Kent Bizim, : Ahmet A. Sabancı çevirisiyle Kafka Yayınları’ndan yayımlandı. Yayınevinin izniyle, kitabın Berlin İşgalevleri’nden K77 ile ilgili kısmı aktarıyoruz.

Berlin Duvarı’nın yıkılması Doğu Berlin’de yeni bir işgalevi dalgasını başlattı. Aralık 1989 ile Nisan 1990 arasında Mitte ve Prenzlauer Berg gibi bölgelerde yetmişten fazla ev işgal edildi. Bu mekanlarda ağırlıkla 1980’lerin sonunda Demokratik Almanya Cumhuriyeti’nde doğan farklı altkültürlerden çıkmış gençler hakimdi. Temmuz 1990’da sahnenin merkezi Friedrichshain bölgesine doğru kaymıştı ve artık çok sayıda Batılı aktivisti barındırıyordu.

Kasım 1990’da Mainzer Caddesi’ne yapılan kaçınılmaz polis darbesinin yeni nesil işgalevcileri daha da radikalleştirmesinin yanında, Hochschule der Künste’de eğitim gören öğrencilerin bir kısmı için de ‘Berliner Linie’nin bu yeniden canlanan versiyonu karşısında yeni pratiklere ihtiyaç duyulduğu açıktı. ‘Dönüştürülmüş ve yenilenmiş kent yaşamı hakkı’ talebi yalnızca militanlığın yerleşik formlarına dayanamazdı, eninde sonunda daha az çatışmacı taktiklere ve yerel otoritelerle daha çok işbirliğine yönelmesi gerekiyordu. Bu bağlamda barınma otonomisi, arzulanan bir durum olmaktan çok devam eden bir pazarlık süreciydi.

‘Sosyal Heykel’ olarak işgalevi: K77 Vakası 2

Aktivist pratikler ve performans sanatları arasındaki bağları tekrar canlandıran Hochschule’den bir grup öğrenci, eski bir işgalevcinin tabiriyle ‘terk edilmiş binaların işgaline katalizör olan’ yeni bir mekana özel düzenlenen pratiği benimsediler. 16 Aralık 1990’da Friedrichshain’daki boş bir apartmanı işgal edip onu bir galeri alanına çevirdiler ve Birinci Mainzer Sanat Sergisi’ne ev sahipliği yaptılar. İkinci sergi 25 Şubat 1991’de, Kreuzberg’deki bir galerinin farklı odalarında yapıldı. Benzer ‘doğaçlamalar’ ve işgaller 20 Haziran 1992’de Prenzlauer Berg’deki en eski binalardan birisi olan Kastanienallee 77 doktor ve hemşire kostümleri giymiş bir grup aktivist tarafından işgal edilene kadar devam etti.

Bina altı yıldır boştu. 1848’de inşa edilen bina Hobrecht planından eskiydi ve bu yüzden de olağandışı 10*100 m’lik bir lotta yer alıyordu. ‘Kompleks’ birbirinden üç iç avluyla ayrılan üç binadan meydana geliyordu. Aktivistlerin daha sonra iddia ettiği üzere, buranın işgali ‘tıbbi bir acil duruma’ verilen karşılıktı ve ‘evin kalbini kurtarmak, yaralarını sarmak ve onu hayatla doldurmak’ için yapılması gerekiyordu.

Alman sanatçı Joseph Beuys’un çalışmalarından bariz bir şekilde ilham almış olan Kastanienallee 77’yi (bundan sonra K77) ele geçiren grup, işgalevi eylemini kasıtlı olarak unbefristeten Kunstaktion (sürekli performans) ya da enstalasyon sanatının bir biçimi gibi sergiliyordu. Beuys’un kelimeleriyle K77 bir sosyal heykele, ‘gösterişsizliğin, kendini tanımlamanın, komünal yaşam, iş ve kültürün’ bir konumuna dönüştü. Beuys’a göre, onun nesneleri ‘heykel fikrinin… ya da genel olarak sanatın dönüşümünün tetikleyicileri olarak görülmeli. Heykelin ne olabileceği ve heykeltraşlık konseptinin… herkes tarafından kullanılan malzemelere nasıl yayılabileceği üzerine düşünceleri kışkırtmalıydı.’ Heykeli temelinde sosyal olarak düşünmek, ‘içinde yaşadığımız dünyayı yoğuran ve şekillendiren’ diğer eylemlere de dikkat çekmekti.

