsedilen gözle bu argümana bakarsak, aşırı bir gurur duyma takıntısından paranoyaya, çok derinlere işlemiş yersiz korkulardan ırkçılığa kadar bir sürü şeyi görmek mümkün.

Eskiye duyulan bir özlem belki de. Üç kıtada hakimiyet kurmuş olmanın eşsiz şanının getirdiği gurur ve imparatorluğun yıkılması ile hoş olmayan bir sona gelen o şanın, kırılan o gururun dalgaları belki bugün yaşadıklarımız. Neticede hep öğrendiğimiz şey bu değil mi: Orta Asya’daki Türk kavimleri dahil olmak üzere hep bölündük. Ayakta kalanlar hep aynı son ile karşılaştılar. Hainlik ve bölünme. En son yüce Osmanlı bile kurtulamadı bölünmenin azizliğinden.

Fakat bölünmenin sebebi hainlik, dış mihraklar veya kurulan türlü komplolar olmadı. Osmanlı tecrübesinden, her zamanki gibi, sadece işimize gelen, kendi paranoyamızı destekleyen şekilde ders çıkardık. Osmanlı tecrübesinden, veya herhangi başka bir imparatorlukan, öğrenebileceğimiz en önemli ders aslında şudur: İmparatorluklar, kendilerini yücelten zenginliğe sırtlarını çevirdikleri an, çeşitliliğe bir yabancılık gibi davranmaya başladıkları an çökmüşlerdir.

Bugün Türkiye’de durum farklı değil. Bizi biz yapan değerlere, Anadolu’nun bize sunduğu insan çeşitliliğine sırt çevirdiğimiz sürece kendi kanımızı dökmeye, toplumsal krizler ve çöküşler yaşamaya devam ederiz. Ne zaman kendimizi dinlemeye zaman ayırırız, karşımızdakinin de bizim gibi insan olduğunu, ihtiyaçları, korkuları ve umutları olduğunu anlarız, “ama” ile başlayan ve birbirimizi öldürmekten başka bize faydası olmayan bahanelerden vazgeçeriz, o gün daha güçlü bir Türkiye’ye uyanırız.

Tek vatan, tek dil, tek bayrak söylemini savunanların ne demek istediğini anlamaya çalıştığımız gibi, şayet vicdanımızın rahat etmesini istiyorsak, “karşı tarafın” da eylem ve söylemleri ile ne demek istediğini anlamak zorundayız. Neticede yaşananlar tek taraflı değil. O yüzden sadece tek bir tarafın düşünceleri ile yola çıkanlar, yaşananların en fazla yarısını görebilir ve ona göre değerlendirme yapabilirler. Yaşananlar tek taraflı olmadığı gibi, burada da bir ilişki söz konusu. Bu ilişkiden mutlu olmayan, bu ilişkinin değişmesini isteyen bir kısım insan var. Şayet son 30 yıldır yaptığımız ve yapmaya devam ettiğimiz gibi, insanları dinlemeden kendi kafamıza ve çıkarımıza göre çözüm ürettiğimiz zaman neden çözülemediğini anlayamadığımız bir kısır döngünün içinde buluyoruz kendimizi. Fakat iletişim yolları tıkalı bir ilişkiyi düşünün. Hislerini ifade etmek isteyen bir insana bunu yasakladığınızı ve sırf mutsuzluğunu dile getirmek istediği için onu cezalandırdığınızı gözlerinizin önüne getirin. Aslında bu şekilde mutsuzluğun  ifade edilmesinin yasaklanması, ikili ilişkilerde sıklıkla yaşanan bir durum. Çünkü karşıdaki mutsuz olunca, bu insanın kendisi için bir tehdit algısı oluyor, insan kendisini sorguluyor ister istemez, “ben nasıl yeterli olmuyorum?” diyor. Oysa sorun insanda değil, ilişkide. Aynı şekilde, biz belli bir gruba kendilerini ifade etme özgürlüklerini baskıcı bir şekilde yasaklarsak, onlar mutsuzluklarını anlatmak için–en basit tabiri ile–dağa çıkarlar. Bunun koşullarını yaratan aslında bizizdir.

Terörü haklı çıkarmak kimsenin yapmaya çalışması gereken birşey değil, zira yapmaya çalıştığım o değil. Fakat şurası bir gerçek. Terör son 25 yıldır silah ile yok etmeye çalışıldı. Bir başarı elde edilebildi mi? Hayır. Yok işsizliktir, yoksulluktur dendi. Belki diğer bölgelerin hiç bir zaman göremeyeceği kadar para akıtıldı. Bir sonuç alındı mı? Hayır. Haydi açılım yapalım denildi. Açılım yapıla yapıla, gücü elinde bulunduranlar kendi istediklerini empoze etmeye çalıştılar. Bir sonuç alındı mı? Hayır. Şu anda, tek vatan, bayrak ve dil fetişi ile bu çizgide devam etmeye çalışılıyor. Bu çizgi, ki terörü kendi ideolojilerinden de çok besleyen bir çizgi, hiç bir faydası olmamasına rağmen resmi siyaset halini aldı. Bunun ne kadar zararlı ve sağlıksız bir karar olduğu gün kadar aşikar.

Terörü bitirmenin tek bir yolu var: iyi bir dinleyici olmak. Eğer bu ilişkide mutusuz olan tarafı neyin mutlu edeceğini öğrenir ve bir orta yolda buluşabilirsek–ki bu kesinlikle saflık değildir, daha önce yapılmıştır ve sanılandan daha mümkündür–o zaman teröre var olması için zemin hazırlamaktan, ekmeklerine yağ sürmekten biz de vazgeçmiş oluruz.

Tek vatan, tek bayrak, tek dil. Bu anlayış farklılıklara saygı göstermeyen ve tek insan yaratmaya çalışan bir anlayıştır. Kendi korkularımızdan kaçarak, onu bunu yasaklayarak birşeyleri engellediğimizi zannetmek, tehdit olarak yanlış anladığımız şeylere verilebilecek en çocukça tepkidir belki. Teröre, ırkçılığa ve nefrete verilecek en güzel cevap, çeşitliliğin bir tehdit olmadığını göstermekten geçer. O zaman ne terör barınabilir bu topraklarda, ne paranoya. Tabi, başkalarını aşağılayarak, her an bölünme korkusunun gölgesinde ona buna suç atarak yaşamak bizi mutlu ediyorsa, o zaman lütfen, böyle devam edelim. Harika yapıyoruz.