“Bir eser yaratma iddiası taşıyan sanatçının kalbi,
iştigal ettiği sanatla bir ritimde atmalı”
Belediye Başkanı

[sws_3_columns title=””]

“Ali Derman son cümlesinin sonunda üç nokta olduğu anlaşılsın diye herhalde, kadına göz kırptı.”

[sws_divider_padding]

“Her zaman. Her zaman. O zaman tanrının golüne engel olurduk ve kazanan biz olurduk. Sonsuza kadar.”

[sws_divider_padding]
"Ali Derman son cümlesinin sonunda üç nokta olduğu anlaşılsın diye herhalde, kadına göz kırptı." Illüstrasyon: Eda Gündüz

[sws_divider_padding]

“Burada, benim verdiğim isimle “Kifayetsiz Muhterisler Durağı”nda, sevilecek birilerini bulmak zordur. Sempati yoksunu, egosu ödem yapmış, burnu Kaf Dağı’nda insanlar düşer buraya.”

[sws_divider_padding]

Kötü sanat kadar onu rahatsız eden başka bir şey yok dünyada. Bu yüzden sevgilisinin yüzüne de gerçekleri söylermiş.

[/sws_3_columns] [sws_3_columns_2thirds_last title=””]

Neredeyse ölüyordu. Aklı birazdan yapacağı görüşmeyle dolu, gözü bir şeyi görmez halde caddeleri geçmiş, 2 kez telaşla yanlış sokağa sapmış, nihayetinde metro girişini denk getirip yürüyen merdivenlerden hızlı hızlı inmiş, kendini perona dar atmıştı. Metroya binip oturacak bir yer bile bulmuştu ama hiç rahat değildi.

“Ben ne yaptım? Aman Allah’ım ölebilirdim. Hem de berbat bir şekilde.”

Ne yapmıştı? Perona vardığında metronun gelmiş olduğunu görünce sevinmiş ve fakat içeri adımını atmasına saniyeler kala kapıların kapanmaya başlaması dünyasını yıkmıştı. O da bir salise düşünmeden ileri fırlayıp ayağını handiyse kapanacak kapıdan uzatmış ve can havliyle içeri atılmıştı. Şimdi boş koltuklardan birine oturmuşken yaptığı şeyin kendisini nasıl da ölümle burun buruna getirdiğini düşünüp baştan ayağa ürperiyordu.

-Kapı açılmayabilirdi ve ayağım kapıya sıkışık haldeyken metro hareket edebilirdi. Bunu düşünebiliyor musunuz? Böyle bir ölüm şeklini…

Yan koltukta oturan kadına anlatıyordu bunları. O kadar çok iç geçirmiş, korkuyla ürpermiş, kafasını sağa sola sallayarak cık cıklamış ve öfkeyle söylenmişti ki kadın kendini ne olduğunu sormaya mecbur hissetmişti. Şimdi de sorduğuna bin pişman, yüzünde “bu muydu?” İfadesiyle adamın konuyu kapatmasını bekliyordu.

-Bence boşuna evham yapıyorsunuz beyefendi. Kapılar her zaman açılır.

Ali Derman kadına acıyarak baktı.

-Hanımefendi, hatta küçük hanım, çünkü gördüğüm kadarıyla henüz çok gençsiniz, hayatta hiçbir şeyin her zaman olamayacağını bilemeyecek kadar genç, her neyse, küçük hanım şunu bilmenizi isterim ki hiçbir şey her zaman olmaz. Öyle olsaydı hayatın en mühim gerçeği olan ölüm olmazdı. Çünkü o zaman sizin deyiminizle, buradaki alaycı tırnak işaretimi mazur görün lütfen, “kapılar her zaman açılırdı”. Anlatabildim mi? Sonsuza kadar açık kapılar…

Ali Derman son cümlesinin sonunda üç nokta olduğu anlaşılsın diye herhalde, kadına göz kırptı. Kadın güne bir deliyle başlamanın pek de iç açıcı bir fikir olmadığını düşünmüş olacak ki metronun durmasına vakit olmasına rağmen ayağa kalktı.

-Bu durakta ineceğim de… İyi günler. Geçmiş olsun.

