“Bilinç evcilleştirilmemiş bir attır
Zihin ise zapt edilmez bir maymun.
Eğer, ruh çok faalse,
Beden hastalanacak ve ölecektir.”
Wang Ming

Ben öleli tam bir yıl oluyor. Istırap dolu bir yıl. Şaşırdınız mı? İnanın, önceleri ben de çok şaşırıyordum. Ölümü hep bir bilinçsizlik hali olarak tasarlamıştım. Ölüm, yokluğu garanti eden en dingin haldi bir insan için, doğumdan önceki mutlak huzura kavuşmanın tek yoluydu belki de. Ah! Nasıl da yanılmışım. O’ndan medet umanlara acı haberi şimdiden vereyim: Ölüm hiçbir şeyi çözmüyormuş.

İşin daha da trajik yanı, insan hayattayken ne düşünüyorsa, öldükten sonra da aynı şeyleri düşünüyor. Örneğin burada benim bulunduğum bölgede, gür saçı sakalına karışmış bir adam var ki -yaşarken de şimdi olduğu gibi hayrandım kendisine- varlığın tüm karmaşasını, kendi geliştirdiği iktisat teorileriyle ortadan kaldırıyor. Olması gerekeni ve ayrıca olması gerekenin olması için, yapılması gerekeni düşünüyor. Olması gerekenin somutluğu, yapılması gerekenin kesinliği, ölüler arasında bile heyecan yaratıyor. Hatta bazıları, bu sakallı adamı hayattayken duyamamış oldukları için hayıflanıyorlar.

Bir de keçisakallı ve kazıbilime çok meraklı bir başka adamdan bahsetmek istiyorum.  O da, ölümün kendi teorilerini nasıl da haklı çıkardığını, insan usunun üç katmanlı yapısının ölümle bile aşılamadığını, işte görüldüğü gibi, bilinç üstü diye adlandırdığı kısma burada hiç gerek kalmadığı halde, hala tüm ölülerin ‘Doğru olan neydi aslında?’ sorusuna kafa yorduklarını anlatıyor.

Keçisakallı adamın da kendince bir kitlesi var tabii. Bana gelince, bu adamlarla hayattayken de ilgilenirdim ben. Burada ilişkiler çok daha dolaysız olduğu halde, sözleri benim üzerimde daha etkili oluyor diyemem. Daha önce de söylediğim gibi, ölülerin yeni bir görüşe kavuştukları koca bir yalan. Bu iki adamın, gözümün önünden akıp giden cümlelerini eskisi gibi yine kuşkuyla izliyorum. Yaşadığım sürece bu illet yakamı hiç bırakmadı zaten. Hiçbir şeye tam olarak inanamama hali ve şüphecilik sonumu hazırladı diyebilirim.

Ölümün bana kattığı en değerli bilgi bedenimin kıymetini anlamış olmamdır. Hiçbir şeyin değerini onu yitirmeden anlayamıyoruz değil mi? Meğer bir beden taşımak, düşüncenin ağırlığından kurtulmanın yoluymuş, ölümse hiç durmadan düşünme hali… Eskiden -yani bir bedene sahip olduğum günlerde- ara sıra ölümden sonrası üzerine üretilen teorileri gözden geçirir ve söylenenler gerçekse, cehenneme gitmekten başka hiçbir şansım olmadığını düşünüp hafifçe ürperirdim. İnanın, cehennem ateşini şu içinde bulunduğum hale tercih ederim ben. Zaten fiziksel acılar oldum olası huzur vermiştir bana. Fiziksel acı, içinde sorumluluğumuzun ya da ne bileyim, kabahatimizin olmadığı bir doğa olayıdır. Ağrılar içinde kıvranmanın gizemli hiçbir yanı olmadığı gibi; bu, yardıma muhtaçlığımızı masumiyetle taçlandırarak son derece değerli bir varoluş imkânı sağlar.

Keşke yine o denli şanslı olabilsem. Oysa burada, bu derin karanlıkta sonsuz sayıda sözcük yüzüyor. Ölüler hayattayken yan yana getirdikleri sözcükleri, ölülere özgü yetenekle, bu sonsuzluk içinde büyük bir hızla yakalayıp, eskiden olduğu gibi düşünmeye devam ediyorlar. Ölümden sonra sizi sınırlayan hiçbir kuralın olmaması, işte bu yüzden hiç anlamlı değil. Her ölü, ancak hayattayken bildiği sözcükleri aynı sırayla yan yana getirebiliyor. Böylece bir zamanlar ruhunuza hükmetmiş kurallar, sözcükler aracılığıyla varlıklarını burada da sürdürüyor. Elbette bu durum hayattayken, mutluluk dolu cümleler kurmayı adet edinmişler için bir bayram havası yaratıyor. Kısacası aynı derin karanlıkta kimimiz cenneti yaşıyor, kimilerimiz cehennemi. Kendi durumumu tekrarlamama gerek yok sanırım.