Beuys’un çalışma yöntemleri, K77’de yaşayan ve çalışan aktivistler için bir tür inanç ya da manifesto hâline gelmişti, belki de bu yüzden 1992 yazı boyunca birçok farklı performansın, serginin ve enstalasyonun yaratılması şaşırtıcı değildir. ‘Wir haben Theater gemacht’ (biz tiyatro yaptık), oranın eski sakinlerinden ‘Georg’ böyle ifade ederken bir diğeri işgali performans sanatlarındaki son gelişmeler üzerinden kurulan bir Theaterstück (tiyatro eseri) olarak tanımladı. ‘Georg’un dikkatimizi çektiği gibi, ‘işgalevini yöneten bir plan ya da kural kitabı yoktu.’ ‘Her alanla oynamak mümkündü’ diye ekledi evin kurucu üyelerinden birisi.

‘Olasılıklar sonsuzdu.’ Birçokları için bu olasılıklar binanın yaratıcı deneyleri talep eden bir ‘Freiraum’ yani ‘özgür alan’ olmasını sağladı. Çatısı, düzgün pencereleri ya da su, gaz ve elektriğin olmadığı bir binada yaşamanın gerçekleri yaz sonu yağmurları ve soğuk havalarla kendini gösterdi.

Deneyselcilik hızlıca yerini pragmatizme bıraktı. Herhangi bir finansal ya da yasal destek olmadan bir ‘sosyal heykel’ üretmek ancak ‘buluntu malzemelerin’ yapıcı kullanımıyla ve bunun yanında binanın mevcut yapısında doğaçlama ‘geliştirmeler’ yapmakla mümkündü. Aynı zamanda grup, daha uzun süre kalabilmeyi garantiye almak için gereken yasal statüyü almak için çok çalıştı ve 1994’te başvuruda bulundu. Elli yıllık bir kira sözleşmesi imzalandı ve komünal, ‘sahipliğe mülk temelli olmayan bir çözüm’ olarak da kârının Berlin’de ve gelişmekte olan ülkelerdeki sosyopolitik projelere aktarılacağı bir dernek kurulması yoluna gidildi.

K77’yi yürüten dernek aynı zamanda Yapısal İmece İnsiyatifi üzerinden devlet fonları bulma konusunda da başarılıydı. Ancak bütün bunlar yenileme maliyetinin ancak yüzde 80’ini karşılayabildi. Eski sakinlerden birinin hatırladığı kadarıyla ‘geri kalanı bizim katkılarımızla tamamlanmıştı. Üç yıl boyunca ayda elli saate kadar vaktimizi inşaat alanında geçirdik.’ Bina bu anlamda titizlikle yenilendi. Sürdürülebilir planlama ilkeleri kullanıldı, geri dönüştürülmüş inşaat malzemeri tercih edildi ve sıkı koruma yasalarına harfiyen uyuldu.

Yeniden işgal edildiği yıldan bu yana yüzden fazla insan K77’de yaşadı. Bugün ise yaklaşık yirmi beş yetişkin ve çocuk, üç binaya ve altı kata yayılmış olan ‘tek dairede’ hep birlikte yaşamaya devam ediyor. Kompleksin yüzde yetmişi şu anda yaşam düzenlemelerine ayrılmış durumda. Kalan yüzde otuz kâr amacı gütmeyen bir sinema, seramik atölyesi, stüdyo alanı ve bir homeopatik kliniği içeriyor. Projenin temelinde, sınırların (politik, sosyal,
kültürel) pazarlığı ve dönüştürülmesi ve K77’nin orjinal işgalcilerden Mathias Heyden’in tabiriyle ‘alanın tasarlanmasını ve kullanımını sorgulayan, bireyin ve ortak kararlılığın mimarisi’yatıyor. Heyden’in gözünde K77 kullanıcı katılımı ve özerk örgütlenme için bir çeşit mimari laboratuvar olmaya devam ediyor. Heyden’in yaptığı proje tanımı da, alanların tahmin edilemez evrimine bağlı olan yeni meskenler yaratma çabasında kurulu biçimin öneminin altını çizer. Heyden’e göre; Her iki yılda bir, K77’nin sakinleri kimin nerede ve hangi düzende yaşamak istediğine karar verir, bu sayede mevcut alanın kullanımı ve yorumu sürekli yenilenir… Bu süreç merkezli planlama ve inşa evresinde birçok farklı konuda katılım ve özerk örgütlenme biçimi ortaya çıkar: yeni alanlar çoğu zaman esnek ve kurulu alçıpanlarla kurulur. Duvar birimleri her ihtimal düşünülerek birbirine bağlanır.

