Fotoğraf: Beyza Becerikli Öykü: Emel Altay

Tüm gün bunu düşündüm. Ondan çok, olanları. Bana verdiği kolyeyi elimde çevirdim durdum. Bir kez bile boynuma takmadım. Hediye ederken takmak istediğinde de kafamı önüme eğmiş ve hüzünle gülümsemiştim.

“Hayatım, bu kazağın üzerine hiç yakışmaz. Daha sonra…”

Usulca elinden almıştım kolyeyi. İnce zinciri onun avucundan benimkine kayarken ağlayasım gelmişti. Bulunduğumuz şık restoranın avizelerinden yayılan ışık, zincirle birlikte avucuma dökülmüştü. Nasıl tuttum kendimi bilmem. Güzel bir şey görmeye dayanıklı değilim pek. Yine de tuttum kendimi, dudağımı ısırdım. Sıkı sıkı kapattığım avucumu iki elinin arasına aldı. Gözlerindeki iki melekle göz gözeydim şu an. Öyle bir bakıyordu ki… İçimden, şu an, şuracıkta ölmek geliyordu.

“Sen” dedim. “Sen benim şansımsın.”

Hiç bitmesin dediğiniz anlar vardır ya. Bir de o anın büyüsü geçtiğinde bir daha toparlanmanın mümkün olmayacağını hissettiğiniz anlar vardır. Bu, o anlardan biriydi ve ben de kararımı vermiştim.

Sonrasında olanları hepimiz haber bültenlerinde izledik. Ben de sizinle birlikte izledim evet. Aranızdaydım. Aklı olan hiçbir katil olay mahalline dönmez ama hepsi kendi cinayetiyle ilgili haberleri en ufak ayrıntısına kadar, bir cinayet bürosu şefi titizliğiyle takip eder.

Bu ilk cinayetim değildi elbette. Anlamışsınızdır. Ama son olacak. Tabii sondan sonrakini saymıyorum. Son Ercan’dı, ondan sonraki ise, aradığım. Bunu anladığım an onu da ortadan kaldırdım ve böylece her şey sona erdi. Yine de onu saymıyorum. Son cinayetimi, bana iki yıldır deli gibi aşık olan, yakışıklı, kibar, dünya iyisi Ercan’ı uykusunda, kalbinden bıçaklayarak işledim.

Neden? Neden öldürdüm Ercan’ı?

Ben bir fahişeyim. Yeni moda, pahalı, eğitimli fahişelerden. Eskort kız da diyorlar bize. Gündüzleri okuluma gidiyorum. Pek kurgu gelecek size ama üniversitede sosyoloji okuyorum. Geceleri de lüks barlarda müşteri avına çıkıyorum.

Neden? Neden ben de sıradan bir üniversite öğrencisi değilim?

Sonuna soru işareti konulmuş öyle çok “neden” var ki hayatımda…

İlk, 3 yıl önce falandı, komşu kadını öldürdüm. Adımı orospuya çıkarmak için çift mesai yapıyordu kadın. Şimdi olsa güler geçerim ama o zamanlar İstanbul’a okumaya gelmiş kendi halinde bir kızdım. Bire bin katıyor, hayran olunası bir hikâyeleme performansıyla gündüz komşulara, bakkala, manava, gece de yine komşulara ama bu kez kocalarına kötülüyordu beni. İkinci baskı yapmaktan gocunmuyordu her gün. Maşallah. Ben de onu öldürdükten sonra bir ilki denedim. Polislerden önce davranıp cesedinin üzerini adi bir gazetenin magazin ekiyle kapattım. Bence hoş bir gönderme oldu. Anlayana…

Sonra garip şeyler olmaya başladı. Birden ve beklenmedik bir şekilde şansımın açılmasından bahsediyorum. Sınavlara çalışmadığım halde yüksek notlar alıyordum. Demek sadece şansım değil zekam da açılmış. Müşterilerim artmaya başlamıştı. Demek güzel yüzüm daha da güzelleşmiş. Hayır, her şey tek bir şeyle ilgiliydi: Şans. 23 yıl yanıma bile uğramayan o kibirli orospu, her ne olduysa yanıbaşımdan ayrılmıyordu. Zerre hoşlanmıyordum bu yeni durumdan. Okul iyi gidiyordu, işlerim açılmıştı, iyi kazanıyordum, tüm bunların üstüne bir de aşk gelip bulmuştu beni.

Hayatımdaki her şeyin bu kadar yolunda gitmesinde büyük bir terslik vardı. Hem fahişe, hem katildim. Aynı zamanda nasıl tanrının sevgili kulu olabiliyordum ki? Tanrıyla birbirimizi çok yanlış anlamış olmalıydık.

Bu yanlışı düzeltmenin bana düştüğünü biliyordum. Tanrının kapısında sıra bekleyen çok yaratım hatası vardı çünkü. Bu şans lanetinden kurtulmak istiyorsam kendi işimi kendim halletmeliydim.

