yazıyorum çünkü
içimde susturamadığım
bir ses var…
Sylvia Plath

Sylvia Plath, 11 Şubat 1963’te, ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapı boşluklarını içeri gaz girmeyeceğinden emin olmak için battaniye ve bantla kapattı. Mutfağa gidip kafasını fırının içine sokarak intihar etti. Yeats de aynı evde intihar etmişti.

Buraya kadar çok bilinir Plath’in yolu. Onu selamlayan Ece Ayhan ya da Nilgün Marmara’dan ayrıntılara inilebilir. Fazla bilinmeyen ise şuydu:

İntiharından sadece altı ay önce, 30 Ekim 1962 tarihinde Harvard College kütüphanesinde, kendi şiirlerini okuyup kaydetmişti. Şiirleri dinlerken, arka plandaki sesleri hayal meyal duyabiliyoruz. Gelip geçenler var. Plath’in hafifçe çevirdiği sayfalar. Odadaki dinginlik hissi. Sanki Sylvia ile yanyanayız. Fısıltılara karışan ahşap çekmecelerin seslerinde, sanki Plath ile birlikte kayboluyoruz bu dünyadan. Plath’in şiirlerin okurken ses tonundan anlıyoruz ki, Plath şiirlerini değil kendini okuyor, acısını okuyor. Onun ruhunun çağrısına dikkatlerini vermeyecekler uzak dursun, diğerleri ise, umarız ki bir çiçeğin cesaretine sahip olurlar.

Plath tıpkı şiirindeki Lady Lazarus gibi, kendi küllerinden doğuyor, 2010 yılında, hala bu dünya aynı diyor. Sylvia Plath’in sesinden Daddy, Ariel ve Lady Lazarus dinliyoruz.

[cincopa 10645593]

Liste:

01: The Rabbit Catcher
02: Ariel
03: Poppies In October
04: The Applicant
05: Lady Lazarus
06: A Secret
07: Cut
08: Stopped Dead
09: Nick and the Candlestick
10: Medusa
11: Purdah
12: A Birthday Present
13: Amnesiac
14: Daddy
15: Fever 103
16: Peter Orr – Sylvia Plath röportajı
DL

Kaydın yapıldığı 30 Ekim 1962 tarihi, Plath’in 30. doğumgününden üç gün sonraydı. Belki de hayatının en önemli günlerini yaşıyordu diyorlar. Şair kocası Ted Hughes’dan ayrılmış ve o Ekim ayında daha sonra ARIEL isimli kitabını da oluşturacak şekilde, en az 26 şiir yazmıştı. Annesine o ay şöyle demişti: “Yaşamımdaki en iyi şiirlerimi yazıyorum, ismimi duyuracaklar…” Pulitzer Ödülü alacağını da düşünüyordu, ki almalıydı, ancak tüm büyük şairler gibi, belirli noktaları tutmuş iktidar odakları Plath’e hiçbir ödül vermedi. Ölümünden sonra da. Tıpkı Ece Ayhan gibi, ödülsüz şairlerdendi, sınıfta en arka sırada oturanlardandı.

Şiirlerin sonunda yer alan ve Peter Orr’un gerçekleştirdiği röportajı da, tarihe not düşmesi için çevirerek aktarıyoruz:

Sylvia, seni şiir yazmaya başlatan neydi?

Bilemiyorum. Oldukça küçük yaştan beri yazdım. Sanırım ilkokul şiirlerini sevdim ve belki de aynısını yapabileceğimi düşündüm. İlk şiirimi, ilk yayımlanan şiirimi yazdığımda 8,5 yaşımdaydım. Boston Traveller’da çıkmıştı. Sanırım sonrasında daha profesyonel oldum.

Başladığında neler hakkında yazıyordun?

Doğa sanırım. Kuşlar, arılar, bahar, sonbahar ve haklarında pek tecrübe sahibi olmayan bir kişiye hediye sayılabilecek tüm konular hakkında. Sanırım baharın gelişi, tepemizdeki yıldızlar, ilk kar bunların hepsi bir çocuğa küçük bir şaire verilebilecek en güzel hediyelerdi.

Bu yıllara atlarsak. Bir şair olarak özellikle ilgini çeken, hakkında yazmak istediğin konu var mı?

Belki çok Amerikanvari olacak ama, mesela Robert Lowell’ın Life Studies gibi çığır açan çalışmalarından oldukça etkileniyorum. Bu gibi çalışmalar oldukça ciddi, çokça kişisel ve duygusal tecrübelere giriyor ki kısmen tabu gibi hissediyorum. Robert Lowell’ın şiirleri akıl hastanesindeki tecrübeleri hakkında örneğin, ilgimi çok çekiyor. Amerikan şiirinde böylesi enteresan, kişisel ve tabusal konuları son dönemde keşfetmekteyim. Özellikle kadın şair Ann Sexton, ki anne olarak tecrübelerini yazmaktadır, şiirleri tam bir el işçiliği örneği. Aynı zamanda duygusal ve psikolojik derinliği de var. Sanırım oldukça yeni ve heyecan verici geliyor bana.

