The Railroad All-Stars filmi Guatemala'da tren rayları kenarında yaşayan bir grup seks işçisinin hayatını anlatıyor.

Fatih, Fevzi Paşa Caddesi üzerinde kadın fotoğrafı olan hemen bütün bilboardların üstünde “Edep yahu edep” yazar. Sokağın Fatih Cami tarafındaki mahallelerinde mini etekli bir kadına rastlama şansınız sıfırdır. Vatan Caddesine doğru indiğinizde bu koyu muhafazakârlık rengini, yerini orta boy ve biraz daha üstü etek boyuna izin verecek kadar açmaya başlar. Vatan Caddesi’nden Laleli’ye ya da Tarlabaşı bulvarına çıktınız mı işler değişir. Kadınlar çeşitlenir. Tesadüf ki bu güzergâhın Taksim’le sonlanan seçeneğini fotoğrafçı bir arkadaşımın aracılığıyla tanışacağım bir hayat kadınına giderken kullandım. Karşılıklı limonlu çay içtiğimiz arkadaşımın adı Delgadina* olsun. Hikâyesini kısaca anlattı ama “Gözünü seveyim bunları yazma. Bizim camia küçük, hemen anlarlar” dedi. Camia demesine güldüm.

Para kazanma biçimine “iş” diyor. Bu bir iş mi diyorum üstüne basa basa. “Para kazanıyorum, sen ne kadar kazanıyorsun” diyor. Gene gülüyorum. İstemeyerek başlamış bu “işe” ama sonra alıştığını söylüyor. Lenin’in “Bir Bardak Su” teorisini anlattım ona. (Cinsel ilişkinin bir bardak suyla susuzluğunu gidermekten daha önemli bir şey olmadığını savunan tez) “Böyle bir şey mi senin için?” dedim. “Hiçbir şey ya hiçbir şey” dedi. Nereye kadar peki diye sordum. “Bu işin de emekliliği var.

Biraz daha hayatımı garantiye alayım. Ondan sonra bakacaz artık” dedi. Mesut bir hali var. “Geriye dönme fırsatın olsaydı gene bu işi mi yapardın?” diye sordum. “Kız deli misin!” dedi. Abarttığımı o an fark ettim. Ses kaydı istemediği için sürekli not aldım. Bir aşamadan sonra sadece dinlemek istedim. Kalemi çantaya atıverdim.

Kentin içinde sınırları belirlenmiş kayıt dışı ekonomiye mensup mesleklerden biridir fahişelik. Bir ay önce hayat kadınlarının hayatlarının anlatıldığı “Bedensiz Ruhlar” belgeseli sonrası Ayşe Tükrükçü’nün de olduğu bir söyleşiye katılmıştım. Belgesel bittikten sonra ışıklar yandığında etrafımdaki birçok kadının ağladığını gördüğüm de özellikle kent içindeki bu sektörün o kadar da aciz olmadığını düşünmüştüm. Tarlabaşı bulvarında şimdi kentsel dönüşümle üzeri paravanla kapatılan o küçük gazinoya her baktığımda bunu hissederim. Delgadina işini sevmiyor ama şikâyet eden bir dil kullanmadığı da aşikâr. Hatta ona göre ortağınız “adam” olmadığı ve kimseler size musallat olmadığı sürece o kadar zor değil. Onun aracılığıyla görüştüğüm diğer kadınla sohbetim kısa sürdü. O hayatına lanet okuyanlardan. Delgadina için “Bakma sen ona, o çatlak” diyor. İtiraf edeyim, içimden geçmedi değil.
İşin içinde ahlak yargıları, kapitalizm, kadınlık durumları olunca keskin yargılara ulaşmak zorlaşıyor. Böyle bir gereklilik de yok belki. Ezber yorumları kırmak gerekiyor sadece. Bu yüzden gözlemlerine güvendiğim üç kadın yazara seks sektöründe çalışan kadınları sordum. Sorular basit, yanıtlar zordu:

“Kent içindeki seks işçiliğini-fuhuş sektörünü nasıl yorumluyorsunuz?” ve “Seks İşçiliği” tanımlamasını doğru buluyor musunuz? Bulmuyorsanız nasıl adlandırıyorsunuz?

Mine Söğüt:

“Aslına bakarsanız, birilerinin sevişmek için para vermek zorunda kalması acıklı, birilerinin seviştiği için para kazanıyor olması komikli bir durum… Bu acıklı ve komikli durumun müsebbibi ise ahlaki değerlerin insanın doğası değil, sistemin ihtiyaçları gözetilerek tarif edilmesi. Eğer kapitalizmin genel dayatmalarına külliyen bir itirazınız yoksa (ki benim var) kadınların cinsel becerilerini para karşılığı birilerine pazarlamalarına da itirazınız olamaz; ancak sigorta, emeklilik, uygun sağlıklı ortam gibi bir takım “sosyal” talepleriniz olabilir. Ama bizim ülkemizde kadınlar arkaik masalların bahtsız kahramanları gibiler; kandırılarak genelevlere düşürülebiliyor, aileleri tarafından satılabiliyor ve hiçbir yasal hakla korunmadan kayıt dışı “mal” muamelesi görüyorlar. Onların üzerinden birileri para kazanıyor ve can güvenlikleri hiçe sayılıyor. Bunda şaşırılacak bir şey yok. Bizim ülkemizde sakatlar dileniyor, çocuklar mendil satıyor, işsizler deliriyor, deliler sokaklarda yaşıyor. Tıpkı yasadışı uyuşturucu ve silah ticareti gibi seks ticareti de gizli ama önemli bir ekonomiyi canlı tutuyor, kapitalist sistemin direklerinden biri olan “devlet”i derinden derinden besliyor. O yüzden her şey şehirlerin en hareketli yerlerinde, herkesin gözü önünde, polisin şahitliğinde hatta çoğu kez ortaklığında olup bitiyor. İnsanlığın bünyesi ne yazık ki bunu gönül rahatlığıyla kaldırabiliyor…