Devamlı bir müşterim vardı. Büyük bir bankanın genel müdürü Hüseyin Bey. Bana dokunuşunda nadir bulunan bir Çin vazosuna dokunur gibi bir sakınganlık saklıydı. Kızı yaşındaydım, muhtemelen ona kızını hatırlatıyordum. Daima ücretimin iki katını öderdi, iki katını söylesem bile…Bazen de pahalı hediyeler alırdı. Çok iyi davranması boşuna değildi, bir türlü önüne geçemediği bir tutkuyla yatmak istediği kızı gibiydim. Dedikoducu komşumdan sonraki kurbanım bu sapıktı işte. Bir buket papatya getirince “Tamam.” demiştim. Bu kadarı fazla. Kimse parasını verip becerdiği orospuya kırlardan papatya toplamaz. Evet, çiçekçiden bile satın almamıştı. Kendi elleriyle toplamış ve beceriksizce buket haline getirip bana sunmuştu. Gözlerindeki saf parıltıyı gördüm. Bir şey daha vardı o gözlerde. Her iki gözbebeğine konmuş, beyaz kanatlı iki melek.

Melekler masum falan değildir. Hele ki şans dağıtanlar. Neden para parayı çeker sanırsınız? Zengin olan şanslı olandır. Çünkü en büyük rüşveti şans melekleri götürür.

Adamdan sonra, getirdiği papatyaları da kestim. Bu da 3. cinayetimdi.

Neden? İstemiyordum hiçbir şey. Ne herhangi bir şeye sahip olmak istiyordum, ne de herhangi bir “neden”e. Herhangi bir şey hissetmek istemiyordum. Gözlerimin içine bakılmasından nefret ediyordum. O gözlerin içinde sevgiyle yanıp sönen ateşböceklerinden nefret ediyordum. Fahişeliğe başladığımda sanıyordum ki fazla sürmez, bu gece olmazsa yarın biri boğazımı keser. Bir intihar yöntemiydi bu meslek benim için. Ölmeyi beklerken de okula giderek oyalanıyordum işte. Bu dönem olmazsa öbür dönem nasılsa beni atarlar diyordum. Böyle kötü şeyleri arzulamak yeterince zor değilmiş gibi neden bir de bunları eyleme dökme sorumluluğu benim üzerimde oluyordu ki?
Böyle başladı işte cinai kariyerim. Önce haksızlığa bir isyan olarak. Hani kötü gidişe bir dur diyebilme umuduyla… Sonraysa başıma gelen iyi olan ne varsa. Duvara karşı sürülen iki araba gibi düşünün beni öldürmeye iten bu itkileri.

Duvarıysa; ben gibi…

Dördüncüsü bir hırsızdı. Ev arkadaşım Aysel. Zavallı Aysel. Baban milletvekili değildi, eğitim sistemi boktan olabilir ama ilkokul mezunlarını profesör yaptıklarını da sanmam ve üzgünüm, Kaan “Yanıbaşımdan” ı senin için yazmadı. Kleptomanisi olduğunu söylerdi havalı olsun diye ama sadece mitomanisi vardı. Aslında yalan söylemek de hırsızlık değil midir? Şimdi fark ettim. Mitoman Aysel “kleptomanım” derken doğru söylüyordu. Anılar çalıyordu kendine, sonradan boyama kızıl saçlarıyla güzel gidecek şık bir geçmiş beğeniyor ve aşırıveriyordu. Çalıyordu. Onun babasını, berikinin annesini, birinin şarkısını, sözlerini, hatta derdini… Ve renk renk ayakkabıları, son moda çantaları, şıkır şıkır takıları… Ne yapıyorsa kendineydi. Bulaşmazdım. Eve geldiğimde masanın üzerinde hediye paketi yapılmış çalıntı bir gece elbisesi bulana kadar da böyle sürüp gitti.

İlk hediyeyi diğerleri izledi. Ona iyi davranmıyordum, ona kötü de davranmıyordum, eve çok sık uğradığım yoktu zaten. Açıkçası beni evde gördüğünde çığlık atmamasına şaşırıyordum. Aysel çok çok tehlikeli Rus ajanlar tarafından takip edildiğine ve çevresindeki bir çok kişinin -buna edebiyat profesörü annesi de dahilmiş- bu çok çok tehlikeli Rus ajanlar tarafından kendisi hakkında bilgi toplamak için tutulduğuna inanırdı. Ve bu durum çakılmasın diye de ona uzak dururmuş yakınları… Gel gör ki benden kuşkulanmak bir yana beni seviyor, inanıyor ve bana hediyeler çalıyordu. İyi bir kızcağızdı aslında. Her şeyi yalan ama diyabetiği gerçekti. Son işi bari hayatında gerçek bir noktaya dokunsun diye onu çikolata çalmaya çıkardım. Tam 3 kutu karamelli Milka. 1 kutuda 10 tane vardı. 2 tur kusma ve bir nöbetten sonra -ki bu takriben 6. çikolatanın yarısından fazlasına denk gelen bir zamandı- şeker komasına girip öldü. Ayselcik. Kendini kleptoman sanan anı hırsızı mitoman. Ne kadar canım çekmiş olsa da bir çeşit ölüye saygı düşüncesiyle, karamelli Milka yememek için kendimi oyalamam gerekiyordu. Masada bıraktığı son hediye paketini açtım ben de. Vay be! Aysel de ne ince kızmış. Tam 100 tane milli piyango bileti çıktı paketten. Çıkmaz demiyordum şansımı deniyordum, hem de 100 kere.

