Sanat bir öznelliğin dile getirilmesidir. Çeşitli yollar ile: resim, müzik, edebiyat, dans, yerleştirme (enstalasyon), fotoğraf… Bu örnek başlıklar altında toplanmamış olsa da, bir etkinliğin sonucu eğer üretende ve üretileni sahiplenende bir güzellik duygusu uyandırıyorsa, ona da bir sanat yapıtı diyebiliriz sanıyorum. Ne ki, kimi çağcıl sanat yapıtlarına işin pek de yakını olmayanlarca yöneltilen şu eleştiriler, sanatın yeniden tanımlanmasını gerektiriyor:

-Bunu ben de yaparım, ne var ki?
-Yahu bu abuk subuk seslere sanat mı diyorsunuz?
-Almış fırçayı, savurmuş işte!
-Hiçbir şey anlamadım ben bu öyküden…

uzayıp gider…

Sanat bir yetenek işi değildir; sevgi, tutku işidir demek isterim. Kişi, söylemek istediklerini sadece bir fırça darbesiyle söylüyorsa, bir mekana herhangi bir nesne yerleştirerek dünyaya böyle bir katkı yapmayı seviyorsa, bir sesin değişik tonlarını uzun bir parçada eriterek yeniyi yakalamaya uğraşıyorsa, bırakalım istediği gibi oynasın, yaratsın.

Sadece, mutluluk yaratmaya yönelik eylemler cesaretliliğin göstergesi, belirtisi olabilir.

Geçmişin sonucu olan ölçülerin (yanıtların) karşısına yeni, değişik sorularla dikilmenin tutkusunu içinde duymuyorsan, konuşmaya değmez. Kendisini ve dünyayı yeniden yaratmayı şimdiki zamana vurgu yapmadan anlatmayı seçen bir sanat anlayışı ancak yeni bir yarışın başlangıcını gösterir. Yarış istemiyoruz; daima yenilenen O Şey’e dokunurken içimizi titreten heyecan, yeter de artar bize.