Aradığım kelimeler gözüme ilişirse, ölümümü anlatmak isterim size. Yalnız, çok ilginç bir hikâye beklemeyin lütfen. Yaşarken kelime haznem o kadar geniş değildi. Kimseyi hayal kırıklığına uğratmak istemem durup dururken. Daha önce de açıkladığım gibi yaşarken hep ölümü düşlerdim. Hiçbir sorusuna yanıt bulamadığım hayatımın en dayanılmaz yanı zaman zaman şüphe edilmemesi gereken kimi gerçekliklerden de şüphe ediyor oluşumdu. Örneğin bir keresinde, üniversite diplomamı kaybetmiş ve aslında o üniversiteden mezun olmadığımdan şüphelenmiştim. Zaman zaman konuşurken çıkardığım seslerin ya da sınav kâğıtlarımı dolduran ellerin bana ait olmadığından şüphelenirdim. Bir keresinde de, yirmi beş yıllık annemim bir yabancı olmasından şüphelenmiştim. Kısacı şüphe kendini bilmez bir arsızlıkla tüm benliğimi kuşatıyor ve sonuçta şu noktaya getiriyordu beni: ‘Ben’ diye biri var mı? Varsa O’ndan kim sorumlu? Şu sorumluluk duygusundan da oldum olası hiç hazzetmemişimdir. Ölümü coşkuyla beklememin temel nedenlerinden biri de, onun sayesinde sorumluluklarımdan sıyrılabileceğime inanmamdı.

Ben’den sorumlu olmak, O’nu her yerde ve durumda en iyi şekilde temsil etmek zorunda olmak, nasıl da yorucuydu anlatamam. Ben bu yorgunluğun hep bedenle ilgili olduğunu sanmıştım. Şimdi ise -bedensiz kaldığımdan beri- anladım ki yorgunluk sözcüklerle ilgiliymiş. Zavallı bedenimi, beni varoluşun ağırlığına mahkûm etmekle boşu boşuna suçlamışım. Neredeyse mutsuzluk kaynağı olarak gördüğüm kütlemi, kendi ellerimle ortadan kaldıracaktım. Hem de birkaç kez düşündüm bunu. Çeşitli nedenlerle hep vazgeçtim. Bir keresinde bileklerimi keseyim dedim ama canım yanınca fiziksel acının tertemiz gücü, sözcüklerin karanlığını dağıttı. Bir başka sefer de, kendi ölümümden sonra olacakları hayal ettim. Annemi, dostları falan… Yatağımda öyle çok ağlamıştım ki sonunda huzur içinde uykuya daldım.

Sorunum yalnızca var olup olmadığım noktasında bitmiyordu. Ortada var olan bir şey, daha doğrusu bir şeyler vardı ama bütünleşmesi olanaksız görünen bu karmakarışık parçalardan bir ‘Ben’ tanımlamak neredeyse imkânsızdı. İnsanların kendilerindeki hangi duruma ‘Ben’ dediklerini merak ediyordum. Ben içimdeki hangi duruma ‘Ben’ diyeceğime yaşadığım sürece karar veremedim. Örneğin o sıralar otuz üç yaşındaydım sanırım, tutkuyla sevdiğim biri vardı hayatımda. ‘Tutkuyla sevdiğim biri vardı hayatımda’ cümlesinin, pembe dizi tadında olduğunu biliyorum, ama pembe dizi tadındaki cümleler bazen ne kadar da gerekli oluyor. Bu tür cümleler, herhangi bir cümlenin ima edebileceği tüm anlamların üstünü örter ve okura büyük bir özgürlük sunar. Kesinlikle yönlendirici değildirler. Olasılıkları toparlayıp, sıradanlık kisvesi altında, ifade edilebilir bir somutluğa indirgerler.

