Nasıl tasarımcı oldunuz?

Paraya ihtiyacım vardı. Yokoo ailesi evlat edinmişti beni, oldukça yaşlı insanlardı, gelir getirmek gerekiyordu. Lisedeyken akşamları çalışmaya başladım, matbaada. Sonra gazeteye geçtim, sonra reklam ajansına. Tasarımı oralarda öğrendim, sonra kendi tasarım firmamı kurdum. 1960’da reklam ajansına kapağı attığımda, birkaç tasarımım ödül alınca, bu işte para var dedim, devam ettim. Şu modern tasarım dedikleri hadiseye ilgi duyuyordum, öte yandan geleneksel olan eğilimim de vardı. İkisini neden karıştırmayayım dedim. Beni evlat edinen babam kimono kumaşı üreten bir fabrikada çalışıyordu. Evimiz markaların etiketleriyle doluydu. Amerikan ve Japon tasarımlarının karışımı kogoları vardı. Çok renkli tasarımlardı, şimdi görseniz, yüksek ihtimalle kitch der geçersiniz. Ayrıca, menko denen oyun kartları da vardı, üzerinde samuray çizimleri, spor ya da film yıldızlarının resimleri doluydu. Böyle böyle görsel bir etki oluştu bende, hepsini karıp Modernist çerçeveye uygulamaya çalıştım. O dönem tasarımlarım oldukça eleştiriyle karşılandı, anti-tasarım diyenler oldu, birlikte çalıştıklarımla didişip durdum çoğu zaman. Yukio Mishima ise bir gün bana üç ortak noktamız olduğunu söyledi, bunlardan birisi nativizmi, tüm o doğalcı yaklaşımı reddetmemizmiş. Şöyle demişti: “ben doğalcılığı doğrudan reddediyorum, sense ona doğrudan saldırıyorsun.”

Diğer iki ortak noktayı söyledi mi?

Japonların kara mizahta berbat olduğunu söyledi. Bende ise kara mizah duygusunun var olduğunu. Üçüncü olarak ise ikimizinde bileklerinin ipince olduğunu söyledi. Bunu söylerken takside aniden bileğimi kavradı, belki kendince kara mizaha kapıldığı bir anındaydı, bilemiyorum. Bana Japonya’nın Andy Warhol’u filan diyorlar, utanıyorum. Mishima da kendisine İngiltere’de “Japonya’nın Oscar Wilde’ı”, ABD’de ise “Japonya’nın Truman Capote’si” dediklerini söylerdi ve eklerdi, biz Japonların böyle analoji duygusu yoktur.

Yukio Mishima ile yakın dostluğunuz vardı. Sizce Japon ordusunu gerçekten alt edecek gücü var mıydı? Romantik miydi yoksa deli mi?

Mishima’nın mantığı güçlüydü. Ama tabii ki Japon ordusunu alaşağı etmek filan gibi bir etkisi yoktu. Bana kalırsa hakiki bir romantik sanatçıydı. Hayal gücünü gerçeğe, gerçeği hayal gücüne katabilen, bir anlamda teatral bir insandı. Akıl adamıydı, deli filan değildi.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page