Japon siberpunk filmlerinin sevdiğimiz yönetmeni Shozin Fukui’ye, filmlerinde sisteme saldıran bu güzide adamın punk tavrına bakıyoruz. Kısa bir Fukui röportajı eşliğinde filmlerinden iki tanesini, siberpunk’ın has olanını izleyelim ve unutmayalım, yaşadığımız hayatlar ne kadar rahatsızsa, bu filmler de o kadar gerçek.

964 Pinocchio: Provakatif ama gerçek hayattan siberpunk

Japon siberpunk filmleri diye bir akım varsa eğer, en önde gelen yönetmeni de Shozin Fukui’dir denebilir. 1991 yapımı 964 Pinocchio, ilginç bir konuya sahiptir ancak rahatsız edici hatta kimi zaman, zamane seyircisi için, sıkıcı olarak bile nitelenebilir. Lezbiyen bir çift, bekledikleri verimi alamadıkları seks andoridlerini sokağa atarlar. Hafızası silinmiş, beyni modifiye edilmiş seks kölesi 964 Pinocchio ise, kendisi kadar ilginç bir yol arkadaşı bulur. Bir yandan onları kovalayanlardan kaçarlarken, halüsinasyonlar, hafızaya dayanılmaz bir baskı uygulamaya başlar.

Blade Runner ya da The Matrix gibi Amerikan menşeli siberpunk çalışmalarından farklı olarak, Japonların siberpunk kavramına bakışı daha farklıdır. Bütçe sorunları olan filmler çektiklerinden, karakterlere odaklanmayı, konunun “siber” efektlerinden çok, “punk” duruşuna önem verdikleri söylenebilir. Ayrıca insanın ezoterik çıkmazlarına, ruhani arayışlarına da, romantize etmeden, sert bakış açısı getirirler. Bu yönüyle Japon siberpunk’ının daha sert olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Ereksiyon sorunu olan 964 Pinocchio sahipleri tarafından sokağa atıldığında, kendisi gibi evsiz olan Himiko ile karşılaştığında, içindeki “punk” ortaya çıkar: toplumun çöp diye nitelediği kişilerdir. Nihilist, kendilerini de yok etmeye eğilimli ve kafaları karışık, gürültü çıkaran, “hızlı” yaşayan kişilerdir. Bir açıdan, bilimkurgunun ticari boyurunda eritilmiş, sindirilmiş siberpunk’ın babası William Gibson’ın özüne daha hakim olduklarını bile iddia edebiliriz. Gibson “Neuromancer”‘a “İskelenin üzerindeki gökyüzü, boş bir kanalı gösteren televizyon ekranı rengindeydi” diye karamsar bir giriş yaparken, Amerikalılar siberpunk’ı kendi hükümetlerinin sözde özgürlük savaşlarına göndermelerle iğdiş ediyordu. Oysa Japon siberpunk filmleri Gibson’ın giderek kötüye gidiyor diye düşündüğü bilimkurgudan yola çıkıp, Gibson’ın bir röportajında belirttiği “saçmalıklar bir virüs gibi, o kişiden bu kişiye yayılmaya başlıyor” söyleminden benzerlikle, absürdizmin kıyısında geziyordu.

964 Pinocchio’da bir kaldırım sahnesinde gerilla filmcilik tekniği kullanılmıştır. Kaldırımdan geçenler arasında figuranlar olmasına rağmen çoğunluk, evlerine giden Japonya sakinlerinden oluşmaktadır. Fukui, Japonları irkiltmek istemiştir, nitekim filmin ilerleyen sahnelerinde kahramanlardan biri kanlar içinde kalabalık caddede koşarken, şaşkın Tokyo halkı da onları izlemektedir.

Fukui bu yönüyle provakatiftir ve siberpunk’ı Amerikan özdeşleri gibi bilinmeze, uzak diyarlara ya da evrenlere değil de, sokağa taşımıştır. Yanımızdan geçip gider siberpunk kahramanlar. Tıpkı hayattaki normal acılarımız gibi, kanarlar.

Yine de, 964 Pinocchio, Japon siberpunk filmlerini merak edenlere göre değil aslında. Türe başlamak için yönetmenin takip eden filmi Rubber’s Lover’ın daha uygun olduğu konusunda herkes hem fikir. Merak etmeyenlere göre de olamayacağından, bu film tıpkı Gibson’ın “boş bir kanalı gösteren televizyon ekranı” gibi kimsesiz, ıssız, Sex Pistols’ın Sid Vicious’ı gibi acı dolu, “piç” bir film.

