İşitsel sanatlar, performans sanatları ve etkileşim sanatı gibi alanlarda yoğunlaşan Selçuk Artut’un Amerikan Hastanesi Sanat Galerisi Operation Room’da 20 Mart’a kadar sürecek olan A/B isimli kişisel sergisinde bilgi çağı ile değişen algı ve anlatım kavramları sorgulanıyor. Artut’a hem sergiden bizde uyananları sorduk, hem de Replikas’ın bir radyo istasyonunu kırmasının (hacklemesinin) hikayesini öğrendik.

Futuristika: Bilgi çağındayız diyorlar. İletişimin hızını ölçemiyorlar. Birbirimizi duyabiliyor muyuz?

Selçuk Artut: Evet, katılıyorum. Bilgi çağındayız. Çağ dediğimiz kavram bir zaman parçası. Başını ve sonunu bizler tanımlamasak da parçası oluyoruz gündelik yaşantılarımızla. Kitleleri etkileyen bir zaman parçası tabi ki yeni bir çağın başlangıcı. Bugün toplumların yeni bir reformasyonu söz konusu, iletişimden kaçmak olanaksız. Elbette bu çağ Internet’in icadı ile başlamadı diye düşünüyorum. Bilgi uygarlık tarihinde her zaman vardı, mağaradaki resimden tutun, haberci ulaklara kadar herkes sürekli bir bilgiyi taşıma gayretindeydiler. Ancak bilgiyi elektron hızında iletmeyi keşfedince o zaman çağın ilk adımlarının atıldığını söyleyebiliriz.

Sonrasında ise bilginin demokratikleşme sürecine hizmet eden Internet evlerimize girdi. Bu da sosyal açıdan ciddi bir yeniden yapılanmayı tetikliyor. Artık öğrenen, öğreten, aktaran, mirasçı kavramları belirsizleştiler. Bugün Google belki de çoğumuz için ebeveynlerimizden daha çok soru sorduğumuz birisi oldu. Ancak hız sınırı olmayan otobanda adres bulmak gibi ne aradığımızı kaybeder olduk. Daha önce bahsettiğim insanlığın reformasyonunu da barındıran bir meselemiz bu bizim. İlgi dağınıklığı, konsantrasyon sorunu, kararsızlık: Bilgi Çağı’mızın yeni hastalıkları.

Birbirimizi duyabilme konusunda bir sorun olduğunu düşünmüyorum ama dinleme konusunda ciddi sorunlar olduğunu söyleyebilirim. İşletim sisteminin bilgisayara yaptırdığı çoklu ortam prensibini kendi hayatlarımızda ancak başarısız bir şekilde uygulayabiliyoruz. Toplantılarda insanları önlerinde dizüstü bilgisayarlarında e-posta yazarken, ellerinde telefonlarını kurcalarken, arada sırada da karşısındaki dinlerken görmek o kadar yaygın ki. Bırakın toplantıyı, iki insan bir araya geldiğinde konuşmalarda göz göze gelmek bile pek mümkün olmuyor, hep gözler başka yerlerde, sürekli etrafa göz atıyor. Fordism ile dünyaya açılan hep daha fazlasını elde etmek hırsının bilginin demokratikleşme süreciyle bugün bilgi kavramı üzerinden hepimize dayattığı küresel bir rahatsızlık içinde olduğumuzu düşünüyorum.

Bugün Google belki de çoğumuz için ebeveynlerimizden daha çok soru sorduğumuz birisi oldu.

“Son zamanlarda ürettiğim tüm sanatsal işlerimde hep bölünmeler ve parçalamalar hissediyorum. Tanecikleriyle algılamaya, sistemselliği bütünüyle görmeye çalışıyorum.” diyorsunuz. “A/B sergisi” de sözlerinize paralel olarak Eski Ahit’ten bugüne gelen bir şaka gibi yedi parçadan oluşuyor. Bölünmüşlükten görmeye çalıştığınız bütünde neler var?

