Sıfır Noktası ya da Sıfır’ın Uygarlığı, Zafer Aracagök’ün Sıfır’dan Hiçliğe Yolculuğu Sıfırografya

[su_heading size=”20″ margin=”0″]Ali C. Yoksuz’un yazısı ilk kez Kitapçı Dergisi, Eylül/Ekim 2013 sayısında yayımlandı. Aracagök’ün 90′larda yayınlanan Eve Dönmek İstemiyorum, Anti-Hamlet & Sıfırografya isimli kitapları Zeminsiz Üçleme adıyla Kült Neşriyat tarafından tek ciltte bir araya getirilmesi üzerine, Yoksuz’un bizi dürtüp gönderdiği yazısıyla bu acaip duruma yüklenmeye devam etmek istedik.[/su_heading]

Zafer Aracagök - Zeminsiz Üçleme 2Zafer Aracagök’ün 1999 yılında Oğlak Yayınları’ndan çıkan kitabı Sıfırografya, çalıştığım önceki kitabevinin kelepir kitaplar bölümünde gözüme çarptığında ilk aklıma gelen, “biyografi”, “sıfır” ve “bir” üzerine kavramlarının yanı sıra Deleuze, Nietzsche ve Kafka eksenli bir metnin ortaya çıkarabileceği ihtimaller oldu. Bu ihtimallerin gözüme çarptığı ilk huzme ise kitabın arkasındaki şu yazıydı “…otobiyografinin bir tür olarak sıfır’dan bir’e asla ulaşamayacağını…”

Sonrasını okumadım. Devamını biliyordum neredeyse; çünkü birkaç hafta öncesine kadar biyografinin tarihten nasıl ayrılabileceğini ve,  –bence ve “ben”ce- “sıfır” ve “bir” arasında kendine yer arayan sözüm ona otobiyografinin, ne denli etker uslamlamalar yaratabileceğini ölçüp tartıyordum kendimce. Bu olumsal varoluş hissi beni sararken Aracagök’ün sıfır uygarlığı’nda buldum kendimi. Bu kitap, herhangi bir yönüyle anlaşılamaz, anlamlandırılamaz, tenkit ya da taklit edilemez; tüm bu varsayımlar, metnin paradoksal bir şekilde salt kendine göndermede bulunması (self-referentiality), metinlerarası “kaos”u ve Türkçe’nin döngüselliğinden hayli faydalanmış bir Aracagök yorumu savını doğuruyor/doğruluyor. Aracagök aslında özgönderimsel bir yorum yapıyor (özeleştiri değil; özgönderimsel bir yorum.) Bu yönüyle diyebiliriz ki ben bir mülhem manifesto yazıyorum.

İlk bakışta iyi niyetli bir diyalojizmle karşılaşıyor okur.  Her bir göstergenin imlediği bir başka gerçeklik, kitabın -metnin ya da sözcelem bütününün- sonsuzluğa ötelendiği paralel yokluk’lara sevk ediyor okuru; katılımcıyı ya da seyirciyi. Avlu metaforuna bakılabilir:

…z.a. …bir avluda buluyordu kendini; dolayısıyla şaşırdığını anlıyor, gerisin geri dönüp yine karanlık avluya gelip ilk kapıdan geçiyordu; ama birkaç adım geride bırakılmış ilk avluya dönene kadar bu kez birden çok avluya geçmesi, sağa sola yolu sorması gerekiyordu…[1]

Her bir metin (avlu) başka bir metne (avluya) açılıyor, böylelikle döngüsel bir metinlerarasılık göze çarpıyor. Oblomov’daki “döngüsel zaman”ın[2] yerini, Sıfırografya’da döngüsel bir boşluk alıyor. Bağıntısızlık, hiçbir şekilde, metnin ereği diyemiyoruz. Ne ki, kaygısı olmayan bir metinden söz etmemiz de pek mümkün değil. Eve Dönmek İstemiyorum’da[3] sözü edilen dipnot fetişizmi gibi burada da örgü/olay örgüsü fetişizmi, bir unsuz oluyor, belki de.

Başta her hatalı okuyucu gibi ben de metni kategorize etmeye, dipnotlarla, numaralandırmalarla bir yerlere varmaya çalıştım. Yazık ki bu umarsız bir edimden öteye gidemedi. Zira, Aracagök’ün istediğinin de bu olduğunu söylemek çok zor. Metinlerde, başta sevecen bir oyun gibi görünen serimleme, aslında yapısal bir hiçlik anlatımından, sıfır sorgulamasından söz ettiği için, yapısöküme uğramış bir olay örgüsü göze çarpmaya başlıyor. Dolayısıyla metni/metinleri okurken/incelerken, dün ve yarın gibi kavramlardan uzaklaşmak, an’ı okumak en yerinde seçim olacaktır.

“…hiçbir şeyin başka bir şeye benzemediği bir durum bu; olaylar yalnız benzerlikleri sayesinde birbirine bağlanıyorlar…

Olay yalnızca bu mudur? Olayları birbirine bağlayan şey, salt benzerlikler midir? Aracagök, olayların birbiriyle ola ilgisini ya da bağını (bir diğer deyişle benzerliklerin edilgisini) öylesine ustaca karıştırıyor ki, z.a. gibi okur da aşağı kata inemiyor. Kaldı ki aşağı kat neresiydi? aşağı katta ne oluyordu?