Rubber’s Lover: Siberpunk yolu korku dolu

Shozin Fukui filmlerinin önemli bir yanı, David Lynch’in Eraserhead’ine yakın bir duruşla korku öğelerini öne çıkarmasıdır. Fukui de bunu doğrular, korku filmlerine yatkınlığını belirtir. Bir röportajında, en sevdiği korku filminin Possesion olduğunu belirtir.

Fukui filmleri zor seyredilir diye bilinir. Kapalıdır kimine göre. Burada da yine William Gibson’ı hatırlamak gerekir. Siberpunk’ın babası bir röportajında şöyle demiştir:

“Çoğu okuyucuya karşı bazı metinlerin kapalı olması fikri her zaman güzel geldi bana. Tabi popüler alanlarda yazan yazarlar okuyucuların alt metinlere her zaman tepki vermediklerinin farkındadır ve okuyucunun senin ne yaptığını tam anlamamasının garip olduğunu düşünür. İronik misin, ciddi misin, ya da şunu yaparken aslında eğleniyor musun? İngiltere’deyken, çalışmalarımın insanlar üzerinde farklı bir tepki yarattığını farkettim. İngiltere’de insanlar yaptığımın komik olduğunu düşünüyordu. Ben komik olduğumdan değil, ancak onlar, o metinlerde kesinlikle mizahi bir yan görmüşlerdi.”

Fukui filmleri de bu anlayışla hareket eder. Kimilerine göre acı dolu, korkunç sahneler varken, bazıları bunu sadece komik diye nitelendirir. Filmleri hangi gözle izlediğiniz öne çıkar kararınızda.

Japon siberpunk filmlerinin kendilerine has önemli bir özelliği de, türün önde gelen yönetmenlerinin müzikle içiçe olmalarıdır. Fukui’nin bir grubu vardı ve noise rock yapıyordu. 80’ler ve 90’larda yetişen yönetmenlerin çoğu müzisyendi aynı zamanda ya da müzik gruplarıyla beraber hareket ediyordu. Dolayısıyla özellikle Japon punk gruplarının anlayışı filmlere de yansıyor ve Japonların teknoloji ve hayalgücü kullanımıyla ortaya benzersiz bir tür çıkıyordu.

Rubber’s Lover Fukui’nin dördüncü filmiydi. Konusuna gelince, bir grup araştırmacı, kobaylar üstünde deneyler yapmaktadır. Buna göre, içlerindeki enerjiyi açığa çıkarıp onları bir tür psişik yapmak için, yüksek düzeyde gürültüye mazur bırakıyorlar.

Bu film aslında Fukui’nin ilk filmi zannedilir. Oysa birçok yönetmenin aksine, Fukui ünlü oldukça daha yeraltı işler yapmayı tercih eder. O nedenle film siyah beyaz çekilmiş ve görsel çalışma minimumda tutulmuştur. Neredeyse tek bir mekan kullanan Fukui, 964 Pinocchio’dan daha sert bir film yapmak istemiştir. Düşük bütçenin yanı sıra, filmdeki araştırmacıların kullandıkları eski araç gereçler, filmi iyice zamansız ve mekansız kılar.

Bu noktada tekrar William Gibson’a bağlanarak ara verebiliriz, siberpunk’ın çıkış noktası hakkında şöyle diyordu yazar:

“Belirli bir atmosfer yaratmaktansa görüntülerle daha çok ilgileniyorum. Yaşadığımız dönemde bilim ve teknolojinin oldukça kullanışlı kaynakları var gibi gözüküyor. Ancak benim daha çok ilgimi çeken teknik detaylardan daha çok dil, mesela bilgisayarların kullandığı dil. En basit seviyede, kitaplarımdaki bilgisayarlar aslında insan hafızasının basit birer metaforları. Ben daha çok hafızanın nasılları ve nedenleriyle ilgileniyorum.Hafızanın bizim kim ya da ne olduğumuzu tanımlamasıyla… ve hafızanın nasıl da kolayca geriye döndürülebilmesiyle ilgileniyorum…”

Rubber’s Lover, google video sayesinde ingilizce altyazılı seyredilebilir, oraya erişim sorunu olanlar ise ilgili linklere yönelebilir. Siberpunk’tan bahsederken, bir video sitesine dns oyunlarıyla ulaşabilmek ise, hem ironi hem de William Gibson’ın dediği gibi, bilim ve teknolojinin kaynaklarının anlamsızlığına iyi bir örnek olabilir.

