Ece Ayhan’ın İngilizceye çevrilmiş şiirlerinden oluşan “Blind Cat Black” isimli kitaptaki dizeler ve Chris King ile Poetry Scores ekibi tarafından hazırlanan müziklerin eşlik ettiği sürrealist zombi filminin KargArt’ta ve aynı tarihte Çanakkale’de yapılacak gösterimlerine bir hafta kaldı. Biz de bu hafta, bazı Ece Ayhan yazılarıyla, büyük şairi elden geldiğince anmak istiyoruz. Bu bağlamda sözü önce Zafer Yalçınpınar’a veriyoruz. Yalçınpınar ile, hem Ece Ayhan’ın “emlak cumhuriyetindeki” “ortalama idraklılarını”, hem de tarihi, müziği ve kötülük toplumunu konuştuk.

Bu vesileyle, fikri ve eylemi Kadıköy’den çıkan A3 boyutunda bir fanzinin de, film gösteriminin yaklaşacağı günlerde Kadıköy’ün belirli yerlerinde karşınıza çıkacağını belirtelim. İçeriğini Yalçınpınar ve Futuristika! ekibinin oluşturduğu, tasarımını İpek Yarsel’in yaptığı ve Ece Ayhan’ı andığımız görsellerin, metinlerin ve filmdeki şiirlerin her iki dilde [İngilizce-Türkçe] yer aldığı “emprovize fanzin” vasıtasıyla sözümüzü söylüyoruz. Artık ayarsınız ya da aymazsınız ey toplum, orasını bilemeyiz.

Ece Ayhan Yaşıyor

“İki şey bir arada olacak; sancak ve davul.
Eğer tek davul olursa sünnet düğünü var sanırlar. Ama sancak da varsa, isyan, ayaklanmadır o. Bin yıllık anadolu geleneğidir bu… “

E. Ayhan Çağlar

Kasım 2009’da E. Ayhan Çağlar’ın kitaplarına girmeyen “Takma Göz” isimli şiirini Khalkedonista fanzin ile birlikte tek sayılık, tek sayfalık bir fanzin olarak yayınladınız. [Link] Buradan başlayarak, hem E. Ayhan Çağlar’ın izini sürmenizin kısa hikayesini alalım, hem de şiirde “Başka bir göz varmış / çocukken bende / şimdi bir göz taktılar ki / sormayın” diyen “ödülsüz şair” Çağlar’ın “kurumsallaşmış” edebiyat çevreleri tarafından görmezden gelinmeye, unutturulmaya çalışılmasına değinelim. Ece Ayhan gibi bir şair, zaten kendini savunabilir kuşkusuz, ancak bu “kötülük yağmuru” da dinecek gibi gözükmüyor, ne dersin?