Neyse, tutkuyla sevdiğimi söylediğim kişi, hayatta sevgili olarak sevdiğim ilk kişiydi diyebilirim. Anılara haksızlık etmek istemem. Çok gençken birini daha gerçekten sevmiştim ama o çok talihsiz bir hikâyedir. Hele şimdi ölüyken konuşulacak konu değil kısacası. Otuz üç yaşımın aşkı, gerçekliğinden bir an bile şüphe etmediğim bir aşktı. Ancak ben, içimdeki hangi durumun beni temsil ettiğini hiçbir zaman bilemediğimden, ona aşık olan durumun ben olup olmadığını anlayamıyordum bir türlü. İçim, bitip tükenmek bilmeyen istekleriyle analarını bezdirip sopa yedikten sonra tepinen çocuklarla doluydu. Sözcükleri, salt isteklerin çokluğu ve uyuşmazlığı yüzünden, bu denli farklı biçimlerde yan yana getirebilme yeteneği, benliği yok eden korkunç bir hastalıktı aslında. Çelişen durumların kendilerini açığa çıkarma istekleri bir ifade zenginliği yaratıyor ama bu ifade zenginliği Ben’i zayıflatıyordu. Lanet olası sözcükleri hayatımdan uzak tutsaydım, tutarlı bir bütün olabilir miydim? Bu soruyu sormak için geç kaldım ben. Çünkü herhangi bir şey olmanın başat koşulu yaşıyor olmakmış. Bir ölünün bedeni olmadığından imkânları da yoktur. Seçemez ve değiştiremezsiniz, ölüm bir edilgenlik halidir kısacası, ne var ki bu, sözcüklerden kurtulduğunuz anlamına gelmiyor. Unutmayın sözcükler de en az ölüler kadar kütlesiz ve bitimsizdirler.

Şimdi öyle çaresiz hissediyorum ki kendimi. Meğer o kendi ölümüne ağlayan gözlerim, merdivenlerden düşerek patlattığım dudağım, dostlara karışıp halay çeken kollarım bacaklarım, annemin nefesini koklayan burnum, babamın gür sesini dinleyen kulaklarım, kardeşimin yumuşacık ellerini tutan ellerim, nasıl da cennetsi mutluluklar vaat ediyormuş bana. Oysa tam bir yıldır, boşlukta uçuşan kelimelerin ardında koşuyorum. Hiç durmadan cümleler kurup, kurduğum cümlelerin görkemli imparatorluğunda yine hiç durmadan kelimelerle böğürüyorum. Kaçacak bir yerim olmadığından değil, kaçıracak bir bedenim olmadığından.

Artık nasıl öldüğümü öğrenmek istediğinizi biliyorum. İnanın bu o kadar da önemli değil, yani anlattıklarımdan sonra demek istiyorum. Ama söz verdiğim gibi size renksiz ölümümü anlatacağım. Çok sıradan bir gündü. Ölmeden önceki hafta yatağımdan hiç çıkmamıştım. Çünkü çok önemli kararlar almış ve onları büyük bir içtenlikle uygulamaya koymuştum. Kendi kendime, çelişkili sorulara yanıt buluncaya dek odamdan çıkmayacağıma dair söz vermiştim. ‘Ben’ kimdi?  Neye inanıyordu? Hayatta ne yaparsa varoluşunu anlamlı kılıp kendini kabul edebilirdi? Topu topu üç soruydu. Nerden bilebilirdim bu soruların beni öldüreceğini. Şimdi şimdi anlıyorum da, beni öldüren sorular da değildi. Onları cevaplamak için seçtiğim yol öldürdü beni. İnsan karanlık bir odada düşünerek kim olduğunu, neye inandığını, varlığını hak etmek için ne yapması gerektiğini bulamazmış. Üstelik hayatınızın kusursuz bir planını hazırlayıp, sonunda ilgililerin yüzüne çarpmak için girdiğiniz karanlık oda, gerçekten de şeytanın kurduğu en acımasız tuzakmış. Ölümümden bir gece önce, bir şeylerin sonuna geldiğimi hissetmiştim. Çünkü etrafımı saran uzam eğilip bükülmeye, nesneler şekil değiştirmeye başlamıştı. Tanıdık sesler, uzak birer uğultuya dönüşürken, kokular kalın ve boğucu bir duman gibi yükseliyordu etrafımda. Can çekişiyormuşum meğer. Kısa bir süre sonra bedenimin gitgide hafiflediğini hissetmeye başladım. Son hatırladığım sabah olduğu ve odama bir kadının girdiği… Sanırım annemdi.

Mayıs – 2004

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page