İçgüdüsel bir zekâydı onunkisi, yüksek sosyete yemeklerinde, kıytırık sosyete toplantılarında, konserlerde, tiyatro kulislerinde, konferans salonlarında, lafın kısası hemen her yerde insanın karşısına çıkanlar gibi son moda bir laboratuarda üretilmiş değildi… Neşterlerin ve idollerin zaferidir bu, beyinleri ameliyat masalarında yapay olarak yaşatacağız ama yürekleri sedyede unuttuk! Meydanda o kadar çakma deha var ki, gerçek bir tanesi kazara ortaya çıkacak olsa, kimse ona inanmayacak, kafayı modayla bozmuş bu kalabalık tarafından alay konusu olacak.

(Francis Picabia, Kervansaray)

Henüz bu yılın başında Türkçeye çevrildi Picabia’nın Kervansaray’ı. Başta eş-dost olmak üzere pek çok kişiyi bazan örtük, bazan aleni kalaylıyor bu kısacık romanda Picabia. “Eser”, “sanat” gibi etiketlerden nasıl da tiksindiğini her fırsatta belirtiyor. Mimozalar başlıklı ara bölümde tastamam şöyle diyor:

“Gerçek bir karamsar artık kalemi eline almaz, artık resim yapmaz, gerçek bir karamsar bu işlerden elini eteğini çeker ve her türlü mesleği, sanatçı olmaya tercih eder. Sanat, musallat olduğu insanlara güzel saçlar, güzel gözler, güzel bir ten, sağlıklı bir cilt veren bir hastalık gibidir ve bunları verirken, onları hayatla ve hayatın yansımalarıyla her türlü temastan mahrum bırakır. ‘Hastalar’ içlerini dışarıya taşır, sanki artık sevemiyor, yürüyemiyor, gülemiyor gibi olurlar! Yaşlanamazlar bile artık, onlara güzel saçlar, güzel gözler, güzel bir ten ve harikulade bir cilt bahşederek musallat olan yavaş bir ölümden kaçamazlar.”

Kervansaray’ı yayına hazırlayan Luc-Henri Mercié’nin şahane dipnotlarını takip ettiğimizde, yukarıdaki cümlelerin, bir noktadan sonra üretmeyi durduran Marcel Duchamp’a saygı-selam olması yanı sıra, Breton’la mektuplaşması dışında geriye herhangi bir yazılı eser bırakmayan  Jacques Vaché’ye hayranlık ifşası sayılması gerektiğini anlıyoruz. Dada filozofu diye çağrılan Vaché de bilindiği üzere etiketlenmiş sanatsal edimlerden tiksiniyordu.

Sakallı Celal
Sakallı Celal

Belki yaşadığı dönemde çok yakınları hariç, “Yalınız” soyadını aldığını bilen pek kimse yoktu. Sakallı Celal’di çünkü, Sakalından okunan bir adam. 7 Haziran 1962 tarihli Milliyet Gazetesi’ndeki bir ölüm ilanını; hani şu kimin tarafından verildiği hâlâ bilinmeyen ölüm ilanını okurken, aklıma Picabia’nın  Vaché’yi ima ettiği bu bölüm geldi Kervansaray’dan. Sakallı Celal elbette dadacı falan değildi ama, içimden geçen cümle şu oldu: Yal(ı)nız, Picabia tanısa severdi!

İşte geriye kalmış sınırlı sayıdaki fotoğraflarına bakıyoruz; hırpani bir pantolon, buruşuk gömlek, upuzun –önce kara, sonra kırlaşmış bir sakal. Hiç de laboratuvarda üretilmiş tiplerden değil; hele son moda hiç değil.

FP
FP

1886’da doğmuş bizim Sakallı. Mektebi Sultanî’de okuduğu sıra, Tevfik Fikret müdür. Yaptığı onca iş arasında, Mekteb’in toplantı salonunu mescidin üstüne yaptırdığı için ağır eleştirilere uğramış Tevfik Fikret. 31 Mart Olayı’nın patlak verdiği günler. Fikret’in, protesto amacıyla önce kendini okulun kapısına zincirle bağlattığı, istifa ettiği günler falan. Celal Tevfik Fikret’e hayran. Haluk’un Defteri’ndeki Bir Tasvir Önünde başlıklı şiirdeki “Hak bellediğin bir yola yalnız gideceksin” dizesini prensip edinmiş. Nasıl edinmesindi; bu cümlenin meali düşünüldüğünde yüzyıllar öncesinde Dante İlahi Komedya’da benzeri bir cümle sarfetmişti: “Vien dietro a me, e lascia dir le genti /Gel peşimden, bırak insanlar konuşsun.”( Purgatorio; V, 13). Ufak bir değişiklikle Marx da Kapital’in ilk cildinin 1867 tarihli ilk basımına yazdığı önsözde “Segui il tuo corso, e lascia dir le genti /Sen yolunda yürü, bırak diğerleri konuşsun” şeklindeki aynı cümleyi alıntılamıştı.

