Fotoğraf: Faithless “duvara konuşurken” (Mass Destruction)
[sws_divider_line]

 Türk siyasi kültürünün mutlakiyetçi kalıbı
[sws_2_column title=””] Türk siyasi kültürünün tarihi boyunca hiç demokratikleşmediği son yıllarda tartışılmaya ve halk tarafından değerlendirilmeye başladı. Bu gerçeği ne kadar çabuk kabul edersek, yarattığı korkunç sonuçları da görmezden gelmeyi bırakıp bir an önce toplumsal sorunlarımıza çare aramaya başlayabiliriz. Fakat siyasi kültürümüzün Osmanlı’dan beri bize dayattığı ve iktidara gelen herkesi hapsettiği kalıbı kıramadığımız sürece sorunlar yaşamaya devam edeceğiz. Daha da kötüsü bu sorunları “bizim” değil, “onların” sorunu olarak görmeye, ayrımcı söylemde diretmeye, düşmanlık, kin ve nefret beslemye itileceğiz. İtileceğiz diyorum, çünkü görüyoruz ki mutlakiyetçi kalıbı hayatta tutan, halkın bu kalıptan habersiz kalmasını ve sığ siyasi tartışmalarda boğulmasını sağlamak.

Siyasi parti liderlerinin nesiller boyunca devam eden saltanatlıklarında; en demokratik olduğunu iddia eden partinin sonunda en anti-demokratik uygulamalardan biri olan seçim barajını savunuyor duruma düşmesinde; sivil toplumun ortaya çıkmasındaki utangaçlıkta ve alelacele bastırılmasında; toplumsal eşitliğin sürekli ertelenmesinde ve bunlar gibi daha bir sürü başka demokratik süreçlerin gömülü kalması, bize bir Osmanlı yadigarı. Osmanlı’dan miras kalan seçkin bürokrasi yenilenip karşımıza Cumhuriyet adı altında çıkınca, yukarıdan gelen yeniliklerde—ne kadar yenilikçi olursa olsun—halk söz sahibi olmadı. Her ne kadar iyi niyetli olursa olsun, halk sürecin bir parçası yapılmayınca, hem yeniliklere dair inanç azalıyor, benimsenmiyor ve hatta, görüldüğü gibi, ilerde baskı unsuru olarak çerçevelenebiliyor. Her ne kadar Cumhuriyet’in bu gafı çokça eleştirilmiş olsa da, “sizin için iyi olanı biz biliriz ve yaparız” düşüncesi hala devam etmekte, uygulanmakta ve alenen bir baskı aracı haline dönüştürülmekte—hem de o davranışı en çok eleştirenler tarafından.

Seçkin bürokratik sınıfın kurulması, yine Osmanlı’dan miras alınan askeri gelenekle birleşince—ve o askeri gelenek kurulan devletin temeli sayılınca—ihtilaller ve diğer askeri müdahaleler kaçınılmaz oldu. Maalsef bazı yazarlar bu askeri müdahaleleri zamanın gerekleri veya irtica korkusu bahaneleri altında haklı çıkarmaya çalıştı. Fakat ihtilallerin özellikle siviller için ne kadar yıpratıcı olduğu göz önüne alındığında, bu yazarların ortaya koyduğu bahaneleri anlamak zorlaşıyor. Ayrıca bahsi geçen yazarlar demokratik olması gereken süreçleri, askeri yönetimin ve juntanın erdemleri ile karşılaştırarak bir hata yapıyorlar.

Merkezci ve devletçi eğilimler, Cumhuriyetin tarihi boyunca var olan siyasi ve toplumsal dengesizlikle birleşince—ve bu denkleme bir de sürekli var olan fakirlik ve eğitimsizliği ekleyince—karşımıza bugün yaşadığımız karamsar tablo çıkıyor. Bu tarihsel süreçte yaşananların tekrarlanması, bize Türk siyasi kültürünün mutlakiyetçi kalıbını gösteriyor. Kim hangi tarafı tutarsa tutsun, ne askeri müdahaleler, ne de sivil yönetim geçmişten gelen bu kalıbı kırmayı başaramadı. Çünkü bir sistemin içinden çıkan ve sisteme dahil olan hiç bir güç, dönüp sistemi değiştiremez.

