—Her gün aynı saatte mi dönüyorsun eve?

—Hayır, normalde sabah sekiz, akşam beş çalışırım. Ama genellikle iş saatlerindeki yoğunluğumdan dolayı aksamış işlerim olur. Beşten sonra da onları halletmek için bir, bir buçuk saat işyerinde kalırım.

—Peki, o gün ne işin vardı öğlen birde evde?

—Bir gece önce arkadaşlarla halı saha maçı yapmıştık. Malum hava berbattı. Terli bedenimi de rüzgârdan ve soğuktan koruyamayınca üzerime bir kırgınlık çöktü. Aslında o gün işe hiç gitmeyecektim ama her Çarşamba günü haftalık imalat toplantımız olur. Katılmazlık edemezdim çünkü çeşitli aksaklıklar yüzünden zaten iki haftadır toplantı ertelenmişti. Zorlukla gittim. Öğleden sonra toplantı bitti bende arkadaşlara haber verip çıktım. İstirahat edersem kendime geleceğimi düşünmüştüm.

—İşten çıkar çıkmaz direk eve mi gittin, yoksa bir yerlere uğradın mı?

—İşyerinin mescidine uğradım. Öğle ezanı okunuyordu. Namazdan sonra park yerine gittim arabamı aldım ve direk eve gittim.

—Neden namaz kıldın.

—Af edersiniz ama memur bey bu soru mu şimdi? Ben bir Müslüman’ım ve namazda bir Müslüman’ın gündelik ibadetidir.

—Neden kızdın ki bu soruya! Bizde Müslüman’ız ama namaz kılmıyoruz.

—Beni ilgilendirmez. İster kılın ister kılmayın. Ben kılıyorum. Dediğim gibi mescide uğradım, oradan eve gittim.

—Hangi İslami gruplarla ilişkin var?

—Herhangi bir grupla ilişkim yok. Ben kendi halinde bir adamım. Zaten istesem bile bu yoğunlukla bir grupla ilişki kuramam. Herhangi bir sosyal ve kültürel faaliyete ayıracak zamanım yok.

—Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bir İslam devleti olmasını ister misin?

—Ben burada politik görüşlerimi belirtmek istemiyorum ve zaten konu ile nasıl bir alaka kurdunuz anlamıyorum. Hem ben basit bir mühendisim. Kafam ağır dini ve politik meselelere çalışmaz. Sadece sorumlu olduğum ibadetlere düşkün bir adamım.

—Peki, o kadar ibadet düşkünüysen eşinin başı neden açık?

—Biz sonradan Müslüman olduk. Eşimle. Yani üniversite yıllarında! Araştırdık ve kendimize uygun bir yaşam ve inanç şekli olarak İslam’ı seçtik. Ailelerimizin İslami birer yaşantısı yoktur. Dolayısıyla bazı tutumlarımıza çok sert tepki verdiler. Eşim de bu yüzden örtünemedi. Ama örtünmeyi düşünüyor.

—Nasıl yani sonradan Müslüman oldunuz. Önceden neydiniz, Hıristiyan, Putperest filan mı?

—Ya hayır yine Müslüman’dık ama dinimizi anlama ve yaşama gayretimiz yoktu. Yani nasıl desem… Müslüman olduk demeyeyim de anlayacağınız dindar insanlar olduk.
—Pasaportunu incelediğimizde gördük ki Suriye ve Yunanistan’a gitmişsin. Oralarda çeşitli gruplardan eğitim aldın mı?

—Yahu ne eğitimi memur bey! Suriye’ye üniversite yıllarında kendisi Halep’li olan bir arkadaşımla gezmeye gittim. İki haftalık bir geziydi. Yunanistan’aysa şirketim aracılığı ile bir araştırma amacıyla gittim.

—Ne araştırdın?

—Bir alışveriş merkezine monte edeceğimiz Çin malı yürüyen merdivenlerin reel kalitesini araştırdım. Üç günlük kısa bir iş gezisiydi.

—Ailenle görüşüyor musun?

—Tabiî ki.

—Hani ailelerinizle aranızda soğukluk vardı

—Soğukluk var evet memur bey ama biz kanlı bıçaklı değiliz. Ailem sonuçta onlar, farklı dini telakkilerimiz olsa da kan bağımız var. Onlar beni sever ben de onları.

—Konuşmanda acayip kelimeler kullanıyorsun telakki melakki. Ne demek bunlar. Neden böyle geri (!) kelimeleri kullanıyorsun. Güncel kelimeler kullansana.

—Haydaaaa. Bakınız mem….