2007 senesine kadar Ece Ayhan’ı unutturmak yönünde belirgin bir çaba vardı. Çünkü edebiyat dünyasının mevcut vasatlığı, edebiyattan nemalanmaya çalışan ortalama idraklılar ve kifayetsiz muhterisler Ece Ayhan’ın şiirinin, yaşamının, poetikasının geleceğe uzanacak kadar yetkin ve sıkı olduğunu fark etmişlerdi. Hatta bu kapsamda Ece Ayhan’ın poetikasının geleceğin şiirini belirlediğini bile düşünebiliriz. Durum böyle olunca Ece Ayhan’ın dirisine yaptıkları gibi ölüsüne de “sessizlik suikastı” uygulamaya çalıştılar. Zamanında, Ece Ayhan söz konusu kifayetsiz muhteris tipolojisinin üzerinden tank gibi geçmiştir. Vasat edebiyatçıların Ece Ayhan’ı unutturmak yönündeki çabalarına karşı ilk tokat İlhan Berk ile Ece Ayhan’ın mektuplaşmalarını içeren “Hoşça Kal” adlı kitabın Ece Ayhan’ın ölümünden hemen sonra yayımlanmasıdır. Ardından 2007’de Eren Barış’ın hazırladığı “POeLİTİKA” adlı kitap da çok önemli bir kırılma noktasıdır. Bu iki kitabın ardından –özellikle de Eren’in kitabının ardından- o vasat kesimler Ece Ayhan’ı unutturamayacaklarını anladılar. Şimdilerde ise hemen hemen her alanda olduğu gibi Ece Ayhan konusunda da çeşitli dezenformasyon girişimleri var. Ece Ayhan’ı desteklemediği düşüncelerle, kavramlarla, olaylarla tanıtmaya, yapay bağlamların içerisinde Ece Ayhan’ın adını kullanmaya, hiç olmadık ve yersiz şeylerle Ece Ayhan şiirini ilişkilendirmeye çalışıyorlar… Bütün bu girişimlere karşı verilebilecek en güzel cevabın, atılacak en güzel tokadın Takma Göz, İnsanların Kötüsü, İnfanta, Bir Gemi gibi Ece Ayhan’ın pek bilinmeyen, kitaplarına girmemiş çok özel şiirlerinin tekrardan dergilerde, fanzinlerde ve bazı platformlarda yayımlanması olduğunu düşünüyorum. 1950-1960 döneminde yazılmış, çeşitli dergilerde (özellikle de Yenilik, Yeni Ufuklar adlı dergilerde) yayımlanmış fakat Ece Ayhan’ın kitaplarına girmemiş böylesi birçok şiir var. 20-30 adet… Ece, bu şiirlerinin hepsini de “E. Ayhan Çağlar” olarak imzalamış… Şunu da söyleyeyim hemen, bu yakınlarda “İnsanların Kötüsü” adlı şiir Underground Poetix’in 6. sayısında yeniden yayımlanacak… Ece Ayhan’ı daha doğrusu Ayhan Çağlar’ı anlamak istiyorsanız, o şiiri mutlaka okumalısınız ve içselleştirmelisiniz. Bir de, tabii ya, Chris King’in “Blind Cat Black” adlı sürrealist zombi filminin Türkiye gösterimi çok önemli… Çok sıkı, oturaklı ve yerinde bir tokat… Bakın, dünyanın öbür ucunda bir taife Ece Ayhan’ın şiirlerini, neye ulaşmaya çalıştığını kavrayabiliyor, fakat bizim edebiyat ortalığımız –bilerek edebiyat ortamı demiyorum- hâlâ Ece Ayhan’ın evrenselliğini kabullenemiyor… Bile bile anlamazlıktan geliyorlar filan… Hayret yahu, işte sana bir kötülük dayanışması!

Buradan, “Kötülük yağmuru” meselesine gelelim… Kendisiyle yanmış, kalb ve vicdan sahibi, sahici insanlar oldukça o yağmurun bir sele dönüşmeyeceğine eminim!

Chris King’in ve Poetry Scores’un “Blind Cat Black” ismiyle çevrilen kitaba dair yaptıkları müziklere ulaşma süreci nasıldı? Ortaya çıktığında, Türkiye’den tepkiler neler oldu?

İnternette gerçekleştirdiğim periyodik Ece Ayhan aramalarım sonucunda Chris King’in ve Poetry Scores taifesinin “Blind Cat Black” adlı albüm çalışmasından bazı parçalara rastladım. Zaten Murat-Nemet Nejat’ın “Bakışsız Bir Kedi Kara ve Ortodoksluklar” çevirisi ile Chris King’in konuya ilişkin bir yazısını Virgül Dergisi’nin ilk sayısından hatırlıyordum. Chris King’le bağlantı kurup albümdeki tüm şarkıları ve şiir okumalarını derledim. Evvel’de (o zamanki adıyla Sonrasızlık’ta) ve bazı platformlarda “Blind Cat Black” adlı albümü, şiir okumalarını ve şarkıları paylaştım. Ayrıca konuya ilişkin bir haber de Birgün Gazetesi’nin kültür-sanat sayfalarında ve Karga Mecmua’da yayımlandı. Fakat bizim dandik edebiyat ortalığımız işbu olayı da görmezden geldi. Edebiyat dergilerinde konuya ilişkin tek bir satır bile yer almadı. Bakın, bizim edebiyat ortalığımız gerçekten vasattır ve Ece Ayhan’ın poetikasının sıkılığı, sahiciliği altında bugün bile ezilmektedir. Mesele Ece Ayhan olunca kaçacak delik ararlar, sinsiyete düşerler, çünkü onun yaşamının ve şiirinin karşısında eziktirler… Bu nedenledir ki Ece Ayhan’a hâlâ “sessizlik suikastı” uygulamaya çalışmaktadırlar. Fakat hikâye gene basittir; kalbinde kendisinden daha büyük bir çocuk taşıyanlar, Ece Ayhan’ın görmezden gelinmesine izin vermeyecekler…