Bütünde hep sistem var. Sistem karmaşa olarak baktığımız taneciklerin bir düzeni. Bu açıdan sistem benim için hep düzeni tanımlıyor. Kaotik olsa da tanımladığımız herşeyin düzenin bir ifadesi olduğunu düşünüyorum. Vücudumuz karmaşanın yer aldığı bilinmeyenlerin cirit attığı bir boyut. Beynimizin nasıl çalıştığını bugün çok net bir şekilde açıklayabileni duymadım. Ama hala insanların kafatasları açılıyor, ameliyatlar yapılıyor. Tamamını anlayamasak da kemire kemire inadımızla birşeylere kısmen müdahele edebiliyoruz.

Benim için özellikle sanat, bütününü algılayamadığımız parçacıklardan oluşuyor. Düşünceler, formlar, estetik kavramlar; hiçbiri “tek birşey” anlatmıyor, aksine çok şey anlatıyorlar. Beynin fonksiyonlarını tanımlayamadığımız gibi sanat şudur demek de olanaksız, ama sanatçılar hala insanların beyinlerini açmaya, birşeyleri kurcalamaya devam edecekler diye düşünüyorum.

İnsan ve hayvanda algının duyulara bağlı olduğu söylenir. Gerçi gerçeküstücülerden biliyoruz ki, bu durumun yalanlandığı anlara aşık olabiliriz. Klasik beş duyu (görme, duyma, koku alma, tad alma ve dokunma) dışında beden bilinci, ruhani acı, akıl sağlığından kaynaklanan duyular olduğunu düşünmek istiyoruz. Duyularımız arttıkça daha mutlu olabilme ihtimalimiz var mı? Yoksa çıkmaz sokağa mı sapıyoruz?

Sinemada bahsettiğiniz meseleye yönelik bir takım uygulamalar var. 5D sinema gibi çarpık isimlendirmeler ile insanlara üç boyuttan daha ilerisini vadedenler gördüm. Sinema izleme alışkanlığımızı gerçek hayatlarımızla örtüştürme gayreti sihirbazlık boyutunda kandırmaca olarak devam ediyor. Bunun için bir salon dolusu insan komik gözlükler takıp filmin içine girmeye çalışıyorlar. Ancak bu alışkanlığın ötesine müdahele edildiğinde örneğin dokunma hissini düşünecek olursanız bu konuda kendimi tutucu buluyorum. Elbette ekranda beliren trenden kaçan insanlar kadar suprizlere kapalı değilim ama benim için sinema, kitap okumak gibi bir his. Kimsenin ben kitap okurken koluma girip bana birşeyler anlatmasını istemiyorum. Ama burada kavramsal bir dilemma var.

Sanal ortam tam kelime çevirisi olmuyor, o yüzden ingilizce terimini buraya belirtmek istiyorum. “Virtual Reality” terimi hem gerçek hem değil diyen bir ifade. Second life gibi görsel olarak çok kötü olduğunu düşündüğüm bir ortamda insanlar kendilerini gerçeklik içerisinde zannetsinler diye uğraş veriliyor.

Oysa böyle bir gayesi olmayan bir futbol menejerlik oyununun insanı çok daha fazla içine aldığını düşünüyorum. Second life örneğinde olduğu gibi duyularımızla uğraşırken anlatılmak istenen, yaşatılmak istenen duyguları çürüttüğümüzü görüyorum. Duyu ve duygu karşılıklı beslenen iki kavram.

Kant’ın analitik gelenekleri eleştirdiği nedensellik felsefesinde bahsettiği üzere bilgi dağarcığımız iki temel üzerine kurulu. Birincisi temsilleri algılama kapasitemiz, ikincisi ise bu temsiller üzerinden nesneleri bilgiye dönüştürme yetimiz.

Öncelikle temsil üzerinden gidecek olursak insan algısı bu konuda oldukça seçici. Kendini yetiştirmiş iki gözün gerçeği sanaldan ayırması tıpkı gelişmiş bir kulağın iki sesi birbirinden ayırması kadar olası. Mutluluğun sanal bir his olarak duyularımızla oynadığımız oyunlarda aranması, tıpkı uğraşın doğasında olduğu gibi sanallıktan öteye geçemiyor diye düşünüyorum.

Radio Freak/Kaçık Radyo ilgimizi çekti. Küba Devrimi’ndeki Radyo Rebel/İsyan Radyosu ya da komşumuzun her yaz mahalleye yayın yaptığı Polis Radyosu gibi, cızırtılı, inatla anlatmaya, konuşmaya çalışan… Dedemin de aynı radyosu vardı ve şehirleri oradan öğrendiğimi hatırlıyorum. Bu radyonun, nesne olarak, hikayesini öğrenebilir miyiz?