—Asıl siz bakınız. Bizler bu devletin memuru, halkın güvenliğinden sorumlu insanlarız ve sorgulamalarımıza öyle haydalı maydalı cevaplar veremezsiniz. Biz burada can sıkıntısından tutmuyoruz sizi. Okumuş bir insansınız, edebinizi takının lütfen.

—Özür dilerim memur bey ama öyle şeyler soruyorsunuz ki ne cevap vereceğimi şaşırıyorum. Konuyla alakasız sorular. Hem bana bir terörist muamelesi yapmanız hoşuma gitmiyor.

—Biz görevimizi yapıyoruz beyefendi ve sorgulama yapan kişi biziz, siz değilsiniz.

—Tamam, özür dilerim.

—Peki, hırsızla nasıl karşılaştınız.

—Arabamı park edip bloğumuza doğru yürüdüm. Elimde çantam ve çantama sığmayan bazı ozalitler, dosyalar filan vardı.

—Ozalit nedir?

—Görmüşsünüzdür, hani böyle projelerin üzerine çizilmiş olduğu çarşaf gibi kocaman kağıtlar vardır. Ona ozalit deriz.

—Peki, devam edin lütfen.

—İşte bloğa girdim. Evim zaten girişin bir üstündeki katta. Bu yüzden asansör kullanmadım. Çünkü asansör gelene kadar çoktan ben katıma çıkmış oluyorum. Neyse kapıya varınca şok oldum çünkü güvenliğimiz için o kadar para ödeyerek taktırdığımız çelik kapının kilidi sökülmüş, kilidin etrafındaki çelik plakalar ise karton gibi eğilmişti. Kapı altı yedi santim aralı duruyordu.

—Hemen içeri mi girdiniz.

—Birkaç saniye düşündüm. Çünkü hala içerdeyseler ve silahlılarsa karşılaşmamız tehlikeli olabilirdi. Ama bunu da umursayamazdım çünkü eşimin içerde tehlike altında olma ihtimali vardı. Bu yüzden hiçbir şeyi umursamadan içeri daldım. Ben lise ve üniversite yıllarımda kick boks yaptım memur bey. Biraz buna güvendim. Yani eğer silahsızlarsa hepsini haklayabilirdim.

—Peki, koskoca çelik kapıyı darmadağın etmişler. Etraftan kimse gürültüyü duymamış mı? Kimsenin aklına aşağıda neler oluyor diye bakmak gelmemiş mi?

—Oturduğumuz sitenin inşaatı henüz bittiğinden insanlar yeni yeni taşınıyor. Bazen evlerinin beğenmedikleri kısımlarını yeniden yaptırıyorlar. Yani taşınma ve tamir telaşından sürekli bir gürültü yoğunluğuna sahibiz. Bu yüzden insanların bu gürültüyü umursamaması yadırganmamalı memur bey.

—İçeri girdiğinizde ilk karşılaştığınız ne oldu.

—Görünürde hiçbir hareketlilik yoktu. Elimdekileri kapının önüne atıp koridoru geçtim. Salonun camları açıktı ve rüzgâr perdeleri kabartmıştı. Bütün dolaplar çekmeceler açıktı. Sağıma bakınca yatak odamızın buzlu camının ardından gölgeler fark ettim. Orada olduklarını anlayınca mutfağa gidip eşimin et parçalamakta kullandığı satırı aldım. Yani acele ediyordum ama sessiz olmaya da dikkat ediyordum. Bıçağı alıp yatak odası kapısına geldim. Beni camın ardından fark etmesinler diye eğilmiştim. Kapının aralığından baktım. İki kişilerdi. Birisi aceleyle içleri tıka basa eşya dolu olan çekmeceleri karıştırıyordu. Diğeri de nereden bulmuşsa eşimin iç çamaşırlarını kucağına toplamış bir şeyler mırıldanıp gülüyordu.

—Salonda eksilmiş eşyalar var mıydı?

—Olmaz mı? LCD televizyon yerinde yoktu. Birde çok değerli biblolar vardı arkadaşlarımın evlilik hediyeleri. Hem ben onları izlerken gördüm ki ellerindeki siyah bir torbaya buldukları ziynetleri dolduruyorlar. Beni çığırımdan çıkaran elinde eşimin çamaşırı olan alçağın fısıltısı oldu. Arkadaşına diyordu ki “Keşke karı da burada olsaydı da üç parça eşya ile yetinmeseydik”.

—Peki, odaya nasıl girdiniz?

