Bugün bir sinema filminin 110 dakika olduğunu kabul edelim. 110 dakikada bir roman okuyamaz, bir biyografi inceleyemeyiz. Yine aynı sürede tarihi belgelerle dolu bir arşive girip bir savaş, bir anlaşma, bir doğal felaket hakkında araştırma yapamaz, yeryüzünün bilmediğimiz bir köşesine ait doğal platformları, bir şehir ya da bir siyasal sistemi tanıma olanağı bulamayız. İşte insanoğlunun sinemaya karşı evrensel teveccühünün kökeninde, sinemanın kısacık bir sürede ona bildiği veya bilmediği unsurların niteliklerine dair yepyeni bir dünya hediye edebilme imkânı vardır. Bu dünya, edebi metinlerdeki gibi tamamen sözsel ve kurgusal, resimdeki gibi sadece renksel, müzikteki gibi yalnızca armonik, sessel öğeleri taşımaz. Onu büyülü kılan büyük özelliklerinden biri de kendi içsel evriminde insanın evrensel birikimini oluşturan bütün sanat türlerini ortak bir bünyede kullanabilme yeteneği olmuştur. Bu yetenek zamanla insanın gerek kişisel, gerekse toplumsal düşünce standardının kalitesini var olan halinden birkaç kat daha artırmıştır.

19. yüzyılda bilimin ve sanatların popülaritesini artırmasıyla zirveye ulaşan bilinç evrimi sanatlarda yeni akımlar, bilimsel disiplinlerde yeni yaklaşım teknikleri oluştururken, Sinema bu süreçte bizzat başlı başına bir “sanat türü” olarak kendisini var etti. Bu doğuşun alt yapısında, insanoğlunun edebiyatı görsellikle somutlaştırma tutkusunu besleyen felsefi bir “aşırı gerçekçilik” vardı.

Doğum sürecinde (1832’de phenakistoscope’un kullanılmasından 1895’de Paris’te Auguste ve Louis Lumiere kardeşlerin sinematografi adlı aygıtla ilk gösterimlerini yapmaları) fotoğraf tabanlı görüntü serileme çabaları bilimsel-teknolojik altyapıdan da beslenen bir merakın sürükleyiciliğinde çok kısa sürede teknik ve kurgusal bazda büyük atılımlar yaptı ve ilk örnekler “sessiz sinema” dediğimiz süreci başlattı. Sessiz sinema sürecinde çekilen filmler gerek filmin imalatçıları ve gerekse filmlerin türleri açısından büyük bir çeşitlilik sergilemekteydi. Filmin konusu kimi zaman sirk ve vodvil görüntüleriyken, kimi zamanda dünyanın çeşitli yerlerine gönderilmiş kameramanların saptadıkları haber ve belgeseller oluyordu. İdeolojik olarak herhangi bir tutumun belirmemesinin sebebi devrimler çağı olan 1900’lere yeni girilmiş ve tarihin en sarsıcı olaylarıyla karşılaşılmamış olmasıydı. Aynı zamanda sinemanın ilk mucitleri sayabileceğimiz önderler ellerindeki yeni sanatsal olanağa bir çocuğun uzun zamandır sahip olmak istediği bir oyuncağı sahiplenişinin heyecanıyla yaklaşıyorlardı. Yani kurguları belirleyecek konuları tasnif edebilecek sosyal bilim tabanlı kaygılar henüz üretme heyecanının altında kalmaktaydı. Bu ideolojik dinginlik sinemayı politik etkilerden uzak tutuyor sadece kitlelerin sinematik ürün açlığını yatıştırıyordu.

sinema_tarihi3.jpgDevrimler çağının ilk büyük felaketi olan Birinci Dünya Savaşı’nın ardından, savaşın yıktığı Almanya’da Sinema adına büyük atılımlar yapıldı. Filmlerin geneli tarihi temalar üzerine, kostümlü ve gösterişli siyasal-ideolojik öğeler yerleştirilmesiyle oluştu. Filmleri kostüm ve tarihi argümanlarla besleme eyleminin ardında yeniden dinamize olmaya çalışan Alman ulusçuluğunun, savaşın sonundaki yenilgi bunalımıyla yeni ve eskisine oranla daha katı bir milliyetçilik modeline yönelmiş olmasıydı. Bu dönemde yapımcılar arasında görülen ekonomik kıtlıklar -ki Almanya o dönemde Birinci Dünya Savaşının yaralarını sararken tarihinin en büyük ekonomik krizine de girmişti- birçok Alman sinemacının birçok Amerikan yapımcıyla yeni anlaşmalar yaparak Amerika yolunu tutmasına sebep oldu. Bu sinemacılar zamanla Hollywood’da Amerikan sinemasının estetik temellerini atan adamlar olacaklardı. Belki böyle olmasaydı bu beyin göçünden kısa süre sonra iktidara gelecek Hitler, propaganda için kendine Sinema temelli muazzam bir araç edinmiş olacaktı. Alman sineması 1920’lerde tarihi filmlerden biraz uzaklaşıp savaşın sebep olduğu sosyal yıkımın acıları açığa çıktıkça dışavurumcu temalardan uzaklaşıp yaşamı olduğu gibi aktaran gerçekçi filmlere yöneldiler. Bu yöneliş Alman halkının utancının sorgulanmasının bir şekliydi ve örtülü olarak Hitler propagandistliğine hizmet edecekti. Amiyane tabirle Alman halkının acılı yaşamı adeta bir film olmuştu.