Kapıya yanaştı. Ali Derman kadının kaçarcasına kendinden uzaklaşmasını umursar görünmüyordu. İyice düşüncelerine yoğunlaşmıştı. İçinden de olsa konuşmasını sürdürdü.

-Hiçbir şey her zaman olmaz. Evet. Mutlaka bir yerde bir hata olur. Beklenmedik bir kaza. Evet. Aslında… Futbolu düşün. Gol gibi. Evet.

Heyecanlanmıştı. Yüzüne, ancak başkent belediye başkanlarına yaraşacak sıcaklıkta bir gülümseme yerleşmişti. Cebinden not defterini ve kalemini çıkardı. Hızlı hızlı yazmaya başladı.

-Ölüm kendi kalemize yediğimiz bir gol gibi, hayatsa tanrıyla yapılan bir maç. Oysa orta alanda topu sahaya soktuğumuz ve ilk paslaşmaları yaptığımız gibi gitse her şey, topu hiç kaptırmasak, rakibimizi ceza sahasından hep uzak tutsak, atak yapan, golü düşünen taraf hep biz olsak. Her zaman her zaman…

Kalemini deftere vuruyor ve tekrarlıyordu.

-Her zaman. Her zaman. O zaman tanrının golüne engel olurduk ve kazanan biz olurduk. Sonsuza kadar.

“Ölüm kendi kalemize yediğimiz gol gibi’ mi? Ne berbat bir benzetme. “Tanrının golüne engel olmak…” mış. Ah Tanrı’m, keşke o kapı açılmasaydı da kendini edebiyat dehası sanan bu adamdan kurtulsaydık. Şimdilik tek tesellimiz kendi öyküsünü yazmayı bana bırakmış olması. Sizlere muhteşem bir öykü vaat etmiyorum, sonuçta malzemem ortada ama inanın çok çok daha kötü olabilirdi.

Devam edelim.

Ali Derman bu sabah çok önemli bir telefon almıştı. Telefondaki ses ülkenin en saygın yayınevinin sahibiydi. Ve Ali Derman’ı bizzat arayarak, kendi bünyelerine katmak için bir sözleşme imzalamaya davet ediyordu. Hem de inanılmaz bir fiyat teklifiyle. Görüşme Bulut Otel’de yapılacaktı. Saat 2 Ali Bey için uygun muydu acaba?

-Hay hay efendim. Elbette. Saat 2’de Bulut Otel’de. Biliyorum efendim. Yani daha önce hiç gitmedim ama kolaylıkla bulacağıma inanıyorum. Öyle mi? Hemen metro çıkışındaysa metroyla gelirim elbette. Not alıyorum. Metro-nom Durağı. Son durak. Hah gayet kolay. Hı hım. Görüşmek üzere efendim.

Koşturarak ve kendisine göre, yoksa ben de genç hanıma katılıyorum; kapılar her zaman açılır, canını tehlikeye atarak gittiği yer buydu işte. Son durak: Metro-nom. İlginç diye düşündü Ali Derman. “Daha önce ne Metro-nom Durağı’na gittim ne de Bulut Otel’in adını duydum. “ Aslında bu çok normaldi. Hele hele Bulut Otel diye bir yerin aslında var olmadığı gerçeğini göz önüne alırsak… Hopp. Şimdilik bunu duymamış gibi devam edebilir miyiz? Teşekkürler. Evet, daha önce Metro-nom Durağı’na kadar gitmemiş olması gayet normaldi çünkü bu durağın geçmişi 5 ay öncesine dayanıyordu. İlk açıldığında bu hatta yapılan eklemenin ne işe yarayacağı çok tartışılmıştı. Aslında bu hala tartışılan bir konu. “Yeni belediye başkanının acayipliklerinden biri” diyordu herkes. Mesela bizim mahalledeki bakkal. “Metro-nom Durağı’nın olduğu bölge tamamıyla şehrin atıl alanı. Kim ne için oraya gider ki? Olsa olsa günde beş on kişi.” Ona neyse…