Nesne olarak aslında sergideki gördüğünüz örnek görsel bir kılıf. İşin özü Replikas ile yaptığımız bir radyo performansına dayanıyor. Yaklaşık 10 sene önce (bu konuda grup içinde bir anlaşma sağlayamadık) Açık Radyo‘dan Orhan Cem Çetin ve Ceyda Karamürsel bizi (Replikas) Gaygoni A.G. isimli radyo programlarına konuk olarak davet ettiler. Bizden programda canlı yayınlanmak üzere bir radyo performansı yapmamızı istediler. Kavramsal içerik olarak ise bizden oluşturacağımız radyo sanatı etkinliğimizin dinleyicilerin radyolarının olduğu tarafta sanatsal bir etkinliğe dönüşmesini istediler. Biz de bir düşünme sürecini geçirdikten sonra ortaya atılan bir fikri benimseyip hazırlıklarımızı yapıp radyo istasyonuna gittik. Giderken yanımızda iki adet taşınabilir radyo alıcısı ve bir takım metinler götürdük. Açık Radyo’nun normal yayını devam ederken Replikas’ın bir radyo performansı yapacağı belirtildi, ancak içeriğinin ne olacağını söylemedik.

Yayın normal akışında ilerlerken getirdiğimiz radyolarda başka bir radyo kanalı bulup Açık Radyo’nun yayınını keserek, bulduğumuz radyonun sesini Açık Radyo frekansından vermeye başladık. Daha önce örnekleri oldu mu ben rastlamadım Internet’te, ama belki de ilk defa bir radyo istasyonu kırılmış (Hacking) oldu. Bu şekilde iki radyo arasında sürekli değişik kanallar belirleyip yayına verirken bir yandan da Replikas stüdyoda farklı farklı performanslar üretiyordu. Örneğin bazı anlarda ekonomi haberleri okunurken, bazen şiir dinletisi yapılıyor, bazen radyo tiyatrosu oynanıyordu. Replikas’ın performansları da yayına katılıyordu. Sonuç olarak dinleyiciler kaosa dönüşmüş bir yayın dinlemeye başlamış oldular, sürekli telefonlar geliyor, Açık Radyo’nun kaybolduğundan bahsedenler oluyordu.

Yaklaşık 45 dakika süren bu performansın sonunda sessiz sedasız yayından çıkıp ayrıldık ve ne yaptığımızı tam olarak geniş bir kitleye açıklamadık. Bugün sergideki Kaçık Radyo isimli radyo işinde dinlediğiniz aslında o günkü radyo kayıtı. Kılıf olarak nitelendirdiğim nesne ise benim için radyoyu sembolize eden ideal nesne. Kanalları dolana dolana arama görselliğini bu tip eski radyoların başarılı bir şekilde sunuma dönüştürdüğünü düşünüyorum.

Yanısıra benim çocukluğuma uzanan tarihi ile o günlerde dünyanın jeopolitik varlığına dair ilk uyanmalarımızı da sembolize ediyor. Bir anlamda bilgi çağının o günkü Internet’i. Radyo kanalları üzerinde dünyanın değişik yerlerinden şehir isimleri görüyorsunuz. Radyo alıcısı sizi alıp o şehire götürüyormuş gibi siz de sürekli o isimlere bakıp bakıp sesleri duymaya çalışıyorsunuz. Sergiye gelen birçok insan için duygusal bir buluşma da oluyor benim gözlemlediğim kadarıyla. Bir çok kişinin “Aaa, bizde de vardı bu radyodan” diyerek etrafında toplandıklarını görebilirsiniz.

Sergideki versiyonda içindeki sisteme bir takım müdahalelerde bulundum, programlanmış bir mikroişlemci sayesinde motor kontrollü kanalları rastgele gezen bir radyo görüyorsunuz. Kaybettiği kanalı arayan, çaresiz kalmış eskiden beri tanıdığım vefakar bir dost benim için.