            Öyküde ya da metinde (hâlen karar vermekte zorlandığım bir ayrım burası) z.a. biyografisi, z.a. otobiyografisi ve z.a. hikâyesi okuyoruz. Aynı kişi tarafından kaleme alınmalarına karşın hiçbirinin z.a. olmadığına eminiz. Bu yönüyle olaylar önemini yitirdiği ölçüde, metaforlar, göstergeler havada uçuşuyor. Gelişigüzel post-modern metinler sunulmuyor okura elbette; aksine tasarlanmış, düşünülmüş ve kendi doğasına aykırı bir “gerçekdışılık” göze çarpıyor.

Bu Kitap Neden Okunma(ma)lı

Dil bir işaretler sistemidir”[4] elbette. Kitapta, işaretler/imler dağıldıkça ortaya çıkan şey belirgin bir yapısal çözümleme isteği oluyor (bir ölümsüzlük kaygısından söz edilebilir mi?) Bir hiçliğin çözümlenmesinden söz ediyorum. Bu kitap okunmalıdır çünkü kişi hiçliğiyle yüzleşmeksizin varoluştan söz edemez.

Aracagök boşluk hissini, hiçlik kavramıyla sentezleyerek okuyucuya sunduğu dünyanın içinde kendini arıyor/aratıyor. “Kendini aramak” gibi artık nostaljik bir klişe olmaya yüz tutan bu post-modern üslup, Aracagök’ün gürültülü[5] evreninde sarsıcı bir tekrarla vuku buluyor. Bu kitap okunmalı çünkü uyanmak için sarsıcı bir gürültüye eğilimliyiz.

Rahatsızlığı hiç hissetmemek umutsuzluğun ta kendisidir.”[6] Kierkegaard’ın bir diğer deyişiyle, z.a. içi dayanılmaz olan “…hiçbir şekilde dayanamadığı kendi ben’inden kurtulamamasıdır.”[7] Biz “değersiz” okuyuculara –zira okuyucu dışlanmış, itilmiştir Sıfırografya’da- kitabın her bir sayfasında, hatta her bir paragrafında ben arayışının kılgısallığına şahit oluyoruz.

Yukarıdaki paragraflar kitabın okunmaması için gayetle geçerli sebeplerdir sayın okuyucu.

Mütevazı Bir Son

Türkiye’de her sene binlerce kitap basılıyor, dağıtılıyor, kitapçılarda sergileniyor ve satın alınıyor. Bu kitapların büyük bir çoğunluğunu –ki bunu yadırgamıyorum- salt para kazanma ereğiyle yazılmış mastürbatif “best-seller” kitaplar oluşturuyor. İnsanlar okumak için okurken, best-seller yazarları da tıpkı Wallerstein’ın söz ettiği gibi hızlı koşmak için daha hızlı koşan fareler’e[8] benziyor. Bu savaşın arasında filizlenmeye çalışan bir azınlık, bir gerçek okuyucu kitlesinin de var olduğu gerçeğini göz ardı edemeyiz. Bu kitle salt birkaç yayınevinin kitaplarından –ki birkaç tane olmaları da garip bir şekilde, bu yayınevlerine kitapları ortalamanın üzerinde bir fiyata satma hakkını tanıyor sanırım-  beslenebiliyor. Hakkında birkaç kelimeden fazlasının dahi yazılamayacağı, düşündürmeyen bu best-seller kitaplar sıklıkla ve seri halde –ki bu kapitalist anlatma bir seri üretimdir- yeni baskıya giderken, Sıfırografya ve benzeri kitaplar yıllarca tek bir baskı bile yapamamış, hatta kelepir kitaplar arasında yerini almış oluyor. Fecaat değil mi?

[su_divider top=”no” style=”dashed” size=”2″][sws_divider_basic][/su_divider]

[1] Kitaptaki herhangi bir cümle ya da özel isim büyük harfle başlamadığından, referans metinleri aslına sadık kalarak paylaşmayı uygun gördüm. Aynı şekilde, paragraf ya da cümle sonlarında nokta bulunmaması, noktalı virgülle birbirine bağlanması –hatta kimi zaman buna da ihtiyaç duyulmaması- ayrıca irdelenebilir.
[2] Oblomov, Ivan Gonçarov, İletişim Yayınları, 2012 baskısı
[3] Eve Dönmek İstemiyorum, Zafer Aracagök, İletişim Yayınları, 1995 baskısı. Yeni baskı, Zeminsiz Üçleme, Kült Neşriyat, 2014
[4] Genel Dilbilim Dersleri, Ferdinand De Saussure, Multilingual Yabancı Dil Yayınları, 1998
[5] Aracagök’ün “sıfır” ve “gürültü” fenomeni, kitaplarında olduğu kadar, kurucusu olduğu Sıfır isimli elektronik müzik grubunun tarzına da yansıyor. Elektronik müzik sevenler için Sıfır, kayda değer bir alternatif olabilir (bkz: glitch-hop)
[6] Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, Soren Kierkegaard, Doğubatı Yayınları, 2013
[7] A.g.e, sayfa 27
[8] Tarihsel Kapitalizm, Immanuel Wallerstein, Metis Yayınları, 2010