Günbatımında gelirim demişti. “Eyvah, yine gündoğumuna kadar konuşur muhakkak.” diye düşünmüş ama “gelmesen…” diyememiştim, bin yıllık arkadaşım sonuçta.

Onu ilkokulda çarpım tablosunu ezberlerken ya da lise döneminde ilk aşkını kapan sınıf arkadaşına duyduğu nefreti haykırırken de dinlemişliğim vardı. Öteden beri çok konuşurdu. Öğrencilik zamanımızda bir dakikalık saygı duruşunda bile sessiz kalamaz, kendince bir şeyler mırıldanırdı. Bir keresinde ne mırıldandığını sorduğumda, saniyeleri geriye doğru saydığını söylemişti. “Altmış, elli dokuz, elli sekiz…” diye geriye doğru sayıyormuş meğer. Çok şaşırmıştım. O an anlamalıydım bir tuhaflık olduğunu ama çocukluğuna, çocukluğumuza vermiştim.

Eskiden de çok konuşurdu tamam da, son birkaç yıldır iyice azıtmıştı. Sırf bu yüzden çevresinde benden başka hiç kimse kalmamıştı. Aslında o da gevezeliğinden iyice bunalmış olacak ki bir keresinde bu özelliğinden kurtulmak için benden yardım istemişti.

Bir gece yalnız başına evinde iken o kadar çok konuşmuş ki, sabaha doğru dışarı çıkmak isteyen kedisi bir daha geri gelmemiş. Gerçi ona göre kediciğin başına bir şey gelmese muhakkak eve dönermiş ama bence öyle değil. Kedicik kaçıp canını kurtarmış işte. Ona böyle söyleyememiştim tabi.

Günbatımında geldi. Merdivenlerden çıkarken konuşmaya başlamıştı bile.

O, akşam yemeğinde durmaksızın konuşuyor, sadece kısa aralıklarla ağzına attığı lokmayı çiğnemek için susuyor; ben ne dediğini anlamadan otomatik bir şekilde başımı ona hak veriyormuşçasına aşağı yukarı sallıyordum. Birkaç saat sonra onu dinlemekten zihnim o kadar bunalmış ki, karşımda durmaksızın hareket eden bir ağzın silik görüntüsünü izlemeye ve giderek uzaklaşan bir uğultu sesi duymaya başlamıştım.

Aniden keskin, acı bir çığlıkla kendime geldim. Karşımda kendini yerden yere atarak bağırmaya ve ağlamaya başladığını fark ettim. Uğultu, tekrar anlamlı sözcüklere dönüştü. Harfler yan yana dizilip anlama büründüler.

“Sen de beni dinlemiyorsun” diyerek ağlıyordu.

“Çekilmez, beş para etmez insanın biriyim. Ölsem, kimsenin umurunda olmaz. Üstelik benden kurtulduğuna sevinir herkes.” demiş, ben de ona hak verip kafamı sallamışım.

O an, onunla ilgili gerçek düşüncelerimi söylemeye karar verdim. Bir yardım alması gerektiğini… Ben bunları söylerken dahi susmadı. Çaresizce bakakaldım. Sonra birden ayağa fırlayıp, bu huyundan kendisinin de bıktığını ve artık kurtulmak istediğini yineledi. Kendisine yardım etmemi ve iyi bir psikolog bulmamı…

Bu ani duygu değişimine şaşırmış olsam da bunun üzerinde fazlaca düşünme gereği duymadan, teklifini sevinçle kabul ettim.

Arkadaşım birdenbire çantasını alıp, gitmeye karar verdi. Gece yarısı olduğunu, bu saatte çıkarsa onun için endişeleneceğimi söylediysem de dinlemedi. Kedisini arayacakmış. Engel olamadım.

Ardında bıraktığı sessizlikten büyük bir mutluluk duyduğumu itiraf etmeliyim. Kediyi düşündüm. Nereye gitmiş olabilirdi? Kesin, en yakındaki mezarlığa atmıştır kendini. Yaşayanların gürültüsünden sonra, yaşamayanların sessiz huzurunu içine çekip bir mezar taşına kıvrılmıştır belki.

Hemen iyi bir psikolog bulmak için araştırmalarıma başladım. Sıradan biri değil, işini en iyi yapan kişiyi bulmalıydım. Bu sadece arkadaşımın değil, benim de sorunumdu. Ve onun kurtulması demek, benim de kurtulmam demekti. İşte bu meşhur psikologu o zaman keşfettim. Adam hakkında efsanevî söylemler vardı. İnternet üzerinden ulaştığım bilgilerde kimisi adamın çatlağın teki olduğunu iddia ediyor, kimi de sıra dışı vakalara uyguladığı sıra dışı yöntemlerle mucizevî sonuçlar elde ettiğini savunuyordu. Eh, arkadaşım da sıra dışı bir vaka olduğuna göre, bu enteresan adamdan randevu almaya karar verdim. Bu adamın çok garip terapi yöntemleri varmış ancak, tedavi yöntemini kabul edip harfiyen uygulayan danışanları yüzde yüz iyileşiyorlarmış. O halde doğru iz üzerindeydim.