Seks işçiliğine gelince… Soğuk, mesafeli, teknik bir terim. Farklı cinsi hallerinin tümünü işaret edebildiği için geniş kapsamlı… Sevişerek para kazanmak bugünün koşullarında elbette bir “işçilik”tir ama hayat kadınlığı, fahişelik ya da orospuluk tarihsel mirası içinde barındırdığı için dil açısından benim için daha kuvvetli ve edebi kelimeler…

Sema Kaygusuz:

“Sümer mitolojisinde, Gılgamış’ın arkadaşı Enkidu topraktan yaratılmış vahşi bir adamdı. Hayvanlarla birlikte yaşıyor, onlar gibi besleniyordu. Gılgamış gibi tanrı/insan değil, insan/hayvandı.

Tanrılar, Enkidu’yu insanlaştırsın diye ona aynı zamanda rahibe olan bir fahişe gönderdi. Enkidu rahibeyle sevişip onun temrinleriyle yıkanmaya, beslenmeye, dillenmeye başladığında insanlaşmaya da başladı. Bu rahibe Enkidu’yu erkekleştirmenin ötesinde insanlaştırmıştı. Eskiden beri, insan seviştikçe insanlaşıyordu. Ama bugün biz modernlerin algısında, fahişe ile erkek arasındaki ilişki, erkeğin kadınsızlığında, fahişenin yuvasızlığında karşılık buluyor. Fahişeyle erkek birbirine bağlanmak istediklerinde ise toplumsal bir öfkenin, dolayısıyla sanatın konusu oluyorlar zaten.

Bağlanmalarına tahammül edilemiyor. Benim gözümde, fahişeye giden her erkek, hemen burnunun dibindeki kente sokulamayan vahşi bir Enkidu, fahişeler ise hayat dersi veren rahibelerdir. İşin içine sektör girince, her şeyin sektörleşmesinde olduğu gibi sömürü var. Alçaklık, yalancılık, zalimlik var. İşçilik, fuhuş, seks gibi ifadeler masum kalıyor. Hele her birimiz bir şeyin işçisiyken ve hepimiz seks yapıyorken…

Seks İşçiliği ifadesi bana doğru gelmiyor. Az önceki yanıtımla tutarlı olarak “Hayat Kadını” demeyi daha yerinde ve köklü buluyorum. Öte yandan, hayat kadınlarının özlük hakları açısından “Seks İşçisi” ifadesi, oldukça agresif ve muhalif. Toplumu uyarması bir yana insanın diline batıyor. Ne var ki bu sevimsiz ifade, Hayat Kadını’nın acı dünya bilgisini ütüleyip buharlaştırıyor.”

Aslı Erdoğan:

“Seks işçiliği, benim edebiyatımda kıyısından köşesinden dokunduğum bir tema, hayatım defalarca ‘seks işçileri’ ile kesişti. Bir yazarın en son görevi ahlaki yargılarda bulunmaktır. Hepimiz erkek egemen düzenin hem mağduru, hem sorumlusuyuz. Kimin, nasıl ve hangi biçimlerde bu düzene yenildiğini anlatarak başlayabiliriz belki… Unutulmamalı ki, ‘kadın alışverişi’ tarihle başladı, evlilik, miras, ensest yasağı vb. formlarda toplumu şekillendirdi. Kadınlar binlerce yıldır, toplumsal alanda var olabilme adına, bedenlerinin ve cinselliklerinin metalaşmasına katlandılar, katlanıyorlar.

‘Mucizevi Mandarin’de daha şiirsel tınladığı için ‘hayat kadını’nı yeğledim. Rıo romanımda ise herhangi bir isim vermekten kaçınarak yalnızca ‘profosyonel’ dedim. Seks işçisi, pek edebi tınlamasa da bulabildiğimiz en ‘politik doğrucu’ deyim. Kuşkusuz seks yalnızca bir iş değildir, ama bir iş olarak da yapılabilir, el emeği gibi satılabilir. Politik doğruculukta amaçlanan dışlanan ve aşağılanan toplulukları korumak, dil yoluyla rencide edilmelerini engellemektir. Bu bağlamda, kendilerine ne denmesini istiyorlarsa, ‘Roman’, ‘Afro Amerikalı’, ‘seks işçisi’, ben o deyimleri kullanıyorum. Edebiyatta ise metnin dayattıkları belirleyici oluyor. Hayat ile kadın arasındaki derin ve trajik bağa işaret ettiği için, hayatı yaratan ve sırtlayan kadınların, kendi hayatlarının bile sahibi olamadıklarına işaret ettiği için, sanırım bugün de ‘hayat kadını’nı yeğleyebilirim.”

Sema, Mine, Aslı seks işçiliği ya da hayat kadınlığı (ya da her ne diyorsanız) üzerine bunları söylüyor.

Delgadina, hazin hikâyenin “hüzünlü” kadını değil. Hüzne yaklaşma gibi bir derdi de yok. Her ne olursa olsun “onlar” kent içinde onlara ayrılmış bölgelerde para sirkülasyonuna yani ekonomiye dâhiller. Ahlak yargılarıyla konuya yaklaşmak gerçekliği değiştirmiyor.

* Gabriel García Márquez’in “Benim Hüzünlü Orospularım” romanındaki bir karakterin adı