Ece Ayhan, Öküz Dergisi tarafından yapılan bir söyleşide kendini İskorpit balığına benzetmiştir. Kendi deyimiyle, “sardalyelerle, köpekbalıklarıyla, kayabalıklarıyla bir iskorpit olarak” uğraşır. Şahsen bunu, yine “tüzüklerle” nerede ve hangi durumda olursa olsun çarpışmaya devam etmesinin metaforu olarak algılıyorum. Tahmin kuşkusuz. Ece Ayhan Denizli’de kaymakamlık yaparken farkettiği, araştırdığı ve belki de kaymakamlıktan el çektirilmesine giden durumdaki tavrına, yaşadıklarına bakınca, “Fazla batıya açılma yoksa doğuya düşersin” sözünü hatırlıyorum. Bir kahin gibi sanki. Öte yandan, mülkiye mezunu E. Ayhan Çağlar nasıl böyle iktidar karşıtı kara duygulu, akkor karamsar bir şair oldu? Onun iktidar karşıtlığını nasıl okumalıyız?

Hemen öncelikle şunu belirtelim; Ece Ayhan, tek başına, tarihin derinliklerine nüfuz etmiştir ve kendini bu derinlikte bulmuştur. Tıpkı metamorfoz geçirmemiş veya diğer balık türlerinden daha az metamorfoza uğramış bir iskorpit balığı ya da familyasının canavar benzeri, korkutucu, tarih öncesi görüntüsü gibi… Yaşadığı dönemde karakter aşınmasına uğramamış tek edebiyatçı diyebiliriz Ece Ayhan için… Ece Ayhan’ın mülkiye mezunu bir mülki amir olarak altı sene boyunca görev yaptığını da aklımıza getirelim. Ben bu noktayı çok önemsiyorum. Bugünkü iktidar karşıtı kesimler “Ece Ayhan iktidara paydaş olmuştur aslında” diye hileli bir bakış geliştiriyor. Bugünkü iktidar yandaşları ve paydaşları ise dolaylı olarak şöyle diyor; “Ece Ayhan bizdendir. Bizim gibi, tüzüklerle çarpışarak büyümüştür.” filan… İki yaklaşım da yüzeysel… Zaten, Ece Ayhan söz konusu olduğunda onu “yakınsama” mantığıyla ele almak ya da “durumcu ilişkilendirme” benzeri şeylerle yola çıkmak topyekün bir hatadır. Hatadır çünkü Ece Ayhan mevcut pazarlara en uzak çiftçidir ve ona göre pazarın yapısını, pazardaki şeylerin değerini belirleyen -kendisi gibi- pazara en uzak çiftçilerdir. Ricardo’nun iktisat teoremini kendisine örnek alır ve kendi yaşamının marjinal faydasını, marjinalitesini böyle ifade eder. Ece Ayhan’ın aradığının, işaret etmeye çalıştığının doğucul ya da batıcıl bir düşüncenin türevi olduğunu da düşünmüyorum. Bunlardan sıyrılmıştır Ece Ayhan… Ece Ayhan’ın temel karşıtlığının bir “insanlık” anlayışıyla ilgili olduğu aşikârdır. Ve Ece Ayhan’ın kafasındaki “uygarlık, insanlık ve duyarlık” seviyesinin, bütünlüğünün batıcıl ve doğucul düşünceden çok ileride, en uçta farklı bir noktada oluştuğunu görüyoruz. Her şeyden önce “gaddarlık” ve “sinsiyet” karşıtıdır Ece Ayhan… Mülki amirlik yaptığı dönem onun düşüncelerini bu konuda daha da pekiştirmiştir, toplumun -kendi deyişiyle topluluğun- hakikatini görmüştür, hissetmiştir. Böylelikle, yaşadığı deneyimler ya da içselleştirmeler sonucudur ki kimse mülkiyetin teorik ve uygulamalı kötülüklerini Ece Ayhan’dan daha iyi bilemez.