Aynı dönemde SSCB Ajitasyon ve propaganda amacıyla dünyanın ilk sinema okulu VGİK’i kurdu. İlk etapta çekilen filmler kıt olanaklar sebebiyle çarlık döneminde çekilen filmlerin yeniden düzenlenerek Komünist propagandaya uygun hale getirilmesiyle oluşturuldu. VGİK’nin yetiştirdiği sinemacılar Sinema Tarihi’ne geçecek örnekler vermeye başladıklarında artık sinema Avrupa’da salt bir propaganda aracına dönüşmeye başlıyordu.

Sinema, tüm insanlık için tarihin en yakın dostu olma yolunda ilerliyor

Aynı dönemde savaştan yara almadan çıkan Amerika’da Sinema Klasik Amerikan Liberalizmi’nin gölgesinde gelişirken özellikle komedi revaçtaydı. Hala filmleri çok izlenen ve bir efsane haline gelmiş Charlie Chaplin bu sürecin bir ürünüydü ve aynı dönemde bir haftada otuz milyondan fazla Amerikan Sinemaya uğruyordu. Liberalizmin özgürcü rahatlığıyla, maddeciliğin ve cinsel serbestinin kendini göstermeye başlaması muhafazakâr kişi ve kurumlarca filmlerin kontrolü konusundaki talepleri doğurdu. Almanya ve SSCB’de bizatihi etkin kurumlarca ortaya konan muhafazakârlık ABD’de halk tepkisiyle sinemada özgürcülüğün hareket alanını kısıtlamaya çalışıyordu.

İkinci Dünya Savaşı öncesinde “sese” kavuşan sinema izleyici oranını olağanüstü ölçüde artırdı. Kurgu, görüntü ve sesle asıl niteliklerine ulaşan Sinema daha da belirginleştirdiği gerçeklik duygusuyla yalın toplumsal gerçeklikleri konu edinen yapımların yolunu açtı. Kent argosunun ve çatışma sahnelerinin gerçeğe uygun biçimleriyle kullanıldığı aksiyon filmleri, biyografi filmleri ve hareketi baz alan komediden ziyade etkileyiciliğini diyaloglarla sağlamaya çalışan söze dayalı komediler ileri derecede ilgi gördü.

sinema_tarihi2.jpgİkinci Dünya Savaşının ardından derinleşen toplumsal krizler, evrensel depresyon ve iki kutup alan dünyada sinema insan gerçekliğine fazlasıyla eğilme fırsatı buldu. Amerika’da antikomünist tutumlar yüzünden birçok yapımcı ve yönetmen istedikleri gibi çalışıp üretme şansından mahrum kaldılar. Ekonomik olanakların azalıp, televizyonun hayata girmesiyle yapımcılar siyah beyaz, küçük bütçeli gerçekçi filmler yapmaya başladılar. Zamanla Sovyet-Amerikan gerginliği tırmandıkça bizzat devlet desteğiyle birçok yapımcı komünist akımlara karşı, Amerikan Liberalizminin adaleti, toplumsala sunduğu refah ve Amerika’daki toplumsal mutluluk üzerine filmler yapacaklardı.

Savaşın acılarıyla boğuşan Avrupalılar ise tarihin en büyük savaşının ardındaki boşluğun gölgesinde tarihi ve çağdaş toplumu irdeleyen filmler yaptılar. Gayeleri bu kadar acının, böylesine vahşi kavgaların ve toplumların tarihsel acımasızlığının kökenlerini bilme babında bir gayretti elbette. Savaşın ardından konu devlet-kahraman ekseninden sokaktaki kişi eksenine kaydı.

Stalin sonrasında da totaliter tutumlarından vazgeçmeyen Sovyet sineması kayda değer bir şeyler üretemedi. Sovyetlerin resmi ideolojiyi koruma adına verdikleri savaş derin bir bilinç donukluğundan başka bir şey oluşturmuyordu ve bu donukluğun izleri tüm sanatları, en çok da sinemayı vurdu.

Günümüze baktığımızda özellikle sinema sanatının önderi konumundaki toplumlarda İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki sokaktaki insan gerçekliğine doymuşluğun izlerini görürüz. Amerikan Sineması bugün hem kendi yakın tarihindeki toplumu bütün yönleriyle irdelerken, hem de 11 Eylül sonrası fark etmeye başladığı evrensel ruha ve insan birikimine yabancılaşmışlığın düğümlerini çözmeye çalışıyor. Bir yandan da kapalı toplum olma özelliğinin doğurduğu postmodern mezheplerin fantastik düzlemlerinde dünyanın şanına yakışır bir son telakki etmeye çalışıyor. Avrupa sinemasıyla milenyumun başında artık yükünü kaldıramadığı toplumsal çatlaklıkların ve etik yozlaşmayı başka açılardan izlerken, Doğudan ve Güneyden gelen tarihsel barbar istilalarına karşı nasıl bir cephe alacağının bilinçaltı savaşını kurguluyor.

3. Dünya ülkelerine baktığımız zamanda sömürge dönemlerinin acılarından sıyrılmaya çalışma çabası ve toplumlarını bütün yönleriyle yeniden var etmeye dair bir tutku görüyoruz. Bu tutku kimi zaman tarihi argümanlarla süslü kahraman mitosları önderliğinde oluşturulmaya çalışırken, bazen İran ve Hindistan örneklerinde olduğu gibi insan derinliğinin ve duygusalın kıyamete kadar yaşayacak canlılığı kullanarak eser verme şeklinde gözümüze çarpıyor.

Gerçekten sinema tüm insanlık için tarihin en yakın dostu olma yolunda ilerliyor. Sadece belgesel nitelikli filmlerle değil, insan gerçeğini konu edinen temalarıyla da sinema özellikle popüler tarihçilik için en gerçek, en soyut arşivsel birikimin varlığına varlık katıyor. İnsanlık gelecekte geçmişin gizemlerini ele almak için fazla uğraşmayacaksa bu konuda kendilerine en başat hizmetkârlığı sinema yapacak.

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page