Işık aralıkları, oda bağlantıları ya da duvarlardaki delikler daha sonra ne zaman istenirse tekrar kapatılıp açılabilecek şekilde tasarlanır. Genel anlamda, tasarım kararları bireylere bırakılmıştır. Eski sakinlerden bir kısmı ‘evin sosyo-mekansal merkezi’ olarak kilit noktanın mutfağı tek geçti. Bu katta aynı zamanda komünal yemek odası, çocukların oyun oynaması için bir oda ve bir ‘banyo alanı’ bulunuyordu. K77’nin sürmekte olan kolektif yeniden tasarlanmasıyla ilgili genel sorunlar, kat düzenlemeleri ve altyapıyla alakalı ‘geliştirmeler’ evin tüm üyeleri tarafından tartışılır ve kararlaştırılırdı. Kolektif mülk ve ekonomi algısını geliştirmeyi amaçlayan bu denemeler, ‘bireyin ve özün belirli koşullandırmalarının’ üstesinden gelmeye yönelik güçlü adanmışlıkla da uyum gösterir. Bunu yapmak, Bourdieu’nun artık üzerine çok çalışılmış bir terimini ödünç alacak olursak, yeni bir habitus kurmak için çalışmak demekti. K77 vakası özelinde, mimari performansın kendisi, bu bağlamda, özerk ve kolektif gündelik pratiklere ilham veren kilit kaynaktı.

‘Sosyal Heykel’ olarak işgalevi: K77 Vakası 3

Bu yüzden K77 ‘çok daha geniş bir kendi üzerinde yetkisi olan alan anlayışının’ mekansal gösterimiydi. K77 aynı zamanda hepsi eski Doğu Berlin’de yer alan ve ortak hedeflerinin paylaşımlı kültürel mekanlar kurmak olduğu gayri resmi işgalevleri ağının bir parçasıydı. Ağ K77’yi ve Augustrasse 10 (‘KuLe’), Kleine Hamburger Strasse 5, Lychenerstrasse 60 ve Rosenthaler Strasse 68’deki (‘Eimer’) evleri kapsıyordu. Bu evlerin tarihlerinin kaçınılmaz olarak Mitte ve Prenzlauer Berg mahallelerinde yakın zamanda başlayan ve yoğunlaşan soylulaştırma ile beraber anılması gerekliliğinin yanı sıra; bu tarih, beraberinde katılımcı mimari, barınma otonomisi ve topluluk tasarımının taktiklerine eleştirel bir ele alma noktası sunan ‘mimari aktivizmi’ de taşır.

Mathias Heyden için K77’nin ‘özgürleştirici sosyal heykeli’ -ve bu anlamda işgalevciliğin genel taktikleri ve pratikleri- gelecekteki halkların potansiyel mekanlarını tasarlamada, kurulu çevrenin cisimleşmiş ve pratik bir anlayışına sahip olmanın ne kadar önemli olduğunu gösteren örneklerden ya da ihtimallerden yalnızca birisidir.

Gerçekten de Berlin’de bir kısım projeler, gruplar ve ağlar bu meseleleri Türk ‘gerilla’ gecekondularından heykel parklarına, geçici etkinlik temelli enstalasyonlardan topluluk tasarımının daha sistematik denemelerine kadar geniş çaplı örnekler üzerinden
keşfetmeye başladı.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page