Ece Ayhan’ın şiirlerini, yazılarını okurken, tarihe dönmek zorunda olduğumuzu görüyoruz. Ama arkamızı değil tabi. Yüzümüzü. Türkiye şiire kapalıdır diyordu, haklıydı bence, entelektüel ya da aydın yoktur bu ülkede, “okumuş” denmeli diyordu. Şuraya bağlayacağım, “toplum çöküyor, çökecektir! tarih ölümlerle yürüyor” diye bağırmıştı bir zaman. Tarihi mi düsturlu okudu da onu hiç şaşırtmıyor ve şaşırmıyor-uz, hepimiz ve inatla, hâlâ?

Kaçamak bir cevap vereyim bu soruna… Hâlâ orta ikiden ayrılan çocuklar var. Eh durum böyle olunca tarihi düzünden okuyanlar ve onlara zarfsız kuşlar gönderenler de olacaktır. Basitçe, “haklılığın inadı” diye bir şey vardır ve öyle ya da böyle gaddarlığa karşı yaşamın ve tarihin vicdanı olarak varlığını sürdürecektir. Hikâye bu kadar basit aslında.

Müziğe de sıklıkla ve sıkı eğilirdi. Yeni müzik, atonal müzik, 18. yy tür müziği derken, orada da tarihe tersten bakıyordu. Şiirlerinde müziği nasıl kullanıyordu?

Müzik ve şiir, tarihin derinliğindeki imgesel gizleri, insanlığın yaşadığı evrimi veya deliliği kavramanın en sıkı yoludur. Müzik ve şiir “im”e nüfuz eder. Gerçek kök nedenlere, muhalefet düşüncesine filan ancak şiiri ve müziği inceleyerek ulaşabilirsiniz. Ece bunu biliyordu. Armonilerin oluşumunu, kontrpuan gibi şeyleri inceledi ve bunların ayrıntılarını öğrendi. Şiirdeki ve müzikteki armoni yapılarının imgesel karşılığı olabilecek değişik sözcük haritaları oluşturdu kafasında… Bu haritaların semantik, morfolojik, fonetik ve dizgesel ilişkilerini, dilbilimsel dengelerini inceledi. İmgesellikteki tarihsel duygudurumları ve bunların tuşelerini araştırdı. Sonra da bunları yıkarak geleceğin yapısıyla, yepyeni ve bambaşka bir imgelemi oluşturmaya, gelecekle benzeştirmeye çalıştı… Bunu denedi, hatta Ece Ayhan için “Bunu göze alan, alabilen ve bu yolda yöntemli olarak ilerleyen tek şairdir” diyebiliriz. Atonal müzikle ilgisi de bu kapsamdadır…