Sosyal medya siteleri, hızla güncellenen devasa video ve görsel galerilerinden yağan bilgi akışı, televizyon, internet ve hayatıngiderek artan bir hızla bütünleşmesi, e-reader’lar, netbook’lar,haberin kaynağı olaylarla aynı anda güncellenen online gazeteler… derken, bir cinnet hali. Kimse kimseyi dinlemez oldu sanki. Serginin”Languageless/Dilsiz” başlıklı kısmına göndermeyle, Babil Kulesi’nde tüm insanların tek biri dili konuştuğu zamana hızlı bir dönüş yaptığımız söylenebilir mi?

Dünyada yaygın olarak ortak dil olarak kabul edilen dilin bugün İngilizce olduğunu düşünüyorum. Ancak bu dil artık anadil olarak konuşulduğu milletlerden bağımsız dünyanın ortak bir dili oldu. İlk başlarda kültür emperyalizmi çabası ile yaygınlaşmış olsa da ben meselenin bu gayeden farklı bir boyuta taşındığını düşünüyorum. Internet medyası üzerinden konuşacak olursak iletişim dili olarak kullanılan yazılı metin içeriğinin giderek azalmaya başladığını, daha çok görselliğin ön plana çıktığı görülüyor. Bu açıdan ortak dil aslında imge olmaya çabalıyor. Grafik tasarımı olgusu salt estetik kaygılar ile yapıldığında dünyanın dört bir yanında aynı dil üzerinden işler üretiyor. İletişimde görsellik dünyanın tek bir ağızdan konuştuğu dil olmaya aday. Internet kullanıcıları artık bir takım ikonları kullandıkları programlarda görsel dağarcıklarındaki bir kelimeymişcesine algılıyorlar. Arayüz tasarımcıları oklar, “çek sürükle”ler gibi bir takım genel kullanımlık işlemleri artık eskisi gibi kelimeler ile ifade etmiyorlar.

Diyelim ki, her akşam iş çıkışı bir pastaneye gidip bir bardak çay içen biri var ve işten çıkıp oraya gidişini, orada geçirdiği zamanda yaptıklarını sosyal medya sitelerine, cebindeki 3G telefonla, eş zamanlı olarak aktarıyor. Biz de böylece onun konumu ve yaptıklarını aynı anda öğreniyoruz. Biz pastanedeki bu insanla iletişim halinde miyiz? Onu algılamış sayılır mıyız? Sadece text ya da kablolardan akıp giden bilgiyle iletişim, bize bir gün yeterli mi gelecek size göre?

İletişimi aktif ve pasif olarak ikiye ayırarak tartışmalıyız. Burada bahsettiğiniz pasif bir iletişim yöntemi, etkileşimi olmayan, tek yönlü bir bilgi akışı. Ancak sorunuza yanıt vermek gerekirse iletişim eğer bizzat bilgiye ulaşıyorsak geçerli. Bugün kendi kendine internet sitesinde bilgiler üreten ama bir tane bile ziyaretçisi olmayan kaynaklar teoride var olabilir. Peki biz bahsettiğimiz takip ettiğimiz kişi ile kurmak istediğimiz iletişim ilişkisini var edebiliyor muyuz? Bence hangi değerlendirme üzerine konuşacağımıza göre bu sorunun yanıtı değişecektir. Varsayalım pastanedeki arkadaşınızla zaten hayatınızda hiç gerçek bir ortamda buluşmamışsınız, belki de Internet’ten tanıdığınız birisi. Bu durumda bu seviyede giden bir ilişkinin ekrandaki görüntüden öteye gitmesi gerekmeyebilir. Hatta bunu tercih dahi edebilirsiniz, gerçek olmayan karakterlerle iletişim kurmanız sizin için başka bir dünyanın fantazilerini yaşatıyor olabilir. Bu bahsettiklerimin bugün hayatlarımızdan çok uzak şeyler olmadığını gözlemleyebilirsiniz. Ama varlıkları ile gerçek dünyada tanıştığınız veya sonradan bu tür bir ilişki kurduğunuz insanlar dünyasını size kablolar simule edemiyorlar. Görüntülü telefonun hiç de beklenildiği gibi bir yaygınlığa ulaştığını söyleyemeyiz. Bu konuda henüz yapılan araştırmalar gerçekleri yansıtamıyor, çünkü Uzun kuyruk (Long Tail) teorisinde gözlenen davranış bu konuda da geçerli. Yaygın tanıtım ile insanlar görüntülü konuşmayı denemeyi sevmelerine rağmen, aradan geçen süre sonunda görüntülü konuşma yapan birine henüz sokakta tanık olmadım.