Bir sistem—ister aile olsun, ister toplum, ister dünya—ona katkı yapanların sayesinde sürekli dengesini korur. Bahsedilen sistemler bir sürü insandan, kültürden ve farklılıktan oluşsa da, bir bütün olarak bakıldıklarında, tek bir varlıkmış gibi hareket ederler.
[/sws_2_column] [sws_2_columns_last title=””] Bir sistemin yaptığı en sık ve en yıkıcı hata, sistemin içindeki sorunları günah keçisi olarak belirlediklerine atmalarıdır. Bir aile içerisinde, anne ve babanın yaşadığı ama saklamaya çalıştıkları sorunlar, çocukta kendini gösterir. Bir toplumum yapısındaki çarpıklıklar, Öteki olarak belirledikleri azınlıklara yük olarak atılır. Dünyaya egemen olan ekonomik ve siyasi sistemin hataları, tüm dünyaya düşman olarak gösterilen devletlerden çıkarılmaya çalışılmaktadır. Bahsedilen durumlarda alenen suçlu olanlar her ne kadar belli olsalar da, sistemin yükünü çekenler ve çekmeye devam edenler bir o kadar sorumludur. Çünkü, her itiraz etmeyiş ve her boyun eğme, suç işleyenlere “devam et” sinyali vermektedir. Türk siyasi kültürünün mutlakiyetçi kalıbı da aynı şekilde ayakta kalmaktadır. Her fırsatta günah keçisi yapılanlar, ezilenler ve tüm olanları izleyenler, sessizlikleri ile zalimlerin zalimliklerine “devam” sinyali vermektedirler.

Günlük siyasette var olan kim haklı, kim haksız; giyim, kuşam; açılım mı, değil mi gibi tartışmalar, bizi bu kalıbı ve sistemin işleyişini görmekten uzaklaştırır. Özgürlük karşıtı, şiddeti savunan, cehaleti cesaretlendiren söylemler, kendi içlerinde önemlidir, ve kesinlikle bu tür söylemlere direnilmelidir. Fakat bu söylemleri bahsi geçen mutlakiyetçi kalıba bağlamadığımız zaman, çok önemli bir noktayı kaçırmış oluruz.

Mesela, 30’a yakın şehit verdiğimiz gün, Cumhurbaşkanının, Başbakanın ve ana muhalefet liderinin bir taraftan karşıtmış gibi görünen söylemleri, mutlakiyetçi kalıp içinde düşünüldüğü zaman, aslında aynı kapıya çıkıyor. Tartışmaları, bu kalıba ve sisteme tuttuğumuz ışık ile karşılaştırılınca çok sığ kalıyor ve amaçlarının gerçekten sorunu çözmek mi, yoksa devam ettirmek mi olduğu konusunda bizi aydınlatıyor.

Cumhurbaşkanı Gül alenen şiddeti savunan ve daha da kötüsü tırmandıran bir açıklama yaptı. “Onlar” daha fazla acı çekecek ve “onlardan” intikam alınacak gibi bir dil kullandı. Bu söylem, kendi içinde bakıldığında, aslında hem halkı kışkırtan, hem de çözümden gittikçe uzaklaşan bir söylem. Başbakan her ne kadar bunun aksi yönünde gibi gözüken “sinirine hakim olamayan PKK’ya hizmet eder” gibi bir açıklama yapmış olsa da, aslında söyledikleri Gül’ün birkaç adım ötesine geçiyor. Erdoğan, konuşmasının geri kalanında antik “Kürt siyaseti = PKK” kalıbını kullanarak BDP’yi üstü örtülü suçluyor ve devlet yanlısı şiddeti savunuyor.