Bizans’ın, şehri kuran Vizas’ın atlı bir tanrıya tapmasından hareketle, atından inmeden sevişen Vizas’ın İstanbul’unda Ece Ayhan kendini şairden saymaz kimi zaman. Herkes uzak durmaya çalışırken bilinçli bilinçsiz Ayhan şiirlerinden ya da onu tek dizeyle alıntılayıp küçük toplumlarında öne çıkarken çeşitli nedenlerle, itiraf edeyim, ben Ece Ayhan’ı okurken kendimi çıplak hissediyorum. Garip bir utanma duygusu geliyor, ürperiyorum. Kavga ediyorum ve şaşırıyorum ve kızıyorum ve ağlamaklı oluyorum. Sonrasında ise garip bir huzur baskın çıkıyor, haklı olduğunu düşünüyorum. Çok bahsedilmez belki ama, ben Ece Ayhan’ın en çok “Çok Eski Adıyladır” ismiyle yayımlanan kitabını severim. Birinci baskısı, eskimiş, solmuş duruyor kitaplığımda. Şöyle açılıyor kitap: “Şimdi, Aşağısı, Yukarısı, neresidir bilir misin?” Anadolu Ortaçağı’ndayız diyordu, biraz önce de söyledim, onu okurken bazen bir kahin bazen bir sosyolog ya da toplum psikoloğu gibi gördüğüm oluyor. İlk Ece Ayhan okuduğunda ve yıllar sonra tekrar okuduğunda hissettiklerin nelerdi? Değişen neydi?

Bakın, Ece Ayhan seçkinci biri değildi. Özellikle de maddesel çevresinde, yaşamının görünen kısmında… Ancak bildiği, düşündüğü, araştırdığı, imlediği şeyler hem o dönemde, hem de şimdilerde seçkin diyebileceğimiz, bambaşka şeylerdi. Mülkiye’de iyi bir eğitim almıştı, sinemaya, deneysel müziğe çok düşkündü. Çeşitli vesilelerle Avrupa’yı da görmüştü. Her tarihsel konuda çok meraklıydı. Avrupa ve Osmanlı tarihinin göz ardı edilmiş dehlizlerini, gediklerini filan çok iyi biliyordu. Yani, tarihi doğru okuyordu. Fransızca ve Osmanlıca biliyordu. Dünyada, ikinci dünya savaşına kadar diplomaside Fransızca hakimdir. Bu nedenle birçok tarihi belgeyi ve olayı Fransızca’dan inceleyebilmiştir, sosyolojik kavramları da Fransızca üzerinden içselleştirebilmiştir. Osmanlıca bildiği için de, Osmanlı İmparatorluğu üzerinden gelişen doğuyu da, kendi tarihimizi de doğru okuyabilmiştir… Bunlar onu entelektüel anlamda çok kuvvetli kılmıştır. Yıllar sonra bunu fark ettim.

Bir söyleşisinde şöyle demiştir: “Mülkiyet hırsızlıktır. Bu cumhuriyet emlak cumhuriyetidir. Ne düşüncemin ne de şiirimin iktidar olmasını istemem. Ben insanın peşindeyim” Oysa artık hep iktidar kavgasındayız. Evde ve siyasette, işte ve yollarda. İktidarı istememek, onun için savaşmamak karşısında bedel ödetiyor toplum. Karamsar mısın?

Karamsarım ama benim karamsarlığım Ece Ayhan’ınkine benziyor; akkor! Daha önce de söyledim, merak edenler “kömürün elmasa dönüşmesi” meselesini, hikâyesini araştırsın.

Bu ülkede, şimdi şimdi anlıyoruz ki, ezilenlerden yana siyasette yer alması gerekenler oldukça geç farkettiler Ece Ayhan’ı. Olsun, yine de görsünler! Bunda, sağ ya da sol olsun, hiçbir cemaatten olmamasının da etkisi olabilir. Bu yönüyle, politikacıların dize alıntıları yaptığı ülkenin toplumunda, dize gelmeyen Ece Ayhan’ın son günleri hakkında neler söylemek istersin?

Söyleyecek fazla bir şey yok… Sonuçta, Ece Ayhan, kendi deyişiyle, bayrağı dikmiştir. Artık ayarlar ya da aymazlar, orasını bilemeyiz. Ece Ayhan hem sancakla hem de davulla isyan etmiştir. Gelecek için, düzayak çivit badanalı bir kent kurmak adına isyan etmiştir. Hayatını da bu isyan ve kovgunluğun ruh hali belirlemiştir.

 

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page