Celalli Sakal’ın hayatına dair ayrıntılar konusunda kendisi tarafından bırakılmış herhangi bir vesika ya da kayıt yok bildiğim kadar. Ne var? Belge-insanlar belki. Tanıklıklar. İlk baskısı 2004 yılında Pergamon Yayınları tarafından yapılan Orhan Karaveli’nin  Sakallı Celal -Bir ‘Bilinmeyen Ünlü’nün Yaşam Öyküsü adlı kitabı dışında, hakkında yapılmış kapsamlı bir araştırma da yok. Karaveli de Mekteb-i Sultanî’de okumuş. Sakallı’yı sonraki yıllarda mektebin  pilav günlerine geldiği zamanlardan ve tanıklıklardan biliyor. Ahmet Haşim’le, matematikçi Ali Yar ile sınıf arkadaşı mesela. Hıfzı Veldet, Yusuf Ziya Ortaç, Ali Sami Yen, Melih Cevdet Anday ve Orhan Veli ile çeşitli düzeylerde yakınlıkları var. Nazım Hikmet’le de. Her ne kadar Orhan Karaveli, Sakallı Celal hakkındaki en kapsamlı araştırmanın sahibiyse de, doğrusu ben Sakallı’yı Haldun Taner’in Milliyet’teki“Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil” başlıklı köşesinde, 1979 yılı ağustosunda yazdığı yazıdan bildim ve sevdim.

Haldun Taner Sakallı Celal’in matruş (sakalsız) halini hiç bilmemiş. Çünkü onu tanıdığında, Sakallı kırklı yaşlarını sürüyormuş. Bazı ortak ahbaplarının “Celalli Sakal” dediğini aktarıyor Taner; sakal-Celal ilişkisini anlatıyor tatlı tatlı:

“Celâl sakalı dışında iddiacı bir adam değildi. İyi mevkiler alacak yetenek ve kültürde olmasına, arkadaşlarının nüfuzlu yerlerde bulunmasına karşın o hep kenarda kalmayı yeğledi. Kimsenin uyruğuna girmeyen küçük, iddiasız, ama özgür bir yaşantıyla yetindi. Sakal onun bir çeşit özgürlük, doğallık, kimseyi takmazlık ve filozofluk bayrağı idi. Bektaşî kalenderliği ile filozof saygınlığını birleştiren bu sakal, onun ince yaratılışının söz haline getirmediği bir şeyi dile getirir gibiydi.”

Haldun Taner’i dinleyince, sakal deyip geçmemek gerektiğine ikna oluyor insan.

“Evet, sakal deyip geçmeyelim. Sakalın çeşidi var. Keçi sakal var, didon sakal var, kıvırcık sakal var, top sakal var, burma sakal var, çatal sakal var, tahta sakal var, yanak sakalı var, favorinin azmanı, Francois Josef’inki gibi boyun sakalı var, Rebelais’inki gibi…”

O sıralar pek ortalarda olmadığı için muhtemelen, sakal skalasında çember sakalı saymayan Taner, Celal Bey’in sakal bırakma hususunda kimlerden etkilenmiş olabileceği yönünde düşüncelerini sürdürüyor:

“Anatol France ilk aklıma gelenidir. İlk yapıtları ile abartılı değerlendirilen sonra Maurassizmle anarşizm arasında karar veremeyen bu yazar, Fransız Edebiyatı’ndaki saygın yerini kendine çok yaraşan o beyaz sakalı ile sağlamıştır. Hazır cevaplık, spritüellik alanında Celal Bey’le çok ortak yanları olan oyun yazarı Tristan Bernard’ın uzun ve sevimli sakalı da çekici gelmiş olabilir. Nitekim dostlarından birkaçı da rahmetliyi esersiz bir Tristan Bernard sayarlardı. Ama sade sakaldan ötürü değil, dünya görüşlerinden dolayı da kendilerine öbür örneklerden fazla benzemek isteyeceği iki kişi daha vardı ki, bunlardan biri Karl Marx öbürü Fransızların babacan sosyalist lideri Jean Jaures’ti.”