Muhalefet olması ve sadece tepki verip itiraz etmek yerine alternatif bakış açıları sunması gereken Kılıçdaroğlu’nun “istifa” çağrıları da sorunun sistematik boyutu düşünüldüğü zaman çok ama çok sığ kalıyor. Kılıçdaroğlu’nu zirveye taşıyan bu refleksiydi. AKP’li siyasetçileri istifa ettirmesi, Melih Gökçek ile girdiği polemikle ününü arttırması önemli adımlardı. Fakat, ana muhalefetin başı olarak, bu tür söylemler artık kendisine ciddi bir engel olmaya başladı. Ne yazık ki, Kılıçdaroğlu bu söylemi ile bahsi geçen yapının dışına çıkamıyor ve onun içerisindeki yüzeysel polemiklerde takılıyor.

Tabii, Erdoğan’ın tüm sesleri bastıran çıkışı içerisinde BDP’nin barış çağrıları, Türk siyasetinin mutlakiyetçi yapısına uygun bir biçimde, bastırılmış olarak köşelere itildi. Halkı temsil etmesi gereken bir meclisin, yaşananları savaş olarak görememesinin faturası her zamanki gibi “Onlara” çıkmış oldu.
[/sws_2_columns_last] [sws_divider_line]

Siyasi Soykırım

[sws_2_column title=””] Sistemin ne kadar yaygın olduğunu ve devletin kurumları ile bu mutlakiyetçi kalıbı ne kadar içselleştirdiklerini görmek için İçişleri Bakanlığı’nın 14 Ekim’de yaptığı açıklama da önemli bir kaynak. İçişleri Bakanlığı’nın o tarihte 605 kişinin tutuklanmasına dair yaptığı açıklama bir metin olarak çok zengin ve bakanlığın dünya görüşüne, halka, dünyanın geri kalanına ve azınlıklara nasıl baktığına—yani, Türk siyasi kültürünün mutlakiyetçi kalıbını nasıl içselleştirdiğine dair—çok önemli ipuçları içeriyor. Bu savunma metni, dışarıdan ve içeriden gelen iftiralara karşı devleti aklamayı ve halkı, yani bizi, KCK’nın gerçekleri hakkında ‘içeriden’ bilgilendirmeyi amaçlıyor. Metine dikkatli ve yakından bakarsak bir sürü tema görüyoruz. Bunların çoğu egemen söylemin bilindik korkularını içeriyor ve Erdoğan’dan önce de var olan ama kendisinin bir sanat haline getirdiği mutlakiyetçiliğin ne kadar kurumsallaştığını gösteriyor. Bakanlığın açıklamasına kısaca göz atacağız—hazır bu kadar kötü yazılmış ve devletin baskcı söylemi ile dolup taşan bir metin bulmuşken incelemekte fayda var. Fakat 605 rakamının “abartılacak birşey yok” havasında açıklanması, diğer bağlamsal etkenlerle birleştirilince ortaya siyasi soykırımdan daha aşağı kalmayan bir tablo çıkıyor.

İçişleri Bakanlığı’nın basın açıklamasındaki son paragrafta, 2 temel varsayım öne sürülüyor:

“Operasyonlar, adı geçen terör örgütünün şehirlerde işyeri ve araç kundaklama, molotof atma gibi eylemler gerçekleştirerek, insanlarımızın yaşam hakkı ve özgür iradeleri üzerine tehdit ve şiddet uygulama teşebbüs ve eylemlerini ortadan kaldırmak amacıyla ve ilgili mevzuat gereğince yapılmaktadır.”

  1. Terör tutuklamakla biter
  2. Egemen söyleme tabi olmayanlar teröristtir

Bu 2 varsayım da açıkça söylenmiyor. İngilizcesi enthymeme olan, Aristo’nun ‘retorik’ kitabında tanımladığı ve daha sonra geçen 2.500 yıl içerisinde incelenmiş ve açıklanmış bir ikna tekniği. Metinde tutuklamadan bahsediliyor, terörü bitirmeden bahsediliyor ama ‘terör tutuklamakla biter’ açıkça söylenmiyor. Amaç, bunu okuyucunun aklında yaratmak ve öyle saçma bir görüşe doğal olarak ikna olmasını sağlamak. Aynı şey ikinci varsayım için de geçerli. İkinci varsayımı sadece bu paragraftan değil, metinin tümünden çıkarıyoruz. Mesela:

“Ayrıca, İlerleme Raporunda, tutuklamaların siyasetçi, yerel düzeyde seçilmiş temsilciler ve insan hakları aktivistlerine yönelik olduğu ifade edilmektedir.

