[Suat Kemal Angı] Babamın ne güzel çelişkisi

Size büyük bir yalandan bahsetmeliyim. Babamdan. Ama şimdilik bunu meyvem duymamalı. O daha yedi yaşında. Tıpkı Recep abim’le gittiğimiz film gibi. Bunu da kendisi keşfetmeli. Zamanı gelince, biraz yardımın sakıncası yok tabii. Babam önce pagandı. Bunu bilmiyor. Hepimiz önce şamandık. Bunu da bilmiyoruz. Ya da çoktan unuttuk. Ama bu değil yalan olan.

Babam. Cumhuriyet çocuğu. Yoksul köy çocuğu.
Nefis bir el yazısı var. Aynı Atatürk’ün el yazısı.
Babam. Arıcı. Köy Enstitüleri mezunu.
İnsanın vicdanı. İçinde konuştuğu Tanrı’dır. Tanrı’sıdır. Dertleşir. Sohbet eder. Anadiliyle.
Ya da tersi.

[Suat Kemal Angı] Babamın ne güzel çelişkisi 1İnsanın Tanrı’sı. İçinde konuştuğu vicdanıdır. Dertleşir. Sohbet eder. Anadiliyle.
İnsan işiyle sevişir. İnsan işiyle ibadet eder. İşte.
Babam işiyle ibadet etti asıl. Bunu bilmiyor. Ya da biliyor. Bildiği için belki. Namazdan sonra kollarını açıyor. Göğe kaldırıyor. Türkçe mırıldanıyor. Yakarıyor. Tohum, diyor. Tohumlar diyor.
Babam işiyle ibadet etti. Çünkü babası ona öyle öğretti. Çünkü anası ona öyle öğretti. Öğretmenleri öyle öğrettiler.
Babam. Öğretmendi ibadet etti. Radyocu/Televizyoncu oldu ibadet etti. Her iki işte de öğrenciler yetiştirdi. Yayıncılığa başladı. İbadet etti. Kitaplar yazdı. Atatürk kitapları. İbadet etti. Babamın hayatı ibadet etmekle geçti. Ağaç dikti. İbadet etti. Meyve ağacı. Elma, armut, kiraz. Kayısı, şeftali, erik. Meyveleri topladı. İbadet etti. Yedi. İbadet etti. Mısır ekti. Domates ekti. Biber ekti. Onları çapaladı. Onları suladı. Güvercin gübresi serpti.
Bir de beyaz kiraz. Konya Ereğli vatanı. Kırım anavatanı.
Bir gece bir telefon geldi. Mehmet dayım. Memleketten arıyor. O zaman biz Misket Sokak’ta oturuyoruz. Önümüzde Konya Yolu. Arkamızda Atlı Spor Kulübü. Ne istersiniz dedi? Babam elmayı özlemiş. Babam elmayı çok sever. Biraz elma getir dedi. Ertesi akşam kapımız çalındı. Açtık. Mehmet dayım. Gelin yardım edin dedi. Neye dedik? Gelin gelin dedi. Düştük peşine. Ben. Rex ya da Alex. Rex. Ya da Alex. Büyük abim. Küçük abim. Babam. Vardık Konya Yolu’nun kenarına. (…) Bunlar ne Mehmet, dedi babam? Elma istemedin mi sen? Al sana elma. Tam bir ton.

