Yağmurdan Sonra Oyun- 2008 National Geographic Uluslararası Fotoğraf Yarışması Gezi-Kültür kategorisi ikincisi

Engin Güneysu, getireceği sıkıntıları ve gerektirdiği fedakarlıkları bir an bile düşünmeden, düşlerinin peşine yolculuğa çıkmış bir fotoğraf sanatçısı. Kendisiyle yazışmalarımız aslında aylar öncesine dayanıyor. Sosyobelgesel fotoğrafçılık üzerine yaptığı çalışmalar, National Geographic Uluslarası Fotoğraf Yarışması’nda aldığı ödül, kentsel dönüşüm çalışmaları bünyesinde yerlerinden edilen Romanları belgelediği Samsun 200 Evler projesi derken, Engin Güneysu’nun merceğinden baktığı dünya nicedir ilgimizi çekiyordu. Aslında bu röportaj aylar önce tamamlanmıştı. Ancak Futuristika’da yer aldığı için en çok gurur duyduğumuz bu işe titizlenmekten, yazıyı ancak tamamlayabildik. Engin Güneysu’nun, gelecek günlerde Futuristika’da sosyobelgesel fotoğraf çalışmalarına yer verileceğini de müjdeleyerek, yanıbaşımızdaki dünyaya, bakıp da göremediklerimize odaklanıyoruz: “Yağmurdan sonra oluşan bir su birikintisi ve onun önünden koşarak geçen bir çocuk” gibi hissediyoruz.

Futuristika: Samsun asıllı olduğunuzu biliyoruz. O dönemki yaşamınızdan, fotoğrafın zihninizi ve hatta geleceğinizi yönlendirdiği dönemin başlangıcından bahseder misiniz?

Engin Güneysu: Evet, Samsun’da yaşamaktaydım ve fotoğrafla uzaktan yakından alakası olmayan uluslararası bir firmada satış temsilciliği yapmaktaydım. İşim icabı çok fazla yer geziyordum. Aslında beni asıl cezbeden ve böyle bir işte çalışmaya devam edebilmiş olmama sebep olan şey, bir yere bağımlı olmaksızın işimi yapabiliyor olmakmış! Uzun yıllar bu seyahat hali ve hep içinde olmak istediğim ama bir türlü beceremediğim fotoğraf dünyasında var olabilmek adına iki yıl önce Samsun’da yaşayan çingenelerin hayatlarını fotoğraflamaya başladım.

Bu insanların arasına karışmak benim için zor olmadı. Sebebi ise 1924 yılında bu çingeneler ve atalarım, Yunanistan Selanik’ten aynı gemiler ile Samsun’a gelmişler. Bu yüzden fotoğraflarımda samimi karelere çok fazla rastlanabiliyor. Bugün İstanbul’da yaşamaktayım. Bir yılı aşkın bir süredir bu şehirdeyim ve hayatımı tamamen fotoğraftan kazanmaktayım. Zor olanı seçtiğimin farkındayım. Bu arada, “Türkiye gibi bir yerde fotoğraftan para kazanmak çok zor!”. Bunu bizzat yaşayarak öğrendim. Bir de benim gibi okullu olmayıp alaylı birisi için fotoğraf alanında çok daha fazla çaba harcamak gerekiyor.

Romanlarla ilgili çalışmalarınızda, gerçekten de, sanki onlarla yüz yüze sohbet ediyoruz. Kimi zaman bir roman çocuğun yanında biz de oturuyor ve uzaklara bakıyoruz. Sadece Türkiye’de değil, genel olarak dünyada da göçebe sanılan ama artık neredeyse yerleşik olan bu halk etrafında oluşturulan şehir efsaneleri bir yana, sanki sadece onların istediği kadar onları biliyoruz. Demirci, büyücü, hırsız, müzisyen deseler de, aslında mülkiyet anlayışlarının olmaması ya da bu anlayışın düşük olması gibi bir modern lanet altındalar sanki? Bu dünyada mülkiyet, aidiyet, sermaye doygun olmazsa, sistem bunlara zorla sahip olmak zorunda bırakıyor gibi… Samsun’da TOKİ projesi olarak zorla evlere taşınmak zorunda bırakıldılar. Bu süreci biraz anlatır mısınız? Şu anda memnunlar mı?

Kentsel dönüşüm bence şehri daha düzenli bir hale getirmek ve bu yıkım yapılan yerlerdeki insanların daha yaşanılır yerlere sahip olmasını amaçlayan bir projedir. Fakat dönüşüm, faaliyet alanı ve doğası gereği, mevcut şehrin yapısına ve burada yaşayan insanların fiziksel, sosyal ve ekonomik geleceği üzerine ve buna bağlı olarak da kentin bütün geleneklerine etki ediyor.