Çok uğraşmama rağmen ancak beş hafta sonrasında yer bulup randevu alabildim.

Nihayet randevu günü gelip çattı. Muayenehaneye gitmek üzere yola koyulduk. Arkadaşım yol boyunca susmadı. Bana teşekkür edip duruyor, bu sefer kesinlikle iyileşeceğini söylüyordu.

Randevu saati geldiğinde arkadaşım heyecanla içeri girdi. Uzun zaman merak içinde kapının açılmasını bekledim.

Nihayet, bizimki yüzünde şaşkın bir tebessümle dışarı çıktı. Ben merakla yüzüne bakıp görüşmenin nasıl geçtiğine dair bir açıklama beklerken o sakince söze girip, her zaman gittiğimiz yere, sahildeki çay bahçesine gitmek istediğini söyledi.

Yol boyunca ısrarla sormama rağmen, görüşmenin nasıl geçtiği konusunda hiçbir bilgi vermedi. Yalnız bir ara bu psikologun hayatında gördüğü en çatlak insan olduğunu söyleyip hızla konuyu değiştirdi.

Sahildeki çay bahçesine gittik. İlk çaylarımızı içtik. Bu süre zarfında da susmamasına rağmen, konuyu bir türlü istediğim mevzuya getirmiyordu. İkinci çaylarımızı aldığımızda nihayet konuya girdi.

Psikolog onu iyice dinledikten sonra, bu sorundan kurtulmasının çok kolay bir yolu olduğunu söylemiş. Eğer söylediği şeyi kararlı bir şekilde uygularsa hiçbir sorununun kalmayacağını…

“Neymiş bu uygulaman gereken şey?” diye merakla sordum.

Kahkaha attı.

“İnanmayacaksın!” dedi.

İyice meraklandım.

“Neymiş, çatlatma da söyle artık.”

Gözlerimin içine dikkatle bakarak konuşmaya başladı.

“Eğer bu durumdan kurtulmak istiyorsam yapmam gereken tek bir şey varmış… Çok çılgınca görünse de, tek bir şey…”

“Eeee anladık da neymiş bu çılgınca şey?”

“Eğer gevezeliğimden kurtulmak istiyorsam bundan sonra sesli harfleri kesinlikle kullanmamam gerekiyormuş.”

“Ne?”

“Doğru duydun. Yapmam gereken tek şey: sesli harfleri kullanmamakmış. Tüm gürültü sesli harflerden kaynaklanırmış ve onları aradan çıkardığımda hiçbir sorun kalmayacakmış.”

Kahkaha attım.

“Şaka yapıyorsun değil mi?” diye sordum.

“Yoo, çok ciddiyim. Ben de senin verdiğin tepkiyi verip çok şaşırınca, bir de ‘sesli harfleri kullanmadan yaşanır mı?’ diye sorunca ne dedi biliyor musun?”

“Ne dedi?”

“’Niye şaşırıyorsunuz ki, sırf sert sessizleri kullanarak yaşayan insanlar var. Hatta biri de benim hastam.’ diyerek ciddi bir ifade takındı sonra bir süre şaşkınlıktan fal taşı gibi açılmış gözlerime bakıp ‘işte bu şakaydı’ diye bağırarak garip bir kahkaha attı.” dedi.

Tekrar kahkaha attım.

“Kimmiş o hastası, fıstıkçı Şahap olmasın?” dedim.

Arkadaşım da güldü.

“Kusura bakma da, asıl tedaviye ihtiyacı olan bu adam valla. Hepsi benim yüzümden, bu zırdeliye seni ben yönlendirdim. Özür dilerim” diyerek çaresizce gözlerimi arkadaşımın gözlerine diktim.

Onun gözlerinde ise garip, belli belirsiz bir pırıltı vardı.

“Yok canım, ben senin gibi düşünmüyorum. İlk duyduğumda bana da çok saçma gelmişti ama sonra düşündüm de, neden olmasın…” diyerek gülümsedi.

“Saçmalama, bu çatlak adamı ciddiye alacak değilsin herhalde?” diye telaşla sordum.

“Niye olmasın, en azından deneyebilirim.” diyerek sustu.

Yüzüne yerleştirdiği garip tebessümle denizi izlemeye koyuldu.

O gün, arkadaşımın sesini duyduğum son gündü. Gerçekten de sesli harfleri bir daha hiç kullanmadı.

Sonra her şey bir biçimde yoluna girdi.

Kedi mi? O da bu olaydan birkaç gün sonra geri döndü. Şimdi arkadaşımın evinde duyulan en belirgin ses, mutlu bir kedinin mırıltıları…

Bazen düşünüyorum da ben olsam onun yerinde, yapabilir miydim acaba?

Yk cnm, hç snmyrm…

Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page