Cömert adamdı dayım. Şimdi nerede, ne yapıyor bilmiyorum? Belki lüferin yanında rakı içiyordur. Kesin tüm cömert adamların gittiği yerde. Cennette. Birazdan arabasına atlar. Yoksulları toplar, pazara götürür, hastaneye götürür. Hatta alıp te yurtdışına ameliyata götürür.
O da bir zaman. Daha gençken hem de. Tüm iyi ustaların gittiği yere gitti. Gurbete. Ama Almanya’ya değil. O gurbeti kendi vatanında yaşadı. Cömertliği yüzünden. Bu vatan. Dayımın “yazını kışa çevirdi”. Kendi içinden. Hiç dönmedi. Dayım. Hep gurbette yaşadı.
Bir de şu yanık adam türkülerini önüne gelen söylemesin Allah aşkına! “Ayaklarımızın turabı, göğüllerimizin hızmatçısı.” Olamayacak adamlar, kadınlar. Misal. Zara mara!
Hâlâ inanamıyorum. Daha dün burada, bu balkondaydı. Annemin adasının balkonunda. Lüferin yanında rakı içtik. Neşet Ertaş dinledik. Gurbeti Almanya’da yaşayan İbrahim dayımın kırkbeşliklerini. Dayımın ruhuna. “Hep sen mi ağladın? Hep sen mi yandın? Ben de gülemedim yalan dünyada.” Elbette tadı kaçmıştı hayatımızın. Rakının. Lüferin. Muhtekirlere sövdük. Muhterislere sövdük. Çevresinde sarı dilli milyon kere milyon okumuş yalaka. El ele tutuşmuşlar. Yüzlerce halka. Sövdük. Virüsler hakkında konuştuk. Niye biz böyle söver olduk, dedik? KKKA virüsü kapmış olabilirdik.
Ah insanlık!
“Dün bütün gün evdeydin baba!”
“Dün lafın gelişi oğlum. Bir tür mecaz.”
“Ama dün dedin baba? Bu çok karışık!”
Sonra elma çuvallarını eve taşıdık. Biz niye geldiysek? Rex ve Alex. Elma çuvalları bize ağır. Ne yapacağız bunca elmayı? Oturduk yedik. Mis gibi. Ereğli elması. Sularını sıkıp içtik. Mis gibi Ereğli elması. Komşulara dağıttık. Okula götürdük. Rex/Alex ve ben. Öğretmenlere dağıttık. Öğrencilere dağıttık. Oturup yedik. Mis gibi. Ereğli elması. Tezgâh kurup sattık. Çiftlik Caddesi’nin kenarında. İkişer kilo ikişer kilo. Bir ton mis gibi Ereğli elması. Arkamızdaki atlara verdik. Atlarla birlikte elma yedik. Mis gibi. Ereğli elması. Seyislere verdik. Seyislerle yedik. Bir ton mis gibi Ereğli elması. O zaman Ereğli’de her yer elma bahçesi. Elmalar kaç ayda bitti, anımsamıyorum? Kaç mevsim elma yedik? Mis gibi. Ereğli elması. Eskiden Ereğli’de, her yer elma bahçesiydi.
Bir de Atlı Spor Kulübü. Babamla gittik. Çocukken her pazar gittik. Arkasında kırlar. AOÇ’nin arazisi. Çiçekler. Otlar. Boyumuz kadar. Düzensiz kırlar. Eskiden düzensizdi kırlar. Rex/Alex ve ben. Bir de babam. Sonra maneje girdik. Spor yaptık. Atlar gibi koştuk. Koşturduk. Babam bizi salladı kollarıyla. Hoplattı. Yuvarladı. Dua eden kollarıyla. Tanrı’sına uzattığı yakaran kollarıyla. Havalara attı. Hep tuttu. Hiç korkmadık.
İlk geldiğimizde Ankara boştu. Genişti. Tarla çoktu. Birine çökse. Babam yani. Bir gecekondu dikse. Misal. Çiğdem’e. Şimdi efendiydik hepimiz. Şahane. Babam. Kitap yayımlamayı ve bizi yetiştirmeyi seçti. Görgülü. Bilgili. Hür. Bizi