Yapılan operasyonlarda tutuklanan kişiler, siyasetçi, insan hakları aktivisti veya yerel temsilci oldukları için değil, KCK terör örgütü üyeliği nedeniyle aktif yargı makamları tarafından tutuklanmışlardır.”

Bu tür söylemlerle İçişleri Bakanlığı devletin görüşünü ‘doğru’ olarak tanımlıyor ve diğer bütün olası yorumları ‘terörist’ sınıfına koyuyor. Şayet, siz o insanların aktivist vs. olduğunu savunursanız, onlarla aynı işi yapmış oluyorsunuz: devletin ‘doğru’ olarak tanımladığı yoruma itiraz etmiş oluyorsunuz. O yüzden, burada yaratılan egemen söylemin mutlak doğruluğu ve ona karşı gelenlerin cezalandırılıyor olması da, ‘terör tutuklamakla biter’ gibi, okurun aklında yaratılması beklenen bir etki.

Fakat biliyoruz ki terör ne tutuklamakla biter ne de tek doğru yorum devletin yorumudur. Devlet burada bahsi geçen mutlakiyetçi kalıbın kendisine dayattığı şekilde konuşuyor. Terörün tutuklamakla biteceğine gerçekten inanmak, terörün insanları öldürerek biteceğine inanmaktan farksız değildir. Ve teröre karşı alınan bu tavır—terörün öldürmekle veya tutuklamakla biteceğine dair verilen sözler, yapılan tehditler—aslında mutlakiyetçi kalıbın çıkarınadır. Karşılıklı tırmandırılan şiddet söylemi, Gül ve Erdoğan’ın yaptığı gibi, sadece ve sadece dar görüşlüğü körükler, bir iki adım geri atıp aslında tarihsel yapının nasıl oyununa geldiğimizi görebilmemizi engeller. Daha önce sözünü ettiğimiz gibi, şu an görevdeki siyasi irade artık saymayı unuttuğumuz miktarda demokratik açılım, vesayet bitirme, özgürlükler, haklar gibi söylemleri kullanmıştı. Fakat İçişleri Bakanlığı’nın açıklaması gösteriyor ki kendileri bu söylemlerden çok da birşey anlamamışlar ve bahsettiğimiz sistemin, yapının bir parçasından öte, önemli bir temsilcisidirler.

Bakanlığın açıklaması bu varsayımlar dışında bir sürü temaya ev sahipliği yapıyor. Erdoğan’ın meşhur Avrupa’ya (ve dünyanın geri kalanına) karşı duruşu; halkı cahil ve bilgisiz, kendilerini ise (şimdiki güç sahiplerinin o çok eleştirdikleri elitist tavır olan) işin sırlarını bilen aile büyükleri olarak görme; ve halkı ve kendini ‘terör kurbanı’ olarak aynı kefeye koyarak ortak kimlik yaratma temaları en göze çarpanlar. Metinde kendini gösteren bu temalar, girişte incelediğimiz ve tarih boyunca tekerrür eden, seçkin bürokrasi anlayışı ile tamamen örtüşüyor ve bir kaç yüz yıldır “değiştiğine” dair özellikle bizi ikna etmeye çalışan bir sistemin içerisinden “değişmediklerine” dair bir itiraf olarak geliyor.
[/sws_2_column] [sws_2_columns_last title=””] Varsayımlar ve temalar dışında, metinin yapmayı amaçladığı 2 önemli etki var. Birincisi, metin kendi söylemi dışındaki tüm söylemleri gayri meşru ve yasadışı ilan ediyor. İkincisi ise KCK’yı “insanlarımızın yaşam hakkı ve özgür iradeleri üzerine tehdit ve şiddet uygulama teşebbüs” ile suçlarken, kullandıkları propaganda ve manipülasyon teknikleri ile aslında aynısını kendileri yapıyor.