DL: 1 – 2 – 3 – 4 – 5 – 6 – 7

 

İlk dört filminin (Gerorisuto, Caterpillar, 964 Pinocchio ve Rubber’s Lover) batı ülkelerinde yayımlanmasıyla az çok bilinir hale gelen Shozin Fukui’nin son filmleri ise (Onne 2006, Den-Sen 2006, The Hiding 2008 ve 『S-94』 2009) neredeyse hiç bilinmemektedir. Son dört filmini çekmeden önce tam on yıl ortadan kaybolmasının da bunda etkisi büyüktür.

80’lerde Tokyo’ya taşınan Fukui, Shinya Tsukamoto’nun Tetsuo: The Iron Man isimli kült filminde çalışıp ismini duyurdu. Film, bedene, hurdalaşan bedene odaklanan endüstriyel bir kabustu. Asıl ustası ise, daha önce Electric Dragon 80.000 V isimli filmini Emrah Doğan’ın da yazdığı [Link], yönetmenden önce aslında bir punk olan Sōgo Ishii’ydi. Hem Tsukamoto hem de Ishii’ye daha sonra döneriz ve Japon siberpunk filmlerin kökenine ineriz, şimdi…

Shozin Fukui anlatıyor…

80’ler sonu, 90’lar başında Japon yönetmenlerin çoğu müzisyendi, Shigeru Izumiya gibi. (Shigeru Izumiya 70’lerde folk şarkıcısıyken, 1986’da çektiği Death Powder ile erken dönem Japon siberpunk film örneğini vermiştir.)

Bu doğru. Hem filmlerin müziklerini yapıyor, hem de filmlerde oynuyorlardı. Daha sonra müzisyenler kendi filmlerini yapmaya başladı. Bir şekilde herkes Sogo Ishii’den etkilenmişti sanırım. Ben de gerçek anlamda ilk yardımcı yönetmenliğimi onun yanında yaptım, 1986 yılındaki kısa filmi Master of Shiatsu ile.

Siz nasıl film çekmeye karar verdiniz?

Hem bir grupta çalıyordum hem de filmleri seviyordum. Böylece, noise grupların konserlerini kaydeden bir şirkette çalışmaya başladım. Kendi filmlerimi yapsam diye düşünüyordum, Ishii’nin yardımcılığını yaptıktan sonra kendi filmimi yönetmek istedim.

Gerorist, gerçek bir punk filmiydi. (Futuristika notu: Gerorist’te bir kız, şehri boydan boya geçiyor, noise rock eşliğinde kaotik bir yolculuğa çıktıktan sonra şehrin işlek yerinde ofis çalışanlarına saldırıyordu. Bir nevi düzene karşı koyma, rutine saldırıydı. Gerilla taktiğiyle, emprovize çekilmişti.)

Oynayan kızın adı Chiemi Endo’ydu, bir tiyatro grubunda aktristti. O filmde yer aldıktan sonra oyunculuğu bıraktı. Pinocchio √ 964’de oynayan kız ise takma isimle oynadı ve o filmde yer aldıktan sonra bir daha oyunculuk yapmadı. Pinocchio’yu oynayan erkek oyuncu Hage Suzuki ise filmden sonra köyüne dönüp evlendi. Babasının işini devraldı ve çiftçi oldu. Aslında Pinocchio √ 964’de oynayan herkes oyuncu değildi, çoğu müzik grubumun elemanlarıydı. Sonrasında oyunculuk yapmak istemediler.

Etkilendiğiniz yabancı filmler neydi?

Peter Jackson’ın Bad Taste’i, Blade Runner, George Romero zombi filmleri. Özellikle Romero filmlerini yatmadan önce izlerdim ve sonrasında güzel bir uyku çekerdim, mışıl mışıl uyurdum. Kenneth Anger’ın filmlerini de izlerdim, Scorpio Rising mesela…

Rubber’s Lover daha farklı bir film, tek bir mekanda geçiyor.

Pinocchio √ 964 DO idi (Hareketli),Rubber’s Lover SEİ (sessiz, statik). Rubber’s Lover’dan sonra klastrofobi yeni konum oldu. Kıstırılmak ile ilgiliydi. Rubber’s Lover’da oyuncuların ya da ekibin konuşması yasaktı. Tamamen sessizlik hakimdi. Oyuncular böylece havaya daha iyi giriyordu.

On yıl film çekmeyi bıraktım ve bir video şirketinde yer aldım. Bağımsızdım, iş dünyasına girdim sonra yine bağımsız oldum. Artık dünya da değişti. Bağımsız, indie yapım gösteren sinemalar azaldı. İnsanlar sinemaya gitmeye gerek de duymuyor, internetten indirip odalarında dev ekranlarda izliyorlar. Hepsi çok ilginç geliyor bana.

GERORIST/GERORISUTO

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page