yetiştirirken ibadet etti. Bizi kitaplarını satarak yetiştirdi. Aklıma gelmişken. Ben. Yani Rex/Alex. O kitapları. Atatürk kitaplarını tashih ederek büyüdüm. Ya da tersi. Kitaplar beni tashih etti. Ben. Alex ya da Rex. Kâğıtlar kuşeydi o zaman. Harfler kurşundan dizilirdi. Ofset yok. Resimler bile kurşun plakalara oyulurdu. Tersten. Tipo. Bilmem anlatabildim mi?
Kitaplarını satarken de ibadet etti. Babam. Çuval çuval ibadet. Çuvalların her biri, hiç değilse elli kilo. Hiç değilse altmış kilo. Ayıların bile beli bükülür. Omuzlarında. Melekleri. Atatürk’ü. Kitapları. Babamın ibadeti. Çuval çuval.
Babam eski toprak. Tohumları yuvarlak. Elbette annem de ona yardım etti. Her konuda yani. Bilmem anlatabildim mi?
Babam sessizce ibadet etti. Kimseye göstermedi. Söylemedi bile. Duaları sessizceydi. Çabası sessizlikti.
Namaz kılarken fotoğraf çektiren ineklerden değildi.
Babama neden yalan dedim o zaman? Hemen söyleyeyim. Bugün 29 Ekim. Ve bugün. Ankaralı sokakta. Direniyor. Bayramını geri alacak. Barikatları yıkacak. Bilmem anlatabildim mi?
Ve iki gün sonra. Cadılar Bayramı. Cadılar Bayramı. Bir pagan geleneği. İyi de. Bundan bize ne?
Çok iyi anımsıyorum. İlk kiraladığı günü. Ulus’taki o küçük büroyu. Ankara Patent Bürosu komşumuz. Korhan abi komşumuz. Alev abla komşumuz. Patent Bürosu Kızılay’a taşındı. Orada tanıdım Nuh abiyi. İlk dergilerimin editörü. Dört sayı. Acemi Serçe’ydi ikinci sayının adı. Yırtık Çorap’tı üçüncü sayının adı. Ortağım. Şimdi Bizans’ta çalışıyor. Ariadne’nin toptancısı. O çağda Aineias’tı adı.
Arka kapakta, Ankara Patent Bürosu vardı. İki dergicinin iletişim telefonlarının altında. 64 33 02. 86 54 50. Kızılay’da, Şehit Adem Yavuz Sokak’ta. Büro teknik destek sağlardı. Büroda büyük saygınlığımız, sonsuz kredimiz vardı. Çünkü o zamanlar, dergiye saygı vardı. Hurray love! Hurray amateurism! Derdi patronları. Welcome! Brave Hector. Victorious Aineias. Varlığımız varlığınıza armağan. Kâğıtlar, kalemler, makaslar. Son model fotokopi makineleri, uhular. Bilgisayar lüks o zaman. Ve mutlaka gerekli. Uzmanlık. Bilgi birikimi. O da Nuh abi de var. Bilgisayar efendisi. IBM compatible. 386 bile olmayabilir. 3.x DOS işletim sistemi. Yazılar kırık olduğuna göre. En iyisi 24pp. Yazıcımız. Epson dot matrix’ti.
Çok iyi anımsıyorum. Kiraladığı ilk günü. O küçük büroyu. Babamın yani. Tuttu. Hem de ilk gün. Yayınevinin duvarına. Tam masasının karşısına. Fotoğraflarını astı. İsmail Hakkı Tonguç’un. Hasan Âli Yücel’in. Daha ilk gün. Kaybetti. Daha ilk gün. Kazandı. Biliyorum. İçindeki büyük sesi dinledi. Vefa. Borç. Akıl. İman. Özgürlük, adalet, vicdan.
Hüseyin Hüsnü Tekışık. Üstün başarılı bir eğitimci. Say say bitmez ödülleri. Onu Milli Eğitim bilir. Dağıtımcılar, kitapçılar bilir. Tüm Türkiye bilir. Bilenler bilir. Babamın arkadaşı. Çıktı bir kat yukarı. Ziyaretimize geldi. Hayırlı olsun dedi. Oturdu bir bardak çay içti. Fotoğrafları gördü. Kaşlarını çattı. Çok kızdı. Babama döndü. Hayırlı olmamış dedi.
Nasıl kış! Anlatamam. Beyaz, büyülü, kristal bir pazardı.
Belki bilmiyordu. Ya da biliyordu. Daha ilk gün. Ticari başarıyı elinin tersiyle itti. Kim? Dodo kuşu mu? Hayır yahu. Babam. Bilmem anlatabildim mi?
En önemlisi topraktı. Tohumdu. Tohumları toprağa ekmekti. Meyveyi beklemekti.
Meyvelere iyi bakmaktı. Soymaktı. Yıkamaktı. Öpüp koklamaktı.
Babam hep emekçi kaldı. Hep çiftçi. Hep arıcı. Hep yayıncı. Hep öğretmen. İman sahibi.
Her zaman enstitü mezunu. Babam hep savaşçıydı. Hep bir direnişçi.
Hiç küvete girmedi.
Babam. Subay bavulu kadar hafifti. Açıldı masa oldu. Kapandı bavul oldu.
Babam solcuydu. Rönesans’tı. Anadolu Rönesans’ı. Bunu içindeki büyük sesle başardı.