Şunu biliyoruz ki her konuda birden fazla yorum vardır ve hiç biri “gerçek” denilen şeyi yüzde yüz temsil edemez. Gerçek, her ne ise, bizim için doğrudan erişilebilir değildir—yani “olgu” diye birşey yoktur, sadece değişik “algılar” vardır. Kendi aklımızın filtreleri, kelimeler, sembollerle anlaşabiliyor olmamız, ve tecrübelerimizin sonunda olayları belli bir şekilde yorumluyor olmamız kendi algılarımızı yaratır. Uzlaşmazlık sırasında, bir tarafın kendi algısını aşırı derecede ön plana çıkarmak istemesi ve karşı tarafın yorumunu gayri meşru ilan etmek istemesi doğaldır. Uzlaşmazlıklar, tarafları birbirlerinden yabancılaşmaya ve öteki olarak gördüklerinin hikayesine kulak tıkamaya, görmezden gelmeye ve gayri meşru ilan etmeye iter. İletişimin bitmesi, şiddetin başlaması anlamına gelir—topraklarımızda yaşanan buna bir istisna değildir.

Bakanlığın açıklaması bu döngüye ciddi bir katkı sağlıyor. Başka yorumlara kulaklarını tıkamaya devam ediyor. Olası başka görüşlere sahip olmaya cürret edenleri terörist ilan ediyor, yasa dışı olarak çerçeveliyor ve cezalandırılabilir yapıyor. İletişime engel oluyor, konuşmayı engelliyor. Neticede, farkında olmasa da, artan şiddetten en az suçladıkları kadar sorumlu oluyor. Tabii, bunu yaparken kendi algısını “mutlak ve değişmez tek doğru” olarak empoze etmiş oluyor. Diğer yorumları sınıflandırmasına bakacak olursak, bakanlığın propagandasını yaptığı egemen yorum, doğru olmasının ötesinde, aynı zamanda tek meşru, yasalara tek uygun ve bir nevi ‘inanması tek güvenli’ yorum halini alıyor. Devletin kaynakları ve kötü niyeti dışında diğer yorumlardan bir farkı olmadığını iste, pek tabii, tartışmaya açmıyor. Bu yorumun yazı boyunca sözünü ettiğimiz kalıbın önemli bir temsilcisi olduğunu ise kendisi bile göremiyor.

Bütün bu olan biten, 605 tutuklama ve basın açıklaması, süregelen yapısal şiddetin sadece bir parçası. Önemli bir parçası ama yeni birşey değil. Şiddet sadece fiziksel olmak zorunda değil: psikolojik zorlama da bir tür şiddet, baskı da bir tür şiddet. Bir yapı, kendi düzeni içerisinde baskıyı ve psikolojik zorluğu sisteminin bir parçası haline getiriyorsa, o zaman bu yapısal şiddet oluyor. O zaman bir sistem, veya yapı, bir topluluğu sistematik bir şekilde bastırmış, haklarını gasp etmiş ve toplumun geri kalanı ile fırsat eşitliğini kasten sağlamamış oluyor. Böyle bir yapı fiziksel şiddette kendini gösterdiği zaman soykırım adı veriliyor. Fakat yapısal şiddette, bu yapılanlara siyasi soykırım demeye, belki de kelimelerin sertliği yüzünden, çekiniliyor. Devlet babanın şefkat dolu egemenliği altında ezilmemek için, başka bir yorumu biz burada anlatalım:

Yaşananlar bir siyasi soykırımdır. Siyasi soykırım, her ne kadar yüzlerce siyasetçinin birlikte tutuklanması ile bambaşka bir boyut kazanmış olsa da, devam etmekte olan bir süreçtir. Sadece Kürtlere karşı değil, devletin egemen ideolojisi dışında kalan her tür azınlık için yapısal şiddet geçerlidir. Fakat bu yapısal şiddetin söylemi, devlet ve onu çok seven basın tarafından meşru, yasal ve güvenli olarak pazarlanmaktadır. Gerek Erdoğan, gerek Gül, gerek Kılıçdaroğlu, gerek İçişleri Bakanlığı’nın açıklamalarındaki dar görüş, “Öteki” diye düşmanlaştırılanların ve gayri meşru olarak konumlandırılmya çalışılanların aslında devletin dayatmaya çalıştığı bu kalıp sonucu ortaya çıktığını görmemize engel olmaktadır. Bu yapının en can alıcı noktası ise her türlü şiddete karşı olan ve barış isteyen sivillerin günah keçisi olarak hedef gösterilmeleridir.