Bu nedenle, bütün planlama çalışmalarında ekonomistler, mühendisler, mimarlar, planlamacılar hatta ve özellikle sosyologlar gibi farklı disiplinlerin birlikte çalışması gerekiyor.

Samsun’daki kentsel dönüşümde anlam veremediğim husus şudur: Nasıl oluyor da 1924 yılında Yunanistan Selanik’ten bu insanlar mübadele sırasında getirilip 16 yıl öncesine kadar ilk yerleşim yerlerinden alınıp şehrin uzak bir yerine, devlet tarafından yaptırılmış 200 Evler adında bir yere ücretsiz yerleştiriliyor?

Aylar önce 200 Evler, kentsel dönüşüm projesi kapsamında yıkılıp Roman halkı, 264 Evler adında toplu konutlara, bir kısmı zorla bir kısmı da kendi rızası ile geçirildiler. Burada şöyle bir husus var: 200 Evler mahallesi oluşumunda, dönemin belediye başkanı vasıtası ile bu evler romanlara ücretsiz tahsis edildi ama apartman kültürüne entegre edilmek istenen bu insanlar yeni evleri olan 264 Evler’e geçebilmek için düşük olsa da (aslında onlar için hiç de düşük olmayan) bir ücret ödemek zorunda bırakıldı!

Bu insanların mübadelede getirildiğini varsayarsak devletin kalma yeri gösterdiği bu insanların bugün bu konumda bulunmalarının tek sebebi haklarını savunamamış olmalarıdır! Ben iki yıl fotoğrafladığım Roman mahallesinin yıkım günü İstanbul’da olduğum için o günlerini ne yazık ki belgeleyemedim.

Romanlar, bir anlamda sisteme entegre edilirken, ayakbastı parası gibi ilk ödemelerini de yapmak zorunda bırakılmışlar. İstanbul’da benzer bir süreç yaşandı. Şehirlerin kimliğini değiştirirken, onları düzleştiriyorlar sanki. Her yerde bahçe düzenlemeleri yapılmış yalıtımlı, güvenliğin üst düzeyde, insanlar arasında iletişimini de alt seviyede olduğu alanların toplamına şehir denmesi isteği var sanki.

Aslında mübadele sırasında Yunanistan’dan Türkiye’ye getirildiklerinde, ki bu Atatürk tarafından gerçekleştirilmiş, bu insanların yerleştirildiği yerde ikamet edilebilmeleri için beraberinde gelen Türkler’e de yerler verilmiş ve onlardan da herhangi bir para istenmemiştir. Yıllar sonra sırf haklarını arayamadıkları ve bu zamana kadar devletten bir oturma belgesi, tapu, vs. türü bir şey istemedikleri için şu anki zor durumdalar.

La Premiere Femme - Engin Güneysu

Bir de bu insanların yaşam alanları “kentsel dönüşüm” adı altında değiştiriliyor ama göçebe bir toplumu apartman yaşamına birden entegre etmeye çalışmak bence pek mantıklı sonuçlar getirmeyecektir. Buna ben kendim şahit oldum, buna dair birçok örnek verilebilir.

Kitap kapağı olarak fotoğrafın kullanılmasına bayılıyoruz. Nedim Gürsel’in, ki çok değerli bir yazardır, Fransa’da yeniden basılan La Premiere Femme/İlk Kadın isimli eserinin kapağında kullanılan fotoğrafınızdan bahseder misiniz? Çalışmanın kitap kapağında yer alması süreci nasıl gerçekleşti?

Evet beni de çok mutlu eden bir durum olmuştu, Nedim Gürsel gibi değerli bir yazarın kitabının kapağında fotoğrafımın kullanılacak olması. Olayın gelişim süreci ise; Fransa’nın büyük bir yayınevinin sorumlusu fotoğrafımı internet vasıtasıyla görmüş ve benimle irtibata geçtiler. Fotoğrafımın yayınlanacak olması beni çok heyecanlandırmıştı ve ayrıca fotoğrafımın telif ücreti karşılığında kullanmak istediklerini öğrenmek güzel bir sürpriz olmuştu.

Daha sonra ise La Premiere Femme kitabının yeni baskısı Fransa’da çıkmıştı ve bana da bir örnek göndermişlerdi. Üzerinden birkaç ay geçti ve Nedim Gürsel’in İstanbul Kadıköy’de Alkım Kitabevi’nde imza günü olduğunu öğrendim. Elimde La Premiere Femme kitabıyla karşısına dikildiğimde kitabı nereden edindiğimi sordu merakla. Çok güzel bir an oldu benim için, özellikle fotoğraftaki insanların hayatını merak etti, ben de anlattım. Çalışmamı çok beğendiğini söylemişti.