Bunun tersi. İşte bu canım. En büyük yalandı.
Biliyorum. Devir çok değişti. Kerameti kendinden menkul, tuhaf tuhaf adamlar, kadınlar türedi. Televizyonlara çıkıyor ve peygamber edasıyla konuşuyorlar her gece. Gazatalarında yazıyorlar. Yani biliyorum. Şimdi bazı aklı evveller çıkacak ve diyecekler ki. Babanın solculuğu da bir tuhafmış canım. Ben de onlara diyeceğim ki. Bak canım. Evet sen. Nadolu’nun ayısı. Yoksul evine ekmek götürdün mü sen hiç? Yalan. Alnındaki teri elinin kenarıyla sıyırdın mı hiç? Bir avuç ter. Bir sıyırışta. Yalan. Ter caddede, ter toprakta. Ter bardakta, hamurda. Kurtuluş savaşı yapmak da o dönem modaydı zaten. Konjonktür gereği. Misal. Araplar. Her bir Arap ulusu kendi coğrafyasında kendi kurtuluş savaşını yaptı. Şiir gibi konuştum ama. Bilmem anlatabildim mi?
Senden büyük görünmez bir şeyin ellerini izlediğini, ayaklarını takip ettiğini, sana kızdığını, seni alkışladığını fark ettin mi hiç? Kulak memeni öpüp mırıldadığını, ayıp sana dediğini, kulak memeni ısırıp mırıldadığını, aferin sana dediğini, işittin mi hiç? Sen hiç duyumsadın mı esirgendiğini?
Dinle o zaman.
Yarabbi. Yavrularımı koru, onları esirge. İzin ver Rex/Alex’in yolculuğu sona ersin. Kalemleri ve kâğıtları tükenmesin. Kâğıtları kitap olsun. Evliya Çelebi’nin seyahatnamesi gibi on ciltten oluşsun. Rex/Alex askerden sağ salim dönsün. En büyük oğlum mühendis olsun. Hayırlısıyla diplomasını alsın. Madencilik yapsın. Onun küçüğü hayırlısıyla mühendis olsun. O da diplomasını alsın. Gönlünde nere varsa orayı işletsin. Eşimin içine sabır dışına kefir aşıla yarabbi. Ellerine, kollarına, kalçalarına derman ver. Yarabbi, kaynanamın çayını açık eyle. Yüzünü güler yüzlü eyle. Sinirlerini al yarabbi. Yarabbi. Evimize düzen, soframıza bereket, aklımıza akıl, kalbimize ferahlık ver. Huzur konuğumuz olsun hep. Kapımızı çalmadan girsin evimize. Ağzımız hep arılarımın boku tadında olsun. Oğul arılarım çalışkan olsun. Havalar ne çok sıcak ne de çok soğuk olsun. Mutedil olsun. Bu beş kardeşi birbirinden ayırma yarabbi. Amin. Benim de gücümü artır. Gücüme güç kat yarabbi. Ülkemize zenginlik ve barış ihsan eyle yarabbi. Atatürk’e rahmet eyle. Cumhuriyette bir damla teri olanların hepsine şükran eyle. Gönül borcumuzu söylediğimizi duymalarını sağla yarabbi. Ölenlerine rahmet eyle. Tüm şehitlerimize rahmet eyle. Hasan Âli Yücel’e ve Tonguç Baba’ya rahmet eyle yarabbi. Dünyaya barış eyle yarabbi. Görgülerini ve irfanlarını. Ve tüm ömürlerini insanlığın macerasına adayan. Gelmiş, yaşamış ve toprağa düşmüş bilim insanlarına rahmet eyle yarabbi. Özellikle Galileo Galilei’ye. Ve Galileo’nun Karısı’na rahmet eyle. Dualarımı duy yarabbi. Kabul eyle. Dualarım kışın cibinlik yazın vantilatör olsun. Evimizin üstüne. Amin. Pardon. Dualarım kışın şofben yazın vantilatör, klima ve cibinlik olsun. Evimizin üstüne. Amin.
Bu büyük yalanı uydurup yayanlar için de ben bir Roma duası yazdım. Ve ben şimdi. İzin verirseniz. Bu duayı okuyacağım.
Dilinizi Nadolu’nun arıları soksun. Belinizi Nadolu’nun ayıları çiğnesin. Bahçeniz solsun. Tohumlarınız kurusun. Tanrılar sizi göçe zorlasın. Giderken heykelinizi de yanınıza alın. Sarığınızı da götürün. Tuğranızı da götürün. Kavimler göçünde yolunuzu şaşırın. Vladivostok’a varın. Üzüm sulu votka içmek, istifra etmek zorunda kalın. Kaşıntı tutsun elinizi. Kaşıntı tutsun kasıklarınızı. Ters evrime uğrayın. Daha da esmerleşin. Kıllansın her yeriniz. Her sabah cünüp uyanın. Su basmanınıza kadar suya gömülün. Su bulamayın. Bir deprem dalgasıyla batıya savrulun. Tez zamanda fırtına çıksın içinizde. Vezüv sıçsın üstünüze. Jüpiter sıçsın üstünüze. Öyle kalın.