Telefon rehber özellikleri ile beraber daha çok dünyevi bir listeyi barındırıyor. İsim soyad belirleyicileri bulunuyor, oysa Internet iletişiminde keyfi kullanıcı isimleri başka karakterler üretiyorlar. Ama daha önce belirttiğim gibi ekran üzerinde kurulan iletişim kanalları için kablolardan akan bilgiye ulaşmak yeterli olacaktır diye düşünüyorum.

Serginin “You can’t tell the difference/Farkını anlayamazsın” bölümüne eşlik eden müzik, tıpkı Holger Czukay’nın radyo ile sesi bozup yaptığı çalışmalardaki hissiyatı verdi bize. Konuştukça, birbirimizi anladığımızı düşünüyoruz, hala, sesin nereden geldiğini bilmesek de sesi duymak güzel. Serginin sonunda çağrıştırdığına paralel olarak size sormak isteriz: Genel olarak, konuşulanlar arasındaki farkı ya da özgünlüğü anlayabileceğimizi mi düşünmeliyiz?

Farkını anlayamazsın aslında bir tuzak. Kelime ifadesi ile insanlara vermek istediğim bir hırs tuzağı. Birbirindan tamamen farklı iki görüntüyü izlerken insanları imaj bombardımanına tutmak istedim. Görüntülerde var olan bozulmalar aslında oldukça kasti müdahaleler. Son derece bulanık veya son derece yakın çekimlerden oluşuyor. Müzik içeriği ise örneklemeler üzerine başka bozulmalardan üretildi. Örnekleme ile iş üretimi bugün bilgisayar teknolojisi sayesinde çok yaygınlaştı. Davranış anlamında da bunu insanlar üzerinde görebiliyorsunuz. Öykünme de denebilir ama insanlar giydikleri kıyafetleri dahi başkasının üstünde görüp beğenip alıyorlar. Bu benzerlik dilimize ve ifadelerimize de yansıyor. Kişilikler örneklendirmelerle oluşturuluyor. Bu açıdan biraz medya ile beslendiğinizde kimin hangi dizide oynadığını, kime benzemeye çalıştığını, hangi kitabı okuduğunu bile apaçık görebilirsiniz. Bu da biraz sana müzik dersi veren öğretmeninin çaldıklarını tekrar etmeye benziyor. Oysa herkesin kendine ait başka bir potansiyeli olduğuna inanıyorum ve insanların bunun farkında olmadan yaşamalarına anlam veremiyorum.

Selçuk Artut kimdir? 1976′da yılında dünyaya gelen Selçuk Artut yaşamını İstanbul’da sürdürüyor. Lisans derecesini Koç Üniversitesi Matematik Bölümü, yüksek lisans derecesini Middlesex Üniversitesi İşitsel Sanatlar Bölümü’nde tamamlayan Artut, doktora eğitimine İsviçre’de bulunan European Graduate School Üniversitesi’nde Media Communications Bölümü’nde devam ediyor. Selçuk Artut, aynı zamanda Sabancı Üniversitesi Görsel Sanatlar ve İletişim Tasarımı Programı’nda tam zamanlı öğretim görevlisi olarak dersler veriyor.Artut’un sanatsal etkinlikleri, işitsel sanatlar, performans sanatları ve etkileşim sanatı gibi alanlarda yoğunlaşıyor. Katıldığı sergiler ve performanslar arasında, New Museum (NY-USA, Katalog, 2009), Al Sana Metin Ver Bana Görüntü (Temps d’Images Festival İstanbul,2009), Newspaperbox (File Media Arts Festival, Sao Paulo, BR, 2009), Knot Theory – Dance Performance (Rencontres Chorégraphiques de Carthage, Tunisia, 2009), 10. İstanbul Bienali (2007), Improvhelsinki (Helsinki, 2007), Bares do Porto (Portekiz, 2006), Yeni Elektronik Müzik (İstanbul, 2006) ve Aldwych London Transport (Londra, 2004) yer alıyor. Artut, kişisel sanat etkinliklerinin yanı sıra Replikas (www.replikas.com) adlı müzik grubu ile profesyonel müzik hayatına devam ediyor.