Bir şair ve Atlantik’in iki yakasında da olan bir kişi olarak, seni Amerikalı olarak niteleyebilir miyim?

Biraz garip bir durum ama olabilir tabi.

Peki hangi yanınız daha ağır basıyor?

Bence dil söz konusu olduğunda Amerikalıyım. Aksanım amerikan konuşma tarzım Amerikan, eski stil bir Amerikalıyım. Belki de bu nedenle İngiltere’deyim ve hep burada olacağım. Beni en çok etkileyen şairler de amerikalı. Hayranı olduğum İngiliz şair çok az.

İngiliz şairler İngiliz Edebiyatı’nda tüm ağırlıklarını koymuş birer köşebaşı konumunda gibi değiller mi?

Aynen katılıyorum. Cambridge’deyken genç hanımların gelip “Yazmaya nasıl cesaret ediyorsun? Hatta nasıl yayınlayabiliyorsun cesaret edip de, böylesi dehşet eleştiriler, sert eleştirmenler ve tepemizde dolaşan sözlere rağmen” diye konuşuyordu.

Sylvia, Amerikalıyım diyorsun ama “Daddy/Baba” şiirinde Dachau ya da Auschwitz ile Mein Kampf/Kavgam yer alıyor. Bana kalırsa gerçek bir Amerikalının yazmayacağı türden şiir, çünkü bu isimler Atlantik’in öte yanında o kadar da fazla bir şeyler ifade etmiyor değil mi?

Benimle sıradan bir Amerikalıymışım gibi konuşuyorsun. Oysa benim köklerim Alman ve Avusturyalı. Dolayısıyla, çalışma kamplarına olan ilgim kendine özgü biçimde yoğun. Ayrıca, bir bakımdan ben politik bir insanım ve bu yönüyle de ilgimi çekiyor.

Şair olarak tarihe ilginiz var diyebilir miyiz?

Tarihçi değilim tabi. Ama giderek kendimi tarihle daha çok ilgilenir buluyorum ve giderek daha fazla tarih okuyorum. Napolyon’la çok ilgileniyorum, savaşlarla, Birinci Dünya Savaşı’nda Gelibolu’daki savaşlarla ilgileniyorum. Sanırım yaşım ilerledikçe tarihle daha çok ilgileniyorum, yirmili yaşlarımın başında o kadar ilgim yoktu.

Ya seni etkileyen yazarlar? Senin için anlamı çok olanlar kimler?

Çok az var. Sıralamakta zorlanıyorum gerçekten. Okuldayken modernlerden çok etkilenmiştirm. Dylan Thomas, Yeats, Auden gibi. Auden’a deliriyordum hatta, yazdığım her şey Auden stilindeydi.Şimdi ise geriye dönüyorum. Mesela Blake’e bakmaya başladım. Bir de tabi ki, birinin Shakespeare’den etkilendim demesi küstahça ama öyle. Bir kez Shakespeare okuduysanız, artık tamamdır.

Şiir dışında yaptığın başka şeyler var mı? Yapmadığın için pişman oldukların?

Eğer başka bir şeyler yapıyor olsaydım doktor olmak isterdim. Yazar olmanın tamamen zıttı gibi sanırım. Ama küçükken en iyi arkadaşlarım hep doktorlar oldu. Beyazları giyip dolaşarak, doğmuş bebekleri ya da kesilen kadavraları görebilirdim. Çok etkileyici. Ama kendimi iyi bir doktor olmak için gerekli olan o noktaya gitmek için gerekli disiplini sağlayamazdım. Doğrudan müdahele edebilmek, iyileştirmek, dokunmak daha çok bana göre. Belki de şunu söyleyebilirim, doktorlar hakkında bir yazar olduğumda, doktor olmaya göre daha çok mutluluk duyuyorum.

Ancak basit bir konu, şiir yazmak, hayatında seni en çok tatmin şey, değil mi?

Ah tatmin! Tatminsizlikte yaşayamam sanırım. Su ya da ekmek gibi bana göre, kesinlikle hayati bir konu. Şiir yazdığımda ya da yazarken kendimi bütünüyle tamamlanmış hissediyorum. Yazdıktan sonra, bir şair olma durumundan, dinlenmekte olan şaire benzer bir duruma geçiyorsunuz hızla. İkisi aynı şey değil. Ancak sanırım şiir yazıyor olmak tecrübesi, muhteşem olan tam da bu.

Röportaj, 1966 Londra basımı “The Poet Speaks: Interviews with Contemporary Poets Conducted by Hilary Morrish, Peter Orr, John Press, and Ian Scott-Kilvery” isimli kitaptan alınmıştır.
Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page