Celal Bey cidden sakallarını uzaması için serbest bırakırken bu isimlerden etkilendi mi, yoksa içgüdüsel bir zekanın görsel uzantısı mıydı bilemeyiz. Ancak sonraları katiyen kullanmamış olsa bile temelde pek çok kendini geliştirme olanağına sahip, iyi derecede Fransızca bilen Sakallı; yaşadığı dönemde sosyalist olduğunu açıktan söyleyebilen bir avuç insandan biri. Dolayısıyla sakalsız Celal olsa bile, Haldun Taner’in isimlerini zikrettiği son iki sakallıya temayül gösterirdi herhalde. Düşünün, 2.Abdulhamit’in Bahriye Nazırı Hüseyin Hüsnü Paşa’nın, yani denizcilik bakanının oğlusunuz ve Ankara Vapuru Kaptanı Şefik Bey’in Taner’e aktardığına bakılırsa Lamartin’in Le Lac şiirini ezberden okuyabilen sakallı bir çımacısınız aynı zamanda. Meğer Sakallı o sıra İstanbul’dan İzmir’e biletsiz gitmek için boğaz tokluğuna çımacılık işine girmiş. Öğretmenlikten makinistliğe; yerine göre inşaat işçiliğine varana dek pek çok baltaya sap olmuş. Evinde fare besleyip, hatta onların oynamaları için minik merdivenler yapacak kadar zamanına göre oldukça garipsenecek zevkleri varmış Sakallı’nın.

İşte oksimoronik biçimde bu Bilinmeyen Ünlü; nâmı diger Sakallı, Celal Yalınız, 1962 yılının 7 Haziran’ında;  öldüğünün ertesi günü, ismini açıklamayan biri tarafından Milliyet Gazetesi’ne verilen ölüm ilanıyla bugün pek çok kişi tarafından bilinir oldu. Hatta, aforizma güdümlü bellekler tarafından kıyasıya sömürülecek kadar bilinir oldu:  “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur.” başta olmak üzere, üç-beş cümlenin parantezinde ünlendi de ünlendi. Çift  sütuna beş santim olarak verilmiş ölüm ilanında şöyle deniyordu:

“Bahriye Nazırı Amiral Hüseyin Hüsnü Paşa’nın aziz oğlu, Galatasaray Lisesi 1907 mezunlarından 110 Celal Yalnız ‘Sakallı Celal’ 6 Haziran Çarşamba günü ebediyete intikal etmiştir.Cenazesi 8 Haziran Cuma günü öğle namazından sonra Şişli Camiinden alınarak ebedi istirahatgâhına tevdi edilecektir.”

 Picabia tanısa, çok severdi.


Notlar

  • Dante’nin İlahi Komedya’daki cümlesi şöyle devam ediyor:

“Vien dietro a me, e lascia dir le genti:/sta come torre ferma, che non crolla/già mai la cima per soffiar di venti”

(Gel peşimden, bırak insanlar konuşsun: / Tepesi rüzgâr esintisiyle eğilip bükülmeyen / güçlü
bir kule gibi ol.) Purgatorio; V, 13-15

  • Tevfik Fikret’in Bir Tasvir Önünde adlı  şiiri:

Güldün, bu mehabet seni güldürdü; o kaşlar,
Bir ok gibi atesli nazarlarla musellah
Gözler, o bakırdan göğüs, atlar
Bir kaplanın evzaı kadar tiz u mucennah
Etvar-ı levendane, o bazu-yı gazanfer
Asabını oynattı… Bu irsi ve cibilli
Necdet sana bir cedd-i ba’idin seref-aver
Bir tuhfesidir; sen bu ceri hun-ı asili
İnsanlığı ihya için isar edeceksin;
Hak bellediğin bir yola yalnız gideceksin!

  • Fransis Picabia, Kervansaray, çev.: Ayberk Erkay,Yapı Kredi Yay., 2015
Tweet about this on TwitterShare on FacebookEmail this to someonePrint this page