Gerçek bir hayat bu. Hikâye gibi dinlemeyin. Ölüler gerçek, gözbebeklerine dolan şans melekleri gerçek, her şey yolundayken bile boktan giden hayatlar gerçek. Yeni yılın büyük ikramiyesi de bana vurdu elbette. Ne olacaktı? Tam 100 çeyrek bilet. Ben de aldım bileti babama götürdüm. Hiç sevmem babamı. “Al.” dedim. “Bu bilete 10 trilyon çıktı.

Al senin olsun.”

Niyetim neydi bilmiyorum, belki bileti ayaklarının dibine fırlatıp onu aşağılamak istiyordum ama oracıkta kalp krizinden ölmesini de beklemiyordum. Yaşaması hiç umurumda olmamış birini öldürmek için neden arzu duyayım? Haa üzüldüm mü peki? Hiç. Babamın ölümüne sebep olmam bunu cinayetlerimin arasında saymam için yeterli bir sebep değildi. Çünkü söylediğim gibi niyetim bu değildi. Ben, bana şans getirenlerin peşindeydim.
5,6,7… 10’u geçtikten sonra saymayı bıraktım. Sonuncusu Ercan’dı, söylemiştim. Ercan niye severdi beni, neyimi severdi? Bin kere sordum, bin tane farklı cevap verdi. Gülüşünü dedi, susuşunu dedi, acını… yalnızlığını, sevgisizliğini, sebepsizce neşelenişini… Orospuluk yaptığımı bilirdi, hatta komşu kadın cinayetimden bile bahsetmiştim ona. Üzülürdü. “Çalışma” derdi, “ağlama” derdi, “ben hep yanındayım, korkma” derdi. Ben böyle bir adamı öldürdüm. Bu son cinayetimdi. Sondan sonrasını saymıyorum.

Sonrası aşağı yukarı şöyle bir şeydi:

İşaret ve orta parmağını kolumda gezdiriyor. Parmak uçları soğuk. İnsanın ruhu parmak ucundadır. Her insanın parmak izinin farklı olması bundan… Parmak uçları soğuk insanlar kötüdür. Bu hem müşteri hem de orospu için geçerli. Ama elleri hep buz gibi olanlar için geçerli değil. Elleri soğuk olup parmaklarının ucu sıcacık olan insanlar vardır. Dikkat ederseniz fark edersiniz.

Adın ne?

“Mavi.” diyorum.

Bazen “lila” derim, canım sıkkınsa “kara”. Keyfim yerindeyse… “Adım mı? Kırmızı. Benim adım kırmızı.” Biliyorum boktan espri. Daha gülene de rastlamadım zaten.

Bu, gülüyor. Hastalıklı bir gülüşü var. Soğuk parmaklarını bu kez yanağımda gezdirerek “Mavi kadife” diyor. Tekrar gülüyor. Soğuk soğuk bakıyorum ona. “Boşver.” diyor. Anlamamam normalmiş. Normal sayılmak hoşuma gidiyor. En az onunki kadar korkutucu bir kahkaha atıyorum. Keyfim yerinde sayılır. Az önce çok çok önemli bir şey keşfettim. Gece için hazırlanırken, Ercan’ın verdiği kolyeyi yine takamayıp kutusuna geri koyduktan sonra, aynada gözlerime kalem çektiğim sırada, durdum. Yeşil göz kalemim… Bu muydu? Bu kadar kolay mıydı? Yeşil göz kalemimi ortadan ikiye kırdım. Çatırt… O, benim şansımdı. Başıma gelen iyi olan her ne varsa, gözlerime onu çektiğimde gelmişti. Nasıl da fark edememiştim. Kırdım onu. Şansımı kırdım yani, boşuna Ercan’ın, papatyaların ve daha bir sürü başka insanın canını almıştım. Gözümdeki makyajı iyice sildim ve dışarı çıktım. Duran ilk arabaya bindim. Epey yol aldık. Issız ve dümdüz uzanan bir yol vardı önümüzde. Karanlık. Sanki biraz daha ilerlersek dünyanın kenarından aşağı yuvarlanacakmışız gibi… O, yüzünde pis bir sırıtışla dikiz aynasından bana bakıyordu. Cd çalar’da blue velvet çalıyordu. Ürkmemi bekliyordu herhalde, oysa ben uzun zamandır bu anı bekliyordum. Rahattım. Dik dik gözlerinin içine bakıyordum. Ortada melek falan yoktu. Uyarmama rağmen bunu bir hikayeymiş gibi okuyanlar anlamıştır, sonum gelmişti. Bir şey “çıt” etti. Tüm kapılar kilitlenmişti.