Metro-nom Durağı’ndan bir önceki durakta Ali Derman’ın olduğu vagondaki herkes indi. Ali Derman bilmiyor ama aslında tüm vagonlarda kendisi dışında kimse kalmamıştı. Tek yolculu metro, son durağa doğru hareket etti. Ali Derman defterini ve kalemini cebine koydu. İnmeye hazırlanıyordu. Hayatının anlaşmasıyla arasında bir durakçık kalmışken ülkenin en saygın yayınevinin sahibiyle yapacağı konuşmanın hayaline daldı. “Otelin lobisinde görüşeceğiz, Amerikan filmlerindeki gibi.” diye keyiflendi. “Viski içerim” diye düşündü. “Buzlu lütfen.” Bu saatte mi Ali Bey? Saatine bakacaktı. “Ah, hakkınız varmış ama n’aparsınız. Biz yazarlar kendi zaman mevhumumuzda yaşarız. Sağlığınıza. Ah ha ha.”

Ah Ali Derman ah. Ama bir dakika. Bir hata var bu işte. Hayır, mevhumla mefhumu karıştırmasından bahsetmiyorum. Ali Derman hülyalara dalalı 5 dakika olmuştu. Metro yavaşlar gibi olunca gevrek gülüşünü kesmeden ayağa kalkıp kapıya doğru yürüdü. Hayalindeki görüşme gayet iyi gidiyor olmalıydı. Ama metro yine hızlandı. Bir 10 dakika daha geçmişti. Ali Derman bu süre içinde 4 defa ayağa kalkıp kapıya gitmiş sonra dönüp koltuğuna oturmuştu. “İki durak arasında 5 dakika hadi taş çatlasın 10 dakika olur. Metroyla bir duraktan diğerine 15 dakikada gidildiği nerede görülmüş?” gibi kah içten kah dıştan söylenmeler eşliğinde bir 10 dakika daha geçiverdi. Nihayet, tam 25 dakikanın sonunda “Metro-nom bu güzergahtaki son durağımızdır” anonsu ve ardından açılan kapılar ve “Metro -nom’a hoş geldiniz” diyen ben.

-görselden sonra öykü devam ediyor-

Evet, yazarınız konuşuyor.

Gözlerini çevreyi incelemekten güçlükle ayırıp şaşkın şaşkın bakıyor bana, ağzından yarım yamalak bir hoş bulduk dökülüyor.

-Hoş bulduk da ben Bulut Otel’e gideceğim. Çıkışı gösterirseniz…

Hımm… Bu adam sandığımdan da benmerkezciymiş. Çünkü Ali Derman’ın şu anki manzarası şöyle bir şey: Metrodan iniyorsunuz ve herhangi bir peron yerine ortasında kocaman bir metronom maketi olan devasa bir hangarla karşılaşıyorsunuz. Hangarda onlarca kulübe ve kulübelerin önünde, üstlerinde “yazarlar”, “müzisyenler”, “oyuncular”, “yönetmenler” yazan birtakım tabelalar var.

Siz yine iyisiniz, en azından Bulut Otel diye bir yerin var olmadığını kaçırdım ağzımdan, bazı acayipliklere hazırlıklı sayılırsınız yani. Ama Ali Derman için distopik bir filmin en “haydaa!” noktasında olmalıydık. O ise bu duruma verilecek en zayıf tepki olan “şaşırdım ama banane”yi verdi. İçimden bu soğuk, duygusuz adama yalan yanlış bilgiler verip aklını almak geçiyor ama işim bu değil. Maalesef. Yazarlıktan para kazanamadığım için Metro nom Durağı’nda tur rehberi olarak çalışıyorum. Maalesef…

-Ali Bey size Metro-nom’u gezdirmek ve buradaki süresi belirsiz misafirliğinize başlamadan önce ihtiyacınız olabilecek birkaç temel bilgiyi paylaşmakla görevliyim.

Hah! Gözlerinde görmek istediğim ifade buydu işte yazar Ali Derman; endişe. Normalde, yolu buraya düşenlere sunulan bir hoşlukmuş gibi turumu yaptırır, “bir süre” misafirimiz olacaklarını söylemeyi en sona bırakırdım. Okuyucularıma acımasız görünmek istemem ama bu adama karşı içimde bir tiksinti var. Canı sıkılsın istiyorum, huzursuzlansın, gözleri endişeden büyüsün falan… Bu yüzden pat diye söyleyiverdim işte.