2008 yılında National Geographic Uluslararası Fotoğraf Yarışması’nın Türkiye elemelerinde Gezi – Kültür kategorisinde 2. seçilen “Yağmurdan Sonra Oyun” isimli fotoğraf, hem ismiyle hem de yakaladığınız görsel zenginlikle bir film ya da bir kitaptan bir hikaye gibi. Bir yandan, fotoğrafın merkezinde yer alan kız ile etrafındaki dünya ikiye ayrılmış gibi. Bu fotoğrafın hikayesi nedir?

Evet, National Geographic’te derece aldığım fotoğraf aslında “İnsan” kategorisindeydi ama “Gezi” kategorisinde değerlendirmek istediklerini belirttiler. Ben de sorun olmayacağını söyledim. Öyle değerlendirildi. Hikayesine gelince ise, tabi biraz dramatik bir durum var. 200 adet evin olduğu ve 280 küsür hanenin yaşadığı bir mahallede çok fazla çocuk var ve bu çocuklara ait bir oyun alanı yok. Kendi başlarına onlara enteresan gelen yerlerde oyun oynarlar; bu su birikintisi de bu yerlerden birisi.

Yağmurdan sonra oluşmuş bir su birikintisi ve o an önünden koşarak geçen bir çocuk; aslında birçok kez geçtikleri için en güzel anı yakalamaya çalıştım, başarılı oldum sanırım bu karede.

Fotoğraf yazılımları hakkında düşünceleriniz nedir? Fotoğrafa ne gibi teknik müdahalelerde bulunuyorsunuz?

Filmli makine ile çekerken karanlık odaya çok az girdim. İnanılmaz keyifli bir şey ama bir o kadar da külfetli. Dijital ortamda ise fotoğrafların editlenme işlemine artık “Aydınlık Oda” diyorlar. Aydınlık odada dünyada en çok kullanılan program Adobe Photoshop…

Ben 06 sürümünden itibaren kullanıyorum, şu sıralar CS4 çıktı. Ben hala CS3 kullanıyorum, manüplasyon yapmıyorum. Oradan al buraya yapıştır, vs. yok. Aslında böyle bir şey yapılırsa sosyobelgeselin yapısına da ters düşen bir şey olur. Ne çekmişseniz o’dur. Müdahale çekim anında yapılır, daha sonra ise Photoshop veya benzeri programda ton dengesi, vs. ayarlanır. En azından ben böyle yapıyorum.

Ssorunuzu da cevaplamış oluyorum böylece sanırım. Aslına bakarsanız her şeyde olduğu gibi getirisi olan şeylerin götürüsü de olmakta. Özellikle Photoshop gibi birçok imkan sunan bir programın büyüsüne fazla kapılırsanız, aslında yapmak istediğiniz şeyin bile dışına çıkabilirsiniz. Bu da asıl yolunuzdan sapmanıza sebep olabilir! Bunun için disiplinli bir şekilde yapmak istenilen şeye ulaşmak için bir araç olarak programlar kullanıldığı takdirde getiri çok fazla olur.

Genelde kullandığınız ekipman nedir? Türkiye’de fotoğrafçı olmanın, maddi açıdan getirisi ve teknik gereksinimleri karşılayabilmek açısından, size göre zorlukları nelerdir?

Full Frame gövde ve optik olarak ise 50mm 35mm ve 28mm sabit lensleri kullanıyorum. Ekipman olarak, konu çalışırken zoom optikten ziyade sabit odaklı optikler tercih ediyorum. Bunun her şeyden önce gözü disipline ettiğine inanıyorum ve konuda çektiğiniz işlerin geneline baktığınızda da aynı optiklerle ve açılarının birbirine yakınlığı gözle ayırt edileceği için bir bütünlük oluşturuyor.

Türkiye gibi bir yerde fotoğraftan para kazanmak çok zor, bunu en iyi bilenlerdenim. Yaklaşık bir yıldır hayatımı fotoğraftan kazanıyorum ama özellikle freelance çalışmak kişiyi maddi anlamda oldukça zorluyor. Ben aktüel işler çekiyorum. Dergiler için röportajlar, editöryel işler, toplantılar, vs. gibi işler genelde.

Kazanılan parayı ekipmana ve projenizi finanse etmek için kullanıyorsunuz ama her zaman iş olmayabiliyor. Özellikle Türkiye gibi bir yerde ise fotoğrafın değeri çok az. Telif ödemeden işlerinizi yayınlıyorlar hatta ödememek için çoğu dergi sizinle röportaj yapalım diyor ve sizden birkaç görsel alıp bedavaya birkaç sayfa hazırlayabiliyorlar. Bu da enteresan bir durum tabi aslında. Bu durum benim gibi fotoğrafa başlayalı uzun bir süre olmayan birisi için olsa neyse diyeceğiz fakat usta fotoğrafçılara, yıllarını bu işe veren insanlara da yapılmakta. Her şeyin daha iyi olması dileğiyle…

Engin Güneysu: Web siteDeviantartFacebook

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page