Vladivostok. Rusya’nın doğu kapısı. Ta Pasifik’in kıyısı. Sarıkamış’ta ya da başka bir Doğu Anadolu cephesinde esir düşen binlerce Türk askerinden ta/te Vladivostok’a bile gönderilenler vardı. Neredeyse vatandan on on iki bin kilometre. Vay anam vay! Dünya çevresinin dörtte biri. Gene de, bir ay süren tren yolculuğu sırasında. Ölüp de trenden atılmadan kamplara varabilenler şanslıydı. Vay anam vay! Bir de. Vagonlar dışarıdan kilitleniyor ya! Vagon bir daha açılana kadar, canlı esir askerler. Ölü esir askerlerle koyun koyuna yolculuk yaptı. Hepsi arkadaştı. Vay anam vay! Bazen de, aktarma yapılacak ya. Tren durdu bir yerde. Karlı bir ormanın içinde. Ya da. Tataristan’dan daha bile soğuk bir çölde. Bekledi. Ama kapılar açılmadı. Belki de unutuldu. Kamplara varamadan daha. Donarak öldü esir askerler. Vay anam vay! Vay anam vay!
Bak canım. Bunların hepsi çelişki.
Savaş/Barış.
Esirlik/Hürriyet.
Savaş ve Barış/Barış ve Savaş.
Esirlik ve Hürriyet/Hürriyet ve Esirlik.
Savaş ve Hürriyet/Hürriyet ve Savaş.
Barış ve Esirlik/Esirlik ve Barış.
Savaş ve Hürriyet/Hürriyet ve Savaş.
Barış ve Esirlik/Esirlik ve Savaş.
Küvet/Küvet.
Soğuk/Sıcak.
Acı/Sevinç.
Keder/Mutluluk.
Sevişmek/Tepişmek.
Küvet/Küvet.
Canlılık/Ölüm.
Sevişmek/Çiftleşmek.
Sibirya Kömürü/Afrika Kömürü.
Bir Günlük Mühendislik/Oğuz Atay.
Hafiflik/Ağırlık.
Zahmetsizlik/Öfke.
Hacivat/Karagöz.
Bektaşi Alevilik/Sünni Vehbilik.
Temiz Giyim/Dış Görünüş.
Dış Görünüş/İdea.
Walter Benjamin/Marcel Proust.
Marcel Proust/Hatırlamayı Abarttın Baba.
Melezlik/Saflık.
Kafka/Köstebek.
Türk Tohumu/Yunan Tohumu.
Din/Ticaret/Siyaset.
Tiyatro/Hayat.
Abartı/İnandırıcılık.
Ses/Sessizlik.
Görüntü/Ses.
Yazı/Görüntü.
Yazı/Ses.
Oyun/Aforizma.
Aforizma/Slogan.
İngilizce. Ve İngilizce öğretmenim.
Küvet ve Küvet.
Tatlı Noel ve Kanlı Noel.
Dicle bir nehir değildir. Dicle bir nehirdir. Dicle sevgili kardeşimdir.
Bunların hepsi çelişki canım.
İnsan bir dili öğrenirken adaleti de öğrenir. Hiç değilse sezer. Çünkü her dilin matematiği vardır.
Ve. Ida’nın hep dediği gibi, en iyi/güzel hikâyeler gerçek hikâyelerdir.

Not: Bu metin, yazarın Galileo’nun Karısı adlı romanından kısa bir bölümdür. Kitap hakkında farklı bir okuma sunan, çılgın bir websitesinde kaybolmanız mümkündür:

thenagainoneminute.com/

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page