-Bir süre bizim esirimizsiniz. Bu süre 3 hafta da olabilir, 5 ay da, 10 yıl da. Tamamen sizin laftan anlama kapasitenizle ilgili.

Endişelenmesi yeterliydi ama beklediğimden daha büyük bir tepki verdi Ali Bey. Başını elleri arasına alıp dizleri üstüne çöktü. Neden bir kez olsun olması gerektiği gibi davranmazsın be adam? Burada olmayı en çok hak edenlerden birisin. İnşallah 100 yıl kalırsın burada. O da yetmez, bin yıl, on bin yıl, onyüzbin yıl.

Öfkeyle uzaklaştım yanından. Ne hali varsa görsün. Şu romanlarını İngilizce yazan ve ilk günler meditasyon gurusu gibi yumuşak tavırlarla konuşan, fakat şimdilerde “what’s the point?” “what’s the point?” diye sayıklayarak dolaşmaktan başka bir şey yapmayan kadın yazardan bile daha çok tiksiniyordum bu adamdan. Zerre haz etmiyordum Ali Derman’dan.

-Sana benziyor da ondan.

-Bana mı dedin?

Dönüp baktım. Bir süredir omzumun üzerinden yazdıklarımı okuyan Artun Gençkal’mış bu dahiyane açıklamayı yapan. Devlet Tiyatrosu’nun “kral” lakaplı oyuncusu, güya buraya kendi isteğiyle, ”gözlem yapmaya” gelmiş olan, Dionysos’un talihsiz zamanlara doğan seyirciye bir teselli olsun diye lütfettiği mucizesi, kıçımın kenarı, pabucumun artisti… Cevap vermeye bile tenezzül etmeden uzaklaştım yanından. 4 aydır burada. Daha da çook kalır haspam.

Burada, benim verdiğim isimle “Kifayetsiz Muhterisler Durağı”nda, sevilecek birilerini bulmak zordur. Sempati yoksunu, egosu ödem yapmış, burnu Kaf Dağı’nda insanlar düşer buraya. Açıldığı günden bu yana burada çalışıyorum, yakında yarım yılı devireceğim yani. İlk zamanlar bu işi yapıyor olmaktan memnundum. Bir kere gerçek sanat için faydalı bir projeye hizmet ediyor olmanın iç huzuru vardı. Ama yazamamaya başlamıştım. Eskiden neredeyse üç günde bir öykü bitiren ben artık yazamıyordum. Bu durum koskoca 5 aydan sonra daha da canımı sıkmaya başladı tabii. Tamam, itiraf ediyorum sıkılmak değil de kulağıma gelen sözler… Saçma ama insanın midesi bulanıyor. Neymiş? Başkan benim de ileride buraya kapatılanlar noktasına geleceğimi düşündüğü için bu görevi vermiş bana. Kontrol altına almış beni. Yılanın başını küçükken ezmişmiş yani. Olabilir mi böyle bir şey? Ben gelecek vaat eden, iyi bir yazarım. İyi yazıyorum, özgünüm, tazeyim, biliyorum bunları, yeteneğimin farkındayım. Burada rehberlik yapmaya başladığımdan beri biraz ilham problemi yaşıyor olabilirim ama bu geçici bir durum. Burada ortam o kadar boktan ki Dostoyevski olsa o bile yazamazdı, ben size diyeyim. Neler neler konuşuyorlar bir bilseniz. Yemeklere ilham kaçırtıcı şeyler konulduğunu söylediklerini bile duydum. Bir de hangarın içine bazı gazlar sıkılıyormuş. Sağlığa tamamen zararsız ama heves kırıcı, özgüven sorgulatıcı…

Off. Neyse, bu saçmalıklardan bu kadar bahsettiğimiz yeter. Bakın işte Ali Derman ve Artun Gençkal sohbet ediyor. Tencere kapak uyumunu nasıl da yakalamışlar. Oh ne güzel. Burada yeni gelenlerle sadece Kral Artun konuşur. Hem en kıdemli o olduğu için, hem de o buraya gözlem yapmaya gelmişmiş ya, o yüzden egosuna hiçbir zeval gelmeden Metro-nom Durağı’nın gerçekte ne olduğunu, neden burada toplanmış bulunduklarını tane tane anlatır yeni misafirlerimizin bön suratlarına.