Buna itiraz etmek isteyenlerin ama sesini yükseltemeyenlerin ise aklında tutması gereken önemli bir nokta şudur: Devlet her ne kadar kendi yorumunu egemen kılmaya ve empoze etmeye çalışırsa çalışsın, olanlara başka pencerelerden bakma özgürlüğünün elimizden alınmasına izin verdiğimiz zaman, biz de aynı döngünün bir parçası haline gelmiş oluruz. Meşru ilan edilmeye çalışan ve gayri meşru diye anlatılan fiziksel ve siyasi şiddetin; sürdürülmeye çalışılan antik bir kalıbın arasında böylece heba olan biz, bu coğrafyada barış içerisinde yaşamaya çalışan halk, anneler, kardeşler, eşler, en büyük acıları çekiyoruz. Daha da kötüsü, sistemi göremeyip, bize dayatılan kin, nefret ve düşmanlığa boyun eğiyoruz. Biz bu kalıbın zincirlerini kıramadığımız ve sisteme kendi isteğimiz olan barışı getirmediğimiz ve “kurban” olmayı Kabul ettiğimiz sürece yaşananların bir parçası olmaya devam edeceğiz.
[/sws_2_columns_last] [sws_divider_line]

En Çok İhtiyacımız Olan Kurum: Ayna

Bu noktada kendimize bir ayna tutmamız ve sistemin bir parçası haline geldiğimizin acı gerçeği ile yüzleşmemiz lazım. Şu sorulara cevaplamaya çalışalım: Bizim toplumsal olarak tekrarladığımız, süreklilik gösteren söylem ve davranış şekilleri nelerdir? Özellikle uzlaşmazlık zamanında ne tür söylem ve davranış şekilleri gösteriyoruz? Birkaç farkı koldan bakıldığında, bu sorunun cevabı çok da iç açıcı gözükmüyor. Dilimize yerleşmiş söylemler, farklı durumlarda benzer tepkileri gösteriyor olmamız, birazdan inceleyeceğimiz şekilde, bahsettiğimiz mutlakiyetçi kalıba nasıl destek verdiğimizi, siyasi soykırımda ne kadar büyük bir katkımız olduğunu açıkça ortaya koyuyor.

Kendimize ayna tutmamıza yardımcı olacak en güzel teknoloji haber yorumları. TSK’nın düzenlediği harekatın ardından en çok okunan internet gazetelerinin (Hürriyet, Milliyet) “X terörist öldürüldü” haberlerinin altındaki yorumlar, bize çok güzel bir ayna. Daha onlarca, yüzlerce ve binlerce insanın öldürülmesini can-ı gönülden isteyenler ve “omuz üzerinde baş bırakılmaması” gerektiğini söyleyenler çoğunlukta. Tabii ki, başka fikirde olmak doğrudan vatan hainliği. Deprem de bu konuda bize hayli yardımcı oldu ve bu tür fikirlerin açıkça söylenecek kadar yaygın ve adeta kanıksanır olduğunu gösterdi.

Bu tür kine, düşmanlığa ve insanları birbirlerine ötekileştirmeye iten söylemlerin tuzaklarına düşmeyenlere bu noktada görev düşüyor. Ülkemizde insanlığın, hoşgörünün, beraber var olmanın ve uzlaşının değerini bilenlerin aslında çoğunlukta olduklarını göstermeleri şarttır. İnsanlar, ne yazık ki, kendi kişisel prensiplerinden ziyade, çoğunluğun akıntısında gitmeyi tercih ederler. O yüzden, ülkemizdeki çoğunluğun aslında toplumsal barış yanlısı olduğunun gösterilmesi hem PKK’yı, hem de aşırı milliyetçileri yalnızlaştırmakta önemli bir rol oynar. Bu görev hepimizin. Çünkü sessiz kaldığımız her an, savaşın ve şiddetin uğultuları biraz daha güçlü duyuluyor.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page