—Elimdeki satırın sapını sımsıkı kavradım ve bütün gücümle bağırarak içeri daldım. Nasıl bir gürültü çıkardıysam şok oldular. Elleri ayakları birbirine dolandı. Elimden bir kaza çıkmasın diye satırı garip bir refleksle yere bıraktım. Eşimin çamaşırları elinde olana öyle bir yumruk vurdum ki elmacık kemiği içeri çöktü. Diğeri elindekileri yere bırakıp belinden bir bıçak çıkardı. Ben bıçağı görünce adamın üzerine atıldım. Önce bıçağını tutan elini saf dışı bıraktım. Sonra Allah ne verdiyse vurmaya başladım. Bir anda içeriden eşimin sesi geldi, daha doğrusu çığlığı. Ona bir zarar gelir diye ayağa kalktım. İçeri koştum. Beni görünce sarılmak için üzerime yürümeye başladı. “Çabuk dışarı çık, içerdeler”, diye bağırdım. Şok olmuştu anlamadı. İçerdeki hırsızlar kalktılar. Ellerine bıçaklarını almışlardı ama üzerimize saldırmaya cesaret edemediler. Gözümüzün önünde yan yan hızla yürüyüp açık pencereden atladılar. Kaçtılar. Evim giriş katta olduğundan kaçmaları onlar için çok kolay oldu.

—Eşiniz neredeymiş?

—Üst katta oturan bir hanıma oturmaya gitmiş. Ben bağırınca gürültümü duymuşlar. Aşağı inmişler. Bizimkisi kapının halini görünce can acısıyla içeri atılmış. Diğer kadınlarsa kendilerine zarar geleceğinden korkarak tekrar evlerine kaçmışlar.

—Peki, malum adamla nasıl karşılaştınız.

—İki adamın kaçmasının üzerinden bir dakika geçmedi. Eşim bana sarılmış ağlıyordu. Bende şoktaydım ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemedim. Birde baktım ki her yanı dağılmış dış kapı aralandı. İçeri malum vatandaş girdi ve sanki o bizim evimizi değil de biz onun evini soymaya çalışıyormuşuz gibi şaşkınlaşmış bir öfkeyle kaşlarını çattı. Meğer bu kaçan diğerlerinin arkadaşıymış ve evden aldıkların aşağıdaki araca yüklüyormuş. Başka bir yükleme için tekrar eve çıkmış. Bunu sonradan öğrendim.

—Orasını biliyoruz. Geçelim lütfen.

—İşte memur bey adam bu öfkeyle üzerime atılıp benle boğuşmaya başladı. Boğuşurken de “seni gebertip karını da kaçıracam, kendime karı yapacam, anasını avradını …..” gibi laflar ediyordu. Daha boğuşmamızın başında boşluklarını bulup ağzına burnuna yumruklarımı savurmaya başladım. Önüme yığıldı ama kan dolu ağzıyla hala beni tehdit ediyordu. Hem malım gitmişti, hem canım tehlikedeydi, hem de onuruma, şerefime sövüyordu. Ne yapacağım bilemedim. Doğrulmaya çalışırken dedi ki “nasıl olsa birkaç ay yatar çıkarım. Karını elinden alıp kendime kapatma yapmazsam adam değilim” dedi. Dayanamadım, karnına güçlü bir tekme attım. Biliyordum ki devlet bu adama doğru dürüst bir ceza vermeyecek. İçimden düşündüm “İslam Devleti olsa bu adama ne yapardı” diye. Hemen kafamda bir şimşek çaktı. Eşime dedim ki “odadan satırı getir”. Bir iki saniye içinde alıp geldi. Bu aşağılık adam iyice uyuşsun diye birkaç yumruk daha attım. Tüm komşular kapımıza doluşmaya başlamışlardı. İçlerinden bir çocuk “abi annem polisi aradı, hırsızı kaçırma”, dedi. “Annen ambulansı da arasın”, dedim. “Zaten onu da aradı”, dedi. Eşimin elindeki satırı aldım. Hırsız yarı baygındı. Tüm insanların gözü önünde sağ kolunu tuttum, yerdeki ahşap parke zemin üzerine yaydım. Nasıl vurdum satırı bende bilmiyorum. Adamın kolu beş altı santim öne fırladı. Adam bir çığlık attıysa da ardından bayıldı. Komşularım ve eşim ne yaptığıma bir anlam vermeye çalışırken de polis arkadaşlar geldiler. Sonrasını zaten biliyorsunuz.

—Ekleyeceğiniz başka bir şey var mı?

—Hayır yok.

—İmzala o zaman.