Hepsinden tiksiniyorum. Yakında 6 ay olacak. Nefret ediyorum buradan, bu kendini bi bok zanneden yeteneksiz kımıl zararlılarına rehberlik etmekten bıktım. Ama Belediye Başkanımız bu insanların toplum içinde olmalarının, ürettikleri eserlerin topluma ulaşmasının, dahası –en kötüsü de buymuş- mesleklerinde suyun başını tutmalarının gerçek sanat üzerinde çok olumsuz etkiler yaratacağını söylüyor. Temizlenmelilermiş, kötü eser üretenler, yeteneksizler, cahiller, ne bileyim bet sesli şarkıcılar, cümle kuramayan yazarlar, perspektifsiz ressamlar, yontulmamış heykeltraşlar, kalas gibi oyuncular, kadraj kurmaktan aciz yönetmenler, nota bilmeyen besteciler, metronomsuz dansçılar… Şimdi söyleyeceğim aramızda kalsın. Belediye Başkanı’nın balerin bir sevgilisi varmış. Kız çok güzelmiş ama inanılmaz yeteneksizmiş. Ritim duygusu, ruh falan hak getireymiş kızda. Yine de severmiş Belediye Başkanı onu. Çok severmiş. Ama bizim başkan bir acayip adam. Sanata fazlasıyla düşkün. Kötü sanat kadar onu rahatsız eden başka bir şey yok dünyada. Bu yüzden sevgilisinin yüzüne de gerçekleri söylermiş. “Yeteneksizsin, git kendine göre bir iş bul” falan filan diye. Kız da demek ki bir yere kadar dayanmış sonra başkanı terk edip genel sanat yönetmeni ile birlikte olmaya başlamış. Başkan inanılmaz sinirlenmiş tabii bu duruma. Bakmış beceriksiz kızımız Kuğu Gölü’nde, Fındkkıran’da falan hep başrolde. Delirmiş Başkan, delirmiş. İşte o zaman bu durağı yaptırmaya karar vermiş. Peronun ortasına dev bir metronom maketi yaptırmış ve durağa da “metro-nom” isminin verilmesini uygun bulmuş. “Bir eser yaratma iddiası taşıyan sanatçının kalbi, iştigal ettiği sanatla bir ritimde atmalı” diye de afili bir laf etmiş durağın açılışında. Açılışta hazır bulunanlar “Metro açılışında bu cümle ne mana?” deseler de içlerinden, dışlarından “Bravo Başkan!” diye haykırarak alkışlamışlar. Evet, ilk olarak da o balerin kızı kapatmış buraya. Kapattı yani. Ben de buradaydım. Niyeti sadece eski aşkına bir ders vermekti. Onunla birlikte bu mevzu da kapanacaktı. 1 ay kaldı kız burada. Her gece ağladı. Ama başkanın istediği kıvama da geldi. Çıktığında baleye tövbe etmişti. İşte bu başarı başkanın aklına büyük “Metro-nom Durağı” ya da benim verdiğim adıyla “Kifayetsiz Muhterisler Durağı” projesini getirdi. Bizim başkanda da acıma yok vallahi. Ama iyi de yapıyor. Bunlar piyasadan temizlensin ki bizim gibi gerçek yeteneklere yer açılsın. O aptal geldi aklıma bak yine. Ali Derman… Yazdığım öyküleri ona okutmuştum bir keresinde. Burnu Kaf Dağı’nda ya haspanın, şimdi burada görünce tanımadı bile beni. Kemik çerçeve gözlüklerinin üzerinden bakıp yarım ağız bir “yani…” demişti o gün. “Ne diyeyim ki evladım ben sana? En iyisi daha çok çalış. Daha çok yaz. Bir gün belki biraz iyiye yaklaşırsın. Çabalamaya devam.”

Yuh Ali Derman yuh. Dua et ki senin öykünü ben yazdım…

[/sws_3